Konu farz ibadetleri aşınca inanmanın yanında alışmak da önem kazanır. Hatta farz ibadetlerin ötesinde “görmek” ve “alışmak” inanmayı besler, bazen farz olmayanın farz kadar önemsenmesini sağlar ya da farz olmayanın müekked sünnet veya vacip de olsa terkine yol açabilir.

Şafiilerde kurban kesme müekked sünnettir ama Doğu’da bu müekked sünnet, alışkanlığa dönüşmediğinden pek önemsenmiyor. Hanefilere göre vacip olan kurban, Batı illerinde tam anlamıyla farz gibi yerine getiriliyor. Daha da ötesi son yıllarda kurban etinin yoksul Müslüman ülkelere ulaştırılması da İslamî çevrelerde bir farziyet gibi algılanıyor.

Pakistan’da 10–14 bin kurban kesen Türkiye vakıflarından söz ediliyor. Aynı vakıflar, Afrika hatta Sumatra’ya da ulaşıyor.

Bunu sadece hükümete bağlamak yanlıştır. Dünyaya açılma kaygıları olan bütün hükümetler yurt dışındaki faaliyetleri için sivil toplum kuruluşlarıyla paralel çalışırlar. Türkiye’de faaliyet gösteren Avrupa vakıflarının çoğu, Avrupa hükümetlerine yakındır. Bunun dünyada yadırganan yanı yok.

Ancak hükümetin dünyaya açılma isteği tek başına Türkiye vakıflarının yurt dışına çıkışını açıklamaz. Üstelik bu ilişkilendirme “Ya hükümetin dünyaya açılma eğilimi nereden geliyor?” sorusunu da beraberinde getirir.

Bu sorunun cevabı da ne tek başına dünya dengeleriyle ne de sadece İslamî duyarlılıkla açıklanır. Bu işin kökünde İslamî duyarlılık, şekil kazanmasında ise imparatorluk mirasçısı olmak vardır.

1923’te Türkiye, bir ulus devlete dönüşmüş ve o zamandan bu yana ulusçuluk neredeyse her damara bir ölçüde aşılanmışsa da 700 yıllık imparatorluğun izleri İslamî kesimlerin zihninden silinmedi. MSP hareketinin duyarlılığı, imparatorluk anlayışını daha da diriltti.

İslamî eğilimli her Türkiye vakfı, az çok vücut bulunca hemen yurt dışına ulaşıyor. Yurt dışına ulaşmayı bir bakıma “fetihlerin havasına büründürerek” hem rüştünün ispatı olarak görüyor, hem yurt içinde daha çok yardım toplamak için ondan yararlanıyor hem de yurt dışına ulaşmakla kendisine miras kaldığına inandığı tarihî görevini yerine getirdiğine dair itminana ulaşıyor. Bu da gerek yöneticilerin gerek gönüllülerin manevi olarak hizmete daha çok sarılmalarına vesile oluyor.

Bir zamanlar, Kuveyt’in resmi vakıfları özellikle Balkanlarda büyük hizmetler yapıyordu. Komünizm tehlikesi kalktı. Kuveyt, Körfez Savaşı’ndan sonra daha esir bir sömürgeye dönüştü ve bu hizmetler genelde sona erdi.

İran da bir ara dünyaya açıldı. Ancak Amerika tedbirler getirdi. Suudi kaynaklı kimi teşkilatlar, İran aleyhinde harekete geçirildi. İran İrşad Bakanlığının kimi yayınları ve mensuplarının girişimleri de İran’ın dışarıdaki vakıf çalışmalarını mezhebî amaçlarla kullandığına dair kanaatin yaygınlaşmasında etkili oldu. Bugün İran vakıf çalışmaları dünyada çok dar bir alana ve Filistin hariç neredeyse tamamen mezhep seçimli bir coğrafyaya hapsoldu.

İran’ın çalışmalarının bir diğer özelliği de bir sivil girişim olmaktan öte Kuveyt’te olduğu gibi bir devlet girişimi olmasıydı. İran halkının dışarıya yardım gibi bir alışkanlığı en azından dışarıda pek bilinmiyor. İran’da bu tür kuruluşlar varsa da adları dünyada duyulmuş değildir. Sözü edilen çalışmalar İrşad Bakanlığının faaliyetleri içindeydi.

Neticede bugün İslam dünyasında sivil kuruluş olarak sadece Türkiye vakıfları iş görüyor demek pek yanlış olmaz.

En azından Pakistan’ın sel vakasında Arap İslam dünyasında bu tür kuruluşlar olsaydı adları duyulurdu. Ortada Osmanlı zamanında her yerde adı duyulan Hilal-ı Ahmer (Kızılay) teşkilatı gibi bir teşkilat bile yok.

Alışkanlıklar önemlidir ve  alışkanlıklar ancak insanların birbirine    dikte etmesiyle oluşur. Hayırlı alışkanlıklara ihtiyacımız vardır.


Abdurrahman Durmaz / Doğruhaber Gazetesi