“Irak’ın 12 ayrı kentinde meydana gelen bombalı ve silahlı saldırılarda 66 kişi öldü, 230 kişi de yaralandı. ABD askerlerinin çekilme takvimini konuşan Irak’ta dört bir yandan gelen patlama ve saldırı haberleri, halkta panik yarattı.”

“Pakistan’da camiye düzenlenen intihar saldırısında ölenlerin sayısı 47’ye yükseldi.

Ülkenin kuzeybatısındaki Jamrud kentinde Cuma namazı için toplanan kalabalığın arasına dalan bir gencin, üzerindeki bombaların pimini çekmesi sonucu 70 kişi de yaralandı.”

Mübarek Ramazan ayı boyunca yukarıdaki iki habere benzer nice haber alındı; Müslüman kanı başta Pakistan ve Irak olmak üzere Ramazan, oruç, cami, ibadet denmeden oluk oluk akıtıldı, masum insanların evlerine ateş düştü.

Bir önceki yıl, böyleydi daha önceki yıl da böyleydi. Hatta sanki özellikle Ramazan, Cuma ve bayramlar katliam için seçildi.

Avrupalıların miladi 17. yüzyıl ve sonrasında duçar oldukları mezhep savaşlarındaki katı kalpliliği, muhalifini imha etmek için her tür yolu meşru görme körlüğünü anımsatan bu katliamları kim yapıyor? İslam dünyasını Avrupa’nın o kötü deneyimine kim sürüklüyor?

Akla ilk gelenler, potansiyel kuşkulular olarak uluslar arası güçlerdir. Onların sicili, katliamlarla doludur. Ancak burada sorunlu noktalar vardır:

1. Uluslar arası güçler katliamlarının bir kısmını kendi ordularına açıktan yaptırıyor. israil’in Filistin katliamları, Amerika’nın Irak ve Afganistan katliamları gibi. Bu katliamlarda böyle bir durum söz konusu değil.

2. Uluslar arası güçler katliamlarının bir kısmını güdümlerindeki adamlara açıktan yaptırıyor: Saddam Hüseyin’in Halepçe ve Güney Irak katliamlarıyla, Hafız Esad’ın Hama katliamı gibi. Bu katliamlarda bu da yok.

3. Uluslar arası güçler katliamlarının bir kısmını ajanlarına yaptırıyor. Bu tür katliamların ortak özelliği ajanların sağ veya ölü ele geçmemeleri ve artlarında kesinlikle bir iz bırakmamalarıdır. Daha çok panik ortamı oluşturmaya yönelik bu katliamlar Pakistan ve Irak katliamlarına benzese de onlardan farklıdır. Çünkü her iki ülkedeki katliamlarda da ölü veya yaralı eylemciler ele geçiyor. Bunların nereli olduğu, ailelerinin hangi ırk ve mezhebe ait olduğu belli… Sadece onların aidiyeti bile farklı İslam kesimleri arasında kin ve nefrete yol açabiliyor, Müslümanlar arasında düşmanlığı kışkırtıp kâfirlerin Müslümanlarla ilgili oyunlarını kolaylaştırıyor.

4. Modern dünyada uluslar arası güçler bambaşka bir adam tipi geliştirdiler. Uluslar arası güçler, kendi adamlarını doğrudan devreye koymadan, eylemcilerle hiçbir temas sağlamadan üzerinde etkili oldukları kültür ajanları eliyle bu tür eylemcilerin yetişeceği ve harekete geçeceği ortamı oluşturuyorlar.

Bunun için önce kültürel malzeme sağlanıyor; hedeflenen yerleşim bölgesinde bu tür eylemleri organize edebilecek kişilerin bu kültürel malzemeleri (kitap, dergi) okumaları ve bu yönde duyarlı olmaları sağlanıyor, ardından siyasi denkleme geçiliyor. Siyasi denklem içinde bunlar sıkıştırılıp uç eylemlere sürükleniyor.

Geçmişte komplo teorisi olarak algılanabilecek bu tür girişim iddiaları, günümüzde bir iddia olmaktan çıkmış, bir gerçekliğe dönüşmüştür. Örneğin, bir yerde Sünni ve Şii Müslümanlar bir arada yaşıyorsa oraya Sünnileri ya da Şiileri tekfir eden veya onları katledilmesi gereken bir topluluk olarak anlatan kitapları ihraç ederler, bu tür fikirlerde olanlara böyle eserler üretme imkânı verirler; bu tabii olarak birkaç yıl sonra orada kendiliğinden uç gruplar doğurur, azıcık bir tahrikte o uç gruplar birbirine saldırır.

Günümüzde kitle psikologları bunları biliyor ve bir makineyi çalıştırır gibi bu tür düzenekleri çalıştırabileceğini düşünüyor. Bu olaylarda böyle bir düzen mi var, bilmiyoruz.

Bir de bu olaylardan sorumlu tutulan kesimler var. Ne yazık ki onlar bugüne kadar İslam dünyasına 17. yüzyıl Avrupa’sı dehşetini yaşatan bu eylemlerle ilişkilerinin olmadığına ya da bu eylemleri meşru görmediklerine dair bir beyanda bulunmadılar. Ya da bu tür beyanları yüksek sesle duyurmadılar.

İslam dünyası, er veya geç bu eylemleri sorgulamak, onların sebepleri üzerinde odaklanmak durumundadır.

Aksi hâlde, zulüm meşru sanılır, sıradan halk kitleleri için sömürge yönetimleri veya sömürge valilerinin yönetimleri daha yaşanılabilir alanlar olarak görünür. Nitekim, 17. yüzyıl Hıristiyan Avrupası’nda Hıristiyanlar, Müslüman bir memlekette yaşamayı Hıristiyanların yönetiminde yaşamaktan daha güvenilir bulmuşlardır.

(Doğruhaber Gazetesi)