İslami hükümet ile scular (laik) hükümet şekillerinin taşıdığı anlama dikkat edilirse iki hükümetin birbirleriyle uyuşmazlığının oldukça açık olduğu görülür. İki hükümet arasında hakemlikte bulunacak olan akıl, kesin delillerle Allah’ın varlığına ulaştığı zaman dini ve İslami hükümetin olmazsa olmaz olduğunu kabul eder. Herhangi bir şüphe durumunda, Allah’ın varlığının ihtimal dâhilinde olması delilinden dolayı dini hükümet, scular hükümete karşı tercih hakkına sahiptir. Ve bu delilden dolayı scular hükümetin kabulü ihtimal dâhilinde bile olmaz. Sadece bir durumda scular hükümetin ihtimalliği kabul edilebilir, o da Allah’la birlikte insanın hâkimiyet hakkına sahip olma olasılığıdır. İşte böyle bir durum Allah Teala’nın kesin malikiyetiyle ve hatta malikiyetinin muhtemelliğiyle bile uyuşmaz.

Bu makalede İslami hükümet ile scular (laik) hükümetin uygunluğu ya da uyuşmazlığının karşılaştırılması hedeflenmektedir. İslami hükümetten kasıt, Allah Teala’nın dini esas alınarak kanunları düzenlenen, uygulanan, hükümetin idarecileri de Allah Teala’nın dini esas alınarak bu makamlarda oturanların oluşturduğu hükümet biçimidir. Bununla birlikte Allah Teala’nın iradesine ulaşmak için geçerli olan metot ve ilmi usul takip edilmelidir. Scular (laik) hükümetten neyin kastedildiğinin anlaşılmasının aydınlığa kavuşması için öncelikle Secularization ve Secularizm’in manaları açığa çıkmalıdır.

Secularization, dini olmayan manasında olup, dünyevileşme, din ile dünyanın birbirlerinden ayrı olması şeklinde açıklanmıştır. Secularizm (laiklik) dünya işlerinin asıl olduğuna inanmak, dine yönelişten uzaklaşmak, dindarlığın zıddı, din dışılık, din ile dünyanın ayrı olması şeklinde anlamlandırılmıştır. Bununla birlikte, kanunları Allah’a dayanan, Allah’ın dini esas alınarak tedvin edilen hükümete ise dini hükümet denir. Scular (laik) hükümetin en alt birimi Allah’ın iradesi ve Allah’ın diniyle hiçbir irtibatının bulunmaması özelliğine sahip oluşudur. Bazı ülkelerde geçerli olan scular (laik) hükümetlerden biri esas alırsak, ya bu hükümetin yöneticileri bizzat halk tarafından seçilirler ya da kanunlarını insanlar düzenlerler. Bu hükümet tarzında Allah Teala’nın rızasının hiçbir dehaleti yoktur.

İslami hükümet ile scular (laik) hükümetin tarifini mukayese ettiğimiz zaman, bu iki hükümetin birbirleriyle uyuşmazlığı açıkça ortaya çıkar. Scular (laik) hükümete inananlar, dinin hükümete ve kamusal alana müdahalesini kabul etmedikleri gibi, dinin bu sahaya girmesine de muhaliftirler. Diğer taraftan dini hükümet nazariyesi ile laik hükümetin nazariyesi tamamıyla birbirlerine muhalif olup ikisi arasında barış ve uzlaşma söz konusu değildir. İslam, laiklikle hiçbir uzlaşıyı kabul etmediği halde, laik hükümeti korumaya çalışan bazı kesimler bu alanda dinin yerini boş bırakmaya çalışırlar. Bu kesimler hükümetin dini olduğunun iddiasında bulunmazlar, ancak laik hükümetin dine muhalif olmadığını iddia ederler. Bu anlayış laik hükümetin İslam hükümetle aykırılığını ya da aradaki kan uyuşmazlığını ortadan kaldırmaz. Konuyu biraz daha açıklamaya çalışacağız.

İslami Hükümet ya da Scular (Laik) Hükümet

Bu konuda yapacağımız açıklalar tamamıyla felsefi olup akli dayanaklara dayanmaktadır. İslami hükümetin hak olduğunu, boyun eğmenin zorunlu olduğunu, - çünkü Müslümanların çoğunluğu bunun taraftarlarıdır- ya da scular (laik) hükümetin hak olduğu, buna bağlı olmanın zorunluluğu gibi tercihler, açıklamalar yapıldıktan sonra aklın hakemliğine bırakılmalıdır.

