Bu farkındalığa talip olan kim! Hz. Ömer her sabah, “Ölüm var! Ölüm!” diyerek kapısını çalması için bir adam tutmuştu. Biz ölümü unutturması için her gün avuçla para saçıyoruz her şeye.

Bu bilinci sahiplenmek isteyen kim! Ölümü anlamak kendimizi ona hazırlamayı gerektiriyorsa neden öğrenelim onu? Bu sarsıcı bilinçle yaşamayı başaranlar bizim bilmediğimiz neyi biliyor? Oyunun en tatlı yerinde, pencereden “Eve gel!” diye seslenen anne değil mi ölüm!

“Bütün insanlar ölür.” Bütün insanlar, kapsar mı beni de? Hayır hayır, ölümün uğrayacağı en son durakta bekliyorum hayatı. Ölüm yaklaştığında kaçacağım oradan. Yeter ki Nuh’un gemisine binmeyeyim. Sular yükseldiğinde dağın zirvesinde olmak akıl dışı değil.

Gılgamış’ın dört bin yıl önce ölümsüzlüğü bulmak için çıktığı yol yeni yolcularını bekliyor. Yeni, aciz ve ümitsiz. “Ben de öleceğim” cümlesini kurmakta güçlük çekiyorum. Özne-yüklem uyuşmazlığı değil, hayat-ölüm uyuşmazlığı var bu cümlede.

Bütün imkânlarımı bir çırpıda kesip atıyor ölüm. Bütün projelerim yarım kalıyor. Oysa neler yapacaktım. Sevdiklerimin ölümünün üstesinden bile bir şekilde gelebilmişken, kendi ölümüme dayanamıyorum. Benden sonra hayatın devam edecek oluşu kabul edilebilir bir şey değil!

KotoOkubo da öldü. Dünyanın en yaşlı kadını. 115 yaşında öldü, Japonya’da. Belediye yetkilisi MitsuhiroKozuka açıkladı, Kawasaki’deki bir huzur evinde hayatını kaybettiğini. Okubo’nun ölüm nedeniyle ilgili detaylar verilmedi. Verilseydi bu ayrıntılara dikkat edilerek biraz daha yaşamanın bir yolunu bulabilirdim. “Zamansız bir ölüm” aramızdan almıştı KotoOkubo’yu.

“Geçmiş ve gelecek sonsuzluk içinde kayıp giden kısacık hayatımı düşündükçe, dahası bilmediğim ve beni bilmeyen uzayların sonsuzluğu içinde yiten işgal ettiğim küçücük boşluğu gördükçe dehşete kapılıyorum ve orada olmaktan çok burada olmama şaşırıyorum” dese de Pascal, evrendeki yerimin onun tanımladığından daha büyük olduğunu düşünüyorum ben. O halde nasıl düşünebilirim ölümü.

Çağdaş felsefecilerdense hiç ümidim yok. Ölümden tırstıklarından temel meseleler arasından çıkarıp tali konular içine attılar onu. Zamanın ruhuna –ya da ruhsuzluğuna- ayak uydurarak ölümü insanların gözlerinden kaçırmayı başardılar. Kendi yerlerine ölecek birini bulmuşlardı sanırım. Eski Yunan’ın masallarını iyi biliyorlardı çünkü.

 Euripides’in Alcestis’i ne güne duruyordu! Admetus ölüme mahkum edilince Apollo ona bir kurtuluş şansı vermemiş miydi: Senin yerine ölecek birini bulursan yaşarsın!” Alcestis aşkından dolayı razı olmamış mıydı canını vermeye ona. Sonra Herkül aşkı ödüllendirmek için ölümle güreşip yenmemiş miydi? Alcestis kurtulmuştu fakat aşk nerede! Ölüm gözlerini üzerimize dikmiş bekliyor.

Ölüm, doğumla beraber gelen ve sonradan edinilen bütün farklılıklarını elinden alıyor insanın. Kralla soytarı, devle cüce, bankerle dilenci yan yana gömülüyor. Tahterevallinin iki ucu bir anda eşitleniyor. Yükselme ve alçalmanın kalp atışlarıyla beraber durduğu bu anda, hayatın o ihtişamlı dengesi bir kez daha kuruluyor. Fakat burada bitmiyor her şey. Bitseydi filmin en heyecanlı yerinde ışıklar yanmış olacaktı. Fakat ışıklar sönmüştür. Burada yeni bir aydınlığa ihtiyaç var. Fizik ve kimyanın henüz keşfedemediği bir aydınlığa.

Bir fille bir karınca da öldükten sonra eşitleniyor ancak onlar için ölüm, “başlangıç” değil. İnsanın ölümü başka. Toprağın altına koysalar da göğe yaklaştırıyor insanı ölüm. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserini “yükselme kurgusu”na örnek gösteren edebiyat eleştirmenlerine aşk olsun. Nasıl da gözlerini almış mücevherdeki parıltı! Ölümle yüz yüze gelmiş İvan İlyiç; hayatında önemli şeyler olmayan sıradan biriyken yaklaşmış ona ölüm. Bu sırada kavramaya başlamış hayatın gizemini. Kölelikten özgürlüğe doğru bir yolculuk olarak betimlemiş Tolstoy yolculuğunu kahramanının. Hayatın anlamını kavrayan insanın en beklenmedik yerlerde sevgiyi keşfederek ömrü ebedileştirebileceğini sezdirmeye çalışmış okuruna. Sıradanı olağanüstüye dönüştüren bir tılsımmış aslında ölüm, her ölüyü kahramanlar katına yükselten.

Bir de dünya kahramanları var. Onlar sağlıklarında da kahramandılar. Yüzlerini, seslerini, mimiklerini tanıyor, ömrümüzün bir köşesinde ağırlıyorduk resimlerini. Dünyada neler olduğunu dudaklarından öğreniyor, nöbetimizi tuttukları için minnettar kalıyorduk onlara.  Parmaklarıyla işaret ettikleri yerlerde pencereler açılıyor, onlar söylediğinde her şey daha önemli oluyordu.

Mehmet Ali Birand’ın ölümüyle birlikte hayatın bir süre ekranda kalmak demek olduğunu anladım.(Zaman)