“Almanya’nın Hessen eyaletinin Waechtersbach kentindeki bir doktor, başörtülü kadınları, Almanca bilmeyenleri ve çocuk sayısı 5’ten fazla olan aileleri muayenehanesine almıyor.”
Geçen haftaki gazetelerde bu haber, “garip bir vaka” olarak anlatılıyor; ardından gerek Müslüman gerek Alman kuruluşların doktora yönelik tepkilerine yer veriliyordu.
Hakikaten, hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür. Ne de çabuk unutuluyor daha on yıl önce yaşananlar…

Arkasında Kemal Atatürk imzalı “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, meczuplar memleketi olamaz” afişi bulunan yüzü asık doktorlar, çarşaflı mü’minelere bir yana, sadece başı örtülü olanlara bile “Seni bu hâlinle nasıl muayene edeyim!” derler ve kimse onlara hesap soramazdı. Ankara’nın dev hastanelerinde yetmişi geçmiş nineler, “Hem Türkçe bilmiyor hem doktora gelmiş” gibi akıl dışı bir söz duyabiliyorlardı. Doğum sancısı çeken kadınlar “Bu kaçıncı çocuk? Altıncı… Bunu da doğurmayıver, Türkiye’yi işgal mi edeceksiniz canım” çirkin azarını işitebiliyordu, bugün de işitiyor.

Almanya nere, Türkiye nere… Biri, hiçbir zaman İslam hakimiyetine girmemiş; diğeri ise yaklaşık beş yüz yıl İslam dünyasının siyasi merkezi olmuş. Bu tutum benzerliği, nereden kaynaklanıyor? Nasıl oluyor da Hıristiyan bir doktorla adı Ahmet, Mehmet olanlar aynı noktaya geliyor?
Gelin olayın tarihi köklerine gidelim, eminim şaşıracaksınız…

Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in İslam düşmanlığına rağmen Almanlar, diğer Batılı toplumlardan farklı olarak İslam’a karşı olabildiğine hoşgörülüydüler. Pek çoğumuz Almanya’nın modern kurucusu Bismark’ın Peygamberimizle ilgili “Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed! Kur’an, Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş, bir daha göremeyecektir” sözünü duymuşuz. II. Abdülhamid dönemi Alman İmparatoru II. Wilhelm’in “Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin’in mezarı önündeyim” sözü de tarihe geçmiştir. Bu sözler ne amaçla söylenirse söylensin, Alman kamuoyunun bunlara tahammül etmiş olması önemlidir. Almanların bu yaklaşımı, Müslümanlar arasında o kadar ün saldı ki Hitler’in bile İslam dünyasında ciddi bir hayran kitlesi vardı.

Türkiye’ye dönelim, en son 1914’te “ İstanbul’da sokağa gayri İslamî kıyafetlerle çıkan kadınların zabıta kuvvetlerince uyarılması” emrini veren bir Dahaliye Nazırlığı(İçişleri Bakanlığı) genelgesi yayımlanmış. On yıl sonrası ise malum…
Ne oldu Türkiye’de? 19. yüzyılın sonlarından itibaren Yahudiler ipleri ele geçirdi. Moiz Kohen* gibi Yahudiler, dev bir sosyal mühendislikle, bugün “ulusalcı” denen laikçi ve ırkçı bir insan tipi üretti. Bu üretilmiş tip, başörtüsüne de düşman, dil farkına da… Sadece Yahudiye dost…

Ya Almanya’da? II. Dünya Savaşı’ndan sonra Hitlerden kurtulan Yahudiler, Almanya’da büyük bir sosyal mühendisliğe giriştiler. Kendilerine yönelen Alman ırkçılığını İslam’a yönlendirdiler. Bugün Alman ırkçıları, İslam’a düşman, İslam’ın şiarı başörtüsüne düşman, Almanca dışındaki bütün dillere düşman… Ama Yahudiye dost… Almanya, bugün israil’i kayıtsız şartsız destekleyen ülkelerin başında gelir ve Alman ırkçıları bu siyasetin en önemli destekçileridir.

Dikkat edin, aynı el, aynı üretim tekniği Almanya’da ve Türkiye’de dilleri ve renkleri farklı da olsa aynı insan tipini üretmiş. İslam’a düşman, başörtüsüne düşman, dilsel farklılıklara düşman bir ırkçı tipi, bir ulusalcı tip… Hoca Moiz olunca, talebe ha Hans olmuş ha Ahmet…
Dünya Kudüs Gününün geçen hafta anıldığı bugünlerde şöyle bir göz atın modern dünyadaki İslam düşmanlarının hikâyesine… Emin olun Hollanda’daki, Kanada’daki, Amerika’daki ırkçı veya Envanjelist İslam düşmanlığında hep aynı eli bulacaksınız: Modern Yahudiliğin(siyonizmin) kirli eli…

*“İslam öncesi Türklük kıyafetlerine dönelim” önerisiyle Türkiye’de kadınlar için gayri İslamî kıyafetleri bir düşünsel etkinlik olarak gündeme getiren ilk kişi Kohen’nin ünlü talebesi Ziya Gökalp’tir.

Abdurrahman Durmaz / Doğruhaber Gazetesi