İslam dininin metinlerine (ayet ve rivayetlere) müracaat edilirse, İslami hükümetin olduğu yani İslami hükümete açıkça işaret edildiği görülür. Bunda hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar kesin kanıtlar vardır. Bu dine inanan insanlar, akli delillere yönelmeden önce, İslam’ın hükümetine ve velayetine açıkça delalet eden ayetlerin ve rivayetlerin varlığından dolayı İslami hükümete bir nazariye şeklinde inanırlar. Ancak –nakli delilleri bir tarafa bırakıp- akli delillerin İslami hükümeti kabul edip etmediğini araştırmak istiyoruz. Diğer bir ibareyle akli açıdan İslami hükümeti kabul etmeme ve bunun yükünün altına girmeme söz konusu mudur? Ya da aklımız bizi dini hükümete mecbur kılmakta mıdır?

Her şeyden önce varlıklar dünyasını göz önünde bulundurmamız gerekir. İnananlara göre Allah Tela varlığın hakikatidir. Bütün varlıklar O’nun tarafından yaratılmıştır. Tek olan Allah, yardımcısız ve ortaksız bir yaratıcıdır. Bununla birlikte, varlıklar âleminde insan da Allah Teala’nın mahlûku ve kuludur. Diğer taraftan varlık âleminde insan, irade sahibi bir varlıktır. Az çok, bunun bir kısmında tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. İlk sorulan soru, acaba insan akli ve kanuni olarak –tekvini değil- kendi mukadderatına tasarrufta bulunabilir mi, böyle bir hakkı var mı?  Örneğin insanoğlu yerden bir taş alıp başkasının kafasına ya da kendi kafasına vurup kendisini öldürme hakkına sahip mi? Ya da bir ortamı tahrip etme hakkına sahip mi? Veya hayatının idamesi için bir bahçenin meyvesinden istifade edebilir mi? Bunun gibi binlerce işe el atabilir mi? Hatta insan kendisinde tasarruf hakkına sahip mi? Örneğin gözlerini hareket ettirip, o yana bu yana bakabilir mi? Ya da ayaklarını hareket ettirebilir mi?

Bu sorular ilk bakışta bazılarına gülünç gelebilir. Ancak insan bizzat kendisinin sahibi olmadığından ve aynı şekilde tekvini olarak üzerinde tasarrufta bulunacağı şeylerin maliki olmadığından, kendisinde ve kendisinin dışındakilerde aklen ve kanunen tasarruf edebileceğini nasıl ileri sürülebilir? Kendisinde ya da kendisinin dışındakilerde tasarrufta bulunmasıyla ilgili biricik makul yol, bu tasarrufun sahibi ve malikinin izni dahilinde olmasıdır. Bu söz şu manaya gelmektedir; Allah’a inananlar sadece Allah Teala’yı hakim olarak kabul etmek zorundadırlar. Onun izninin dışında hiç kimse hiçbir şeyde hükmetme hakkına sahip değildir. Eğer hakim O ise, sadece O, öncelikle ve bizzat tasarruf sahibidir. Hükümetinin ve velayetinin amellerinin nasıl olması da O’nun iradesindedir. “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya Suresi 23) Öyleyse O, hükümetinin bir bölümünü bu şekilde işleme koyabilir, diğerini işlerin bir bölümüne musallat edip hakim hale getirebilir. Bununla birlikte, Allah Teala’ya inanan kimse, Allah Teala’nın hükümetini kabul etmekten başka aklen hiçbir çıkış yoluna ve alternatife sahip değildir. Zira Allah Teala’ya inanıp O’nun hükümetini ret etme içsel bir uyuşmazlığı ortaya çıkarır. Allah’a ait memleketin bir bölümünde Allah’ın hükümetini red etmenin manası, her şeyin sahibi ve maliki olup her şeyde tasarruf sahibi olan Allah Teala’nın her şeyde tasarruf sahibi ve maliki olmadığını ileri sürmek anlamındadır. Oysa O’nun hükümeti her şeye galip (üstün) olup hiçbir şey O’nun hükümetinin sınırının dışında değildir. Bu neticeden hareketle tek bir konunun bile istisnasına rastlanmaz. Zira eğer bir konuyu Allah Teal’nın hükmünün dışına çıkarırsak, malik ve tasarruf sahibi Allah Teala’nın bu konuda malik ve tasarruf sahibi olmadığını ileri sürmüş oluruz. Yukarıda bahsedilen istidlal (kanıt getirme) ve istintacın (netice çıkarma) manası, insanlar için düşünülen hükümet çeşidinin, ya Allah Teala’nın kanunu ve teşriinin izni dahilindedir. Böylece Allah Teala’nın hükümeti olup hak hükümettir. Ya da Allah Teala’nın teşriinin izni dahilinde değildir. Bu da akli olarak açıkça delilin, teşriin ve kanunun dışına çıkmak demektir. Bu tür hükümetler Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle “tağuti” hükümet konumundadır. Yani aklen ve kanunen hükümet sahibi olmayan kimsenin ya da kimselerin hükümeti demektir.

