Dış siyaset bir misyon etrafında gelişir, bir öğreti doğrultusunda yapılır.
İslam’ın Fatihleri, “din yeryüzünde Allah’ın oluncaya kadar” misyonuyla yol alıyor; atlarını akşam bir ülkenin çayırlarında otlatıyor, sabah başka bir ülkenin ırmaklarında suluyorlardı.
Sömürgeci Avrupalılar, yeryüzünde kendilerine ait olmayan bir gr. altın bırakmamak misyonuyla gemilerini sulara bırakıyor; Latin Amerika’da asker, halkın boynuna denizci kılıcını dayayıp “Altın nerede?” diye sorarken papaz “Son nefesinde İsa’nın dinine giriver de bari öbür dünyada kurtul!” diyordu.
Hitler, bütün dünyayı Germen ırkının hakimiyetine almak istiyordu.
Sovyetler Birliği, sosyalist enternasyonal iddiasıyla Rusların dünya hakimiyeti misyonu için uğraşıyordu.
Amerika, “demokrasi” iddiasıyla; dünyada sözünün geçmediği, yer altı ve yer üstü zenginliklerine el atmadığı bir tek yer bırakmama amacında. israil, öncelikle Arz-ı Mevud peşinde sonra, Yahudi ırkı dışında “Ben de varım” diyecek bir tek toplum bırakmama derdinde.
Ya Hükümetin dış siyaset misyonu ne?
israil yanlısı bir gazeteci “Gazze’ye “ümmet”in değil de bu vatan’ın ölçeğinden baksaydınız bir “milli dava” görmeyecektiniz.” diyerek Başbakan Erdoğan’ın “Gazze, milli davamızdır” sözüne cevap veriyor.
Osmanlı’nın son döneminde Yusuf Akçura’nın tasnifiyle “Üç Tarz-ı siyaset” vardı: İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük.
Hükümet yeni Osmanlıcılığı reddediyor, İslamcılıktan söz bile etmiyor. Geriye Türkçülük kalıyor.
Gazze’ye sahip çıkmak Libya’ya müdahale etmek, Suriye’de mutlak söz sahibi olmak... Ne Enver Paşa’nın Turancılığıyla açıklanabilir ne de Mustafa Kemal’in Türkçülüğüyle.
Enver Paşa’nın Turancılığı yüzünü Orta Asya’ya çevirmiş, dünya Türk birliğini amaçlamıştı; Libya’yı, Trablusgarp cephesi’ni hatırlamak bile istemiyordu.
Çerçevesini Ziya Gökalp’ın belirlediği Mustafa Kemal Türkçülüğü ise “dünya koşullarını dikkate alarak” dış siyasete “Türkiye vatanı” ile sınırlı bakmayı ilke edinmiş; hem düşüncede hem de duyguda Arap alemiyle arasına sınırlar koymuştu.
Öte yandan ne Davutoğlu’nun ne de Başbakan’ın geçmişinde “Turancılık” ve “Türkçülük” vardır.
Geriye hükümet inkâr da etse Osmanlıcılık ve İslamcılık kalıyor. İkisinin, mensuplarının niteliği dışında çok farkı yoktu. (Bir gayri müslim veya bir laik, Osmanlıcı olabiliyor; ama tabii olarak İslamcı olamıyordu. Ama nihayetinde yüzyılın yapısı gereği Osmanlıcı olan İslam’ın Batı karşısındaki çıkarına; İslamcı olan da bir şekilde Osmanlı’ya hizmet ediyordu.)
Osmanlıcılık, her zaman “ümmetçi” olmayı hatırlatır; bundan kurtuluş yok. Nihayetinde II. Abdülhamid, Osmanlıcılıkla İslamcılığı aynı kefeye koyarak ittihad-ı islam (İslam Birliği) adı altında buluşturmuştu.
Bugün her İslamcı, Osmanlıcı değildir; ama her Osmanlıcı “İslamcı”lığa bir şekilde yakındır.
Hem İslam alemine açılır hem İslam’dan, ümmetten söz etmeseniz amacınızı neyle açıklayacaksınız?
Türkçüyüz derseniz, ki değilsiniz, karşınızda Arap milliyetçiliğini bulursunuz. Ticaret peşindeyiz, derseniz; modern bir sömürgeci olarak algılanırsınız. “Demokrasi” derseniz, niteliği, İslam dünyası için yararı ve zararı ne olursa olsun, (Batı’nın Fransız ihtilâli’nden sonra yayılmacılığa “insani” bir misyon katma çağında) Amerika’nın kendi yayılmacılığına (çağdaş sömürgeciliğine) kattığı “insani” misyondur. Onu dillendirdikçe niyetiniz ne olursa olsun içeride ve dışarıda başkalarının hesabına dış siyaset yapmakla suçlanacaksınız.
Buradan Gazze’ye buraya ait bir misyonla bakmak istiyorsanız “ümmet” demek zorundasınız.
Ama onu demek de çok pahalı. Sultan Abdülhamid bile “ittihad-ı İslam” ara çözümünü bulmuşken kimin haddine “ümmet? demek!
İşte durulması gereken nokta da burası: 200 yıldır “ümmet” fikriyatından neden korkuluyor? Dünyaya hükmeden Batı, onu neden yasak alanlar arasına almış? Tutumunu belirlerken Batı’yı dikkate alan herkes niçin “ümmet” diyemiyor? Bu sorular, önümüze verimli bir alanı; ama sadece verimli değil girilmesi zorunlu bir alanı çıkarıyor.
Nasıl ki bir topluluk birlik olmadan yükselemiyorsa İslam alemi de sadece toplumsal duygu olarak değil, siyasi anlamda da ümmetleşmeden yükselemez. Siyasi anlamda ümmetleşme tartışılmadan İslam dünyasının ana sorunu konuşulmuş sayılamaz.
(Doğruhaber Gazetesi)