Mevcut uluslararası sistem büyük maharete sahip... Hedef aldığı kitleyi önce uyuşturuyor, gafilleştiriyor, sonra yılan misali zehirliyor.
Hayatın bir tek alanını boş bırakmayacak kadar teşkilatlanmış. Oysa gafilleştirdiği kitlelere kendisini öylesine oluşmuş, “gevşek” bir yapı gibi tanıtıyor ki pek çok kişiye de gücünün kaynağının bu sözde “özgür” hatta “gevşek” yapı olduğunu kabul ettiriyor.
İnsanlar, onun ruhları uyuşturan yalanlarına baktıkça toplumsal bağlar ne kadar gevşek olursa hayat ne kadar kendi haline bırakılırsa o kadar güzel olur diye inanmaya başlıyor.
- İslam aleyhinde filmler çevrilir.
- İslam aleyhinde gazete yayınları yapılır.
- İslam aleyhinde haber programları yapılır.
- İslam aleyhinde tiyatro oyunları oynanır.
- Kızlarımız, tesettürden soğutulur başıboş bir hayata özendirilir.
- Çocuklarımız, Kur’an-ı Kerim eğitimine düşman edilir.
- Müslüman fert, toplumda itibarsızlaştırılır.
- İslami değerler, nefretin hedefi haline getirilir...
Biz, bütün bu desiseleri “Çağın belası” ve fertlerin nefsine tapmasının tabii bir neticesi olarak görürüz.
Bize, iki taşın kendiliğinden yan yana geldiği söylense buna inanmayız, buna inanmayı “tesadüf” sapkınlığından görürüz.
Ama bütün dünyaya yayılan bu devasa İslam düşmanlığı dalgasının kendiliğinden oluştuğunu kendimize kabul ettirebiliyoruz.
Zaman, mekan ve yapı farklılıkları içindeki bunca kişi ve kuruluşun kendiliğinden aynı program üzerinde buluşup kendiliğinden aynı hedefe aynı anda ateş ettiğini söyleyebiliyoruz.
Düşmanın maharetinden, gücünün kaynağını şeytanca saklamasından gafil düşmüşüz ve biraz da çaresiz olduğumuzun şuur altımıza yerleşmesiyle düşmanın hilelerini küçümseyerek rahatlama yoluna gidiyoruz.
Yıllar önce son iki yüzyıldaki edebi, kültürel ve sanatsal gelişmeleri değerlendirerek “İslam aleyhindeki film, gazete, dergi, kitap çalışmaları bir organizenin neticesidir. Türkiye’de gördüklerimiz, bu organizenin buraya yansıyan ayağıdır” dediğimde “Müslüman aydın” konumunda sayılacak kişilerce kınandım.
Bana “Bu kadar komplocu düşünmemek gerekir” dediler. “Çağ, İslam’ın aleyhinde herkes vurun abalıya misali bulunduğu noktadan vuruyor” diye eklediler. Edebiyat tarihinden gösterdiğim kanıtlara rağmen Batı’daki bağların gevşek olduğu iddiasıyla görüşlerinde ısrar ettiler.
Geçen hafta, bu tartışmada haklı tarafı işaret eden bir haber yayımlandı: “Amerika’daki İslam karşıtlığı sistemli ve programlı bir şekilde yürütülüyormuş. İslam karşıtlığını körükleyen gerçek dışı yayınlar, ABD’deki bazı kuruluşlar tarafından maddi olarak destekleniyor. Donors Capital Fund, think tank kuruluşlarına 21 milyon 318 bin dolar destek sağlamış.” (Hatta) Norveçli katil Anders Breivik ve benzerlerinin zihni altyapısını ABD’deki dezenformasyon faaliyetleri oluşturmuş.
Sistem gayet basit işliyor:
1- Kimi Amerikan şirketleri, İslam düşmanlığı yapan düşünce kuruluşlarına para sağlıyor.
2- Bu düşünce kuruluşları, aynen Türkiye’de Genelkurmay’ın Andıç siteleri misali yayın kuruluşlarına propaganda malzemesi sağlıyor, onlar için “yalan haber ve yorum fabrikası” görevi görüyor.
3- Fox Haber Kanalı, Washington Times, Christion Broadcast Network gibi haber kuruluşları o üretilmiş haberleri topluma ve dünyaya ulaştırıyor. Önce Amerikan toplumunda, sonra bütün dünyada İslam’a ve Müslümanlara karşı bir nefret dalgası oluşturuyor.
Dünün Türkiye’sine dönelim... Özellikle, Ramazanlarda atılan manşetleri hatırlayalım ya da “Türk filmlerinde köyün imamının hep kirli kıyafetler içinde verilmesini veya “Haci unvanlı her kişinin o filmlerde hep “üç kağıtçı” olarak yansıtılmasını...
Üzerimize şeytan üflemişçesine aleyhimizdeki her şeyi yok saydık, basitleştirdik, bir kenara attık.
Ama galiba bugün haber kaynaklarının renklenmesiyle gafletten uyanıyor gibiyiz: Bunca düşmanlık, tesadüf değilmiş.
(Doğruhaber Gazetesi)