Yukarıdaki istidlalde (delil getirmede) Allah Teala’nın hükümetinin ispat edilmediği ileri sürülebilir. Zira geçen istidlalde Allah Teala’nın hükümeti, kişinin O’nun varlığına inanmasına dayanmaktadır. Bununla birlikte kişinin inancının sıhhati ispat edilmeyene kadar Allah Teala’nın hükümeti ispat edilmemiştir. Diğer bir ibareyle Allah Teala mevcutsa, o zaman O’nun hükümeti de haktır. Allah Teala’nın varlığı ispat edilmeden şahsın veya şahısların Allah Teala’ya itikattan bahsetmeleri, Allah Teala’nın hükümeti hakkında konuşmaları yeterli değildir. Elbette, daha önce zikredildiği gibi, bu araştırmada Allah Teala’nın varlığı konunun aslını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, Allah Teala’nın hükümeti, Allah’ın var olması tasavvuruna bağlıdır. Eğer birileri Allah Teala’nın varlığını kabul etmezse, o zaman Allah’ın hükümetinin varlığına inanmamaktadır. Ancak dikkat edilmeli ki, sadece Allah Teala’yı kabul etmemek Allah’ın ve Allah’ın hükümetinin olmadığının delili olamaz. Bununla birlikte en azından Allah’ın varlığına ve hükümetine mutlak surette ihtimal vermek gerekir. Eğer birisi Allah Teala’nın varlığının zati olarak muhal olduğunun delilini getirirse o zaman iş değişir. Öyleyse bir olan Allah mevcutsa, O’nun hükümeti de haktır. O’nun hükümeti haksa, aklen ve kanunen O’nun hükümetinin dışındakiler batıldır. Bununla birlikte scularizm (laiklik) batıldır ve hiçbir şekilde doğruluğu kabul edilemez.

Scularizmin din düşmanlığı olmadığı sadece dinden kaçma/uzaklaşma olduğunu ileri sürenler olabilir. Ancak dini kamusal alanın dışına itmenin, ona muhalefetin ve düşmanlığın dışında başka bir anlama gelmediği bilinmelidir. Hülasa, eğer bir toplumda, kamusal alanda –ferdi alanda değil- dini hükümler hakimse, scularizm (laiklik) mevcut durumu kendi düşünceleri doğrultusunda bozmaya mı çalışır, yoksa vaziyeti uygun görüp rıza mı gösterir? Böyle bir ortamı uygun görmeyeceği ve ortam ı isteği doğrultusunda değiştirmeye çalışacağı muhakkaktır. Sadece mevcut durumu değiştirme arzusunda bulunmayacak, belki elinden gelirse farklı araçlardan istifade ederek toplumu istediği yöne çekmeye çalışacak.

Buraya kadar ortaya çıkan sonuç, akli olarak Allah’ın hükümetinden kaçışın mümkün olmadığı, scular hükümete yönelmenin de hiçbir şekilde imkanının ve yolunun bulunmadığıdır. Ancak Allah’ın varlığına inanılmazsa, O’nun hükümetinin hak olduğu kabul edilmezse veya O’na boyun eğmenin bir sorumluluk olduğuna inanılmazsa, bu durumda dini olmayan, yani scular (laik) hükümet oluşturulabilir mi oluşturulamaz mı? Bu durumda akli olarak hükümet seçilmeli, ki b uda bu ancak Allah’ın hükümeti olabilir. Yani hükümetin Allah’ın emirleri olduğu iddia edilen emirlere göre olması lazım. Örneğin Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de bulunan irşatların ya da din öncülerinin verdiği emirlerin ilahi emirler olduğunu kabul ederler. Bununla birlikte Allah’a inanmayanların, hayatı akli olarak O’nun esaslarına göre düzenlemeleri gerekir. Akli olarak O’na aykırı hareket edemezler.

Zira bizler gerçekten ya Allah Teala’nın dini hükümetinin kontrolü altındayız ya da O’nun hükümetinin hâkimiyetinde değiliz. Allah Teala’nın hükümeti çerçevesinde bulunuyorsak, O’nun emirleri doğrultusunda toplumsal hayatı tanzim etmemiz zorunludur. Ve bu tasavvur doğrultusunda hükümet kesinlikle Allah’ın hükümeti olmalıdır. Onun hükümetinin hâkimiyeti altında olmazsak, külli olarak özgür olduğumuz ortaya çıkar. O zaman istediğimiz gibi hayatımızı düzenleyebiliriz. İkinci tasavvur ise, kabul etme imkânının olması durumunda, Allah’ın hükümetinin emri altında olmadığımızı ispat edelim. Ancak Allah’ın olmadığı ispat edilmeyene kadar Allah Teala’nın hükümetinin emri altında değiliz denilemez. “Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de!” (Bakara Suresi 111) Yukarıda belirttiğimiz gibi eğer Allah varsa, O’nun hükümeti de hakimdir.

Ancak Allah’ın varlığı bizim için belirginleşmezse, Allah’ın emirleri olduğu iddia edilen emirler doğrultusunda amel edersek hiçbir şekilde zarar etmeyiz. Ancak kendi arzu ve isteklerimize göre amel edersek ve bu istekler Allah’ın var olduğunu iddia eden emirlerle uyuşmazsa ve onlar da Allah’ın emirleriyse, böylece hak olan hükümeti çiğnemiş oluruz. Bununla birlikte eğer durum birisi için şüpheli olursa, Allah’ın ve O’nun hükümetinin hak olduğunu bilmezse, onların Allah’ın kanunları olduğu iddiasına uyup toplumsal ilişkilere ayak uydurmanın dışında çaresi yoktur. Ancak söz konusu durum, Allah’ın emirleri olduğu iddia edilen her şeye kesinlikle inanmamız lazım demek değildir. Mutlaka kabul görür delillere sahip olmamız gerekir ki, iddia edilen şeylerin Allah’ın emirleri olduğu ileri sürülebilsin.

Kur’an, Allah’ın Mesajı

Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu ve İslam Peygamberi (sav)’in kalbine indirildiğiyle ilgili Müslümanların iddiasında hiçbir şüphe yoktur. Bu iddia kabul edilen ilmi ölçüyle ispat edilmiştir. Tarihi açıdan, İslam Peygamberi (sav)’in Kureyş halkının içinde yaşadığı kesindir. 40 yaşına kadar nübüvvet iddiasında bulunmadı. Onun hayatı söz konusu kırk yıl boyunca karanlık tek bir noktaya sahip değildir. Halkın arasında doğru sözlü ve dürüstlüğüyle tanınmış olup “emin” lakabıyla anılırdı. Tarihi açıdan böyle bir şahıs hakkında yalan ihtimali kesinlikle mümkün değildir. İşte böyle emin bir şahsiyet, büyük bir iddia ileri sürüp çok büyük sözler sarf etmektedir. “Bu Kur’an’ı Allah Teala benim kalbime indirdi ve o kullar için bir hidayettir” buyurmaktadır. Bununla birlikte eğer doğru sözlü biri “Söylediğim söz Allah Teala’nın sözüdür” derse, o söz Allah’ın sözüdür ve o sözü Allah Teala’nın sözü olarak kabul etmek gerekir. Bu durumda Allah Teala’nın sözü sabit olmakta ve Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, eğer Kur’an insanlara emirler veriyorsa, insanların bu emirlerle amel etmeleri gerekir. Eğer bu emirler hükümete ve topluma yönelikse, insanlar zikredilen esasları dikkate alarak düzenleme yapmalıdırlar. Bununla birlikte, eğer Kur’an’da hükümet ile ilgili beyanlarda bulunulmuşsa, hükümetin o esaslara göre düzenlenmesi gerekir. Ve eğer Kur’an-ı Kerim hükümet için birilerini tanıtmışsa, işlerin o kişilerce ele alınması gerekir. Allah’ın emri sabit olursa akıl hükmeder. Böylece O’nun emirlerine itaat edilmesi zorunlu hale gelir. Aklen ve kanunen Allah’ın hükümetinden kaçış yolu yoktur. Öyleyse tarihi karineler ve delillerin toplamı, Muhammed bin Abdullah (sav)’in Allah’ın peygamberi olduğunu ve Kur’an’ın Onun kalbine nazil olduğunu ispatlamaktadır.

Diğer taraftan Allah Teala, mutlak kudret sahibidir ve O’nun karşısında kimsenin gücü yoktur. Her nerede ve her kimde olursa olsun ortaya çıkan güç, O’nun gücünün tecellisidir. Hatta bir yer de güç zahiri olarak O’nun dininin aleyhinde olursa bile yine de Allah’ın gücünün tecellisinden başkası değildir. O her şeye galip olup, hiçbir şekilde mağlup değildir. Hiçbir şekilde mağlup olmayan, sadece galip olan böyle bir ilah, “Kur’an benim mesajımdır” iddiasında bulunuyor. Kur’an’ın Allah’ın mesajı olmadığını iddia edenlerin onun gibi bir kitap getirmeleri gerekir. Kur’an, hiç kimsenin onun gibi bir kitap getirmeye güç yetiremeyeceğini büyük bir açıklıkla ve katiyetle ilan eder. Hata eğer insanların ve cinlerin birbirlerine yardım etmeleri durumunda bile böyle bir işe güç yetiremeyeceklerini bildirir.

“De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur an’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.” (İsra Suresi 88)

Kur’an gibi kâmil bir kitabı getirme bir yana, ondan on sure getirmeye bile güç yetiremezler:

“Yoksa "Onu (Kur an ı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin. (Hud Suresi 13)

Hatta tek satırlı bir sure bile getirmeye güç yetiremeyecekler:

“Yoksa "Onu kendisi mi uydurmuş" diyorlar?   De ki: "Öyleyse, iddianızda tutarlı iseniz haydi onunkine benzer bir sûre ortaya koyun ve Allahtan başka çağırabileceğiniz kim varsa hepsini de yardımınıza çağırın." (Yunus Suresi 38)

“Ben mağlup olmam” diye iddia eden güç sahibi Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur an)’den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (Bakara Suresi 23-24)

Kur’an Allah’ın kelamı olup Allah Teala tarafından yaratılmıştır. Bununla birlikte var oluşu mümkün olan delillerdendir. Sizlerin ve benim sözlerimin mümkün oluşu gibi. Allah Teala’nın iki kelamını birbirleriyle mukayese ettiğimiz zaman bunlardan birinin bir yönüyle ya da birkaç yönüyle diğerinden daha üstün olması mümkündür. Örneğin Musa’nın sözlerinin bu iki sözden üstün olması tasavvuru aklen mümkündür. Diğer taraftan Allah Teala’nın iddiası şudur ki, eğer Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna inanmıyorsanız, o zaman el ele verip ondan daha güzel ve daha üstün bir kelam getirin. Bu iş sizin için hiçbir şekilde mümkün değildir. Kur’an Allah’ın kelamı olduğundan ve Allah Teala, bu kelamdan daha iyisinin getirilmesine izin vermediğinden kabul etmenin dışında yol yoktur. Yani Allah Teala, kelamında insanlara meydan okumayı isterse, bu durumda hiç kimse ondan daha iyisini ve daha yükseğini getiremez. Çünkü o hiçbir şekilde mağlup olmayan galiptir. Eğer bunlara rağmen birileri buna inanmıyorsa buyursunlar onun gibisini getirmeye çalışsınlar.

Diğer taraftan tarih, Peygamber (sav) davetinin ortaya çıkışının ilk gününde, sert mizaçlı ve kinli düşmanlarla yüz yüze geldiğine tanıklık ediyor. Bu ilahi dinin mücadelesinde bir anlık bile geri durmadı. Kendilerine yöneltilen tehditlerinden ümitsizliğe düşen müşrikler Resulullah (sav)’i öldürmeye karar verdiler. Hicretten sonra kalan ömrünü müşriklerle ve onlarla işbirliğinde olan Yahudilerle savaşarak geçirdi. Peygamberin düşmanları onu etkisizleştirmek ve yok etmek için ellerinden gelen her işi yapmaya çalışırlardı. Eğer Kur’an-ı Kerim gibi bir kitabı getirme imkânları olsaydı, bunun için bir an bile tereddüt etmeyeceklerdi.

Kur’an-ı Kerim’i ve İslami Sistemi Desteklemenin Gerekliliği

Şu ana kadar zikrettiğimiz beyanatlarda Allah Teala’nın varlığı belli oldu. O, bütün varlıkların sahibidir. Neticede Allah’ın izni olmadan O’nun memleketinde hiç kimse hiçbir şeyde ve hatta kendisinde bile tasarruf hakkına sahip değildir. Yine ortaya çıktı ki, eğer birisi Allah Teala’nın varlığından şüphe ederse akıl, Allah’ın emirleri ve fermanları olduğu iddia edilen emirlerle amel etmeyi gerekli kılar. Aynı şekilde tarihi kanıtların Kur’an-ı Kerim’in Allah Teala’nın kitabı olduğunu ortaya koyduğunu açıkladık. Kur’an’ın meydan okuyuşu Kur’an’ın Allah’ın mesajı olduğunun diğer bir kanıtıdır. Bununla birlikte, ilahi ayetlerin bir kısmının kapsamı insanların Allah’a, toplum ve hükümet işlerini yürüten özel bir gruba bağlı olmalarının gerekliliğini ortaya koyuyorsa, halkı buna tabi olmalıdır ve bunda kaçış yolu bulunmamaktadır.

Kur’an’ın beyan ettiği yukarıdaki noktalara dikkat edildiği zaman bize yöneltilen her emre uymamız zorunlu olup kesinlikle onunla amel etmeliyiz. Bu hüküm akli olarak âmı oluşturmakta olup gerek ferdi ve gerekse toplumsal olsun her alanda gelecek emirlere itaat edilmesini gerekli kılar. Hatta eğer itaatin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir emir gelirse onun aleyhinde davranmamak gerekir. Eğer İslami hükümetin icrası birilerine devredilirse, hiç kimsenin ona dehalette bulunmaya hakkı yoktur. Bununla birlikte eğer Allah’ın beyanatlarına göre birileri ilahi yöneticiler şeklinde tanıtılırlarsa, onlara mutlaka itaat edilmelidir. Eğer onların dışındakilere itaat edilirse, ilahi hükümleri uygulamaya yönelik olsa da, tağuti hükümet olup Allah Teala’nın rızasının dışındadır. Kur’an-ı Kerim peygambere uyulmasının gerekliliğini açıkça belirtir. “Ey iman edenler, Allah’a, Allah’ın resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz…” (Nisa Suresi 59)

Bu ayette itaat sadece Allah ve peygamberiyle sınırlı kalmamış, aynı şekilde ululemr’e de itaatin vücubiyeti de zikredilmiştir. Öyleyse itaatleri bizim için vacip kılınan “ululemr”i tanımak zorundayız. Ululemr’in tefsiri için Allah Teala’nın emri gereği O’nun kitabına ve peygamberine müracaat etmeliyiz. Çünkü Kur’an’ı kerim ayetin devamında şöyle buyurmaktadır: “…Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah a ve elçisine döndürün. Eğer Allah a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi 59)

Bununla birlikte Allah Resulünden sonra hakimlerin ihtilafa düşmeleri durumunda, Allah’ın Resulüne (sav) müracaat etmelerinin gerekliliği belirtilmiştir. Allah Resulü (sav) kendisinden sonra kimin ya da kimlerin hükümet kurmaya yetkili olacağını bizzat açıklamıştır.

İkinci olarak Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve açıklamasının mesuliyeti Resulullah’a devredilmiş: “...Sana da zikri (Kur an ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye” (Nahl Suresi 44)

İslam mektebinde hükümet sadece Allah’a aittir ve sadece Allah Teala’nın hükümet yapma izni verdikleri hükümeti oluşturabilirler. Oysa scular (laik) hükümet, dindarlıkla hiçbir şekilde uzlaşı kabul etmez. Diğer bir ifadeyle scularizm ve dini hükümet akli olarak bir araya gelemezler ve uyuşamazlar. Scularizm ve dini hükümetin bir araya getirilmesi, daire ile daire olmayanın bir araya getirilmesi gibidir. Dini hükümet, yani Allah Teala’nın dininin iradesine göre düzenlenmiş hükümit ile Allah’ın isteği olmaksızın insanların isteğine göre bina edilen scular hükümetin uzlaşmaları ve bir araya gelmeleri muhaldir.

Devam edecek...

Süleyman Emiri Askeri

Kaynak : Ulumé Siyasi Dergisi

Çeviren : A. Hikmet Akdeniz