Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra Anadolu Coğrafyası üzerinde yeni bir devlet kuruldu. Kurulan bu devlet; Türk ve Kürt milletlerinin ortak eseri idi. Gerçekten her iki millet, canları pahasına o zamanın ağır ekonomik şartlarında ve cephane yokluğuna rağmen kadınıyla, çocuğuyla hep beraber can siper bir savaşın sonunda bu devleti kurmuşlardı.
 
Kurulan bu yeni devletin yönetimini üstlenenler, kendi halklarının dini değerlerini ve etnik kimliklerini (özellikler Müslüman Kürt Halkı’nı) görmezden gelmeye veya yok etmeye yarayacak sinsi plan ve komplolar hazırlamaya başladılar. Bu sinsi plan ve projelerini sözde ‘laik ve demokratik’ bir rejimle yürüteceklerdi. Böylece rejime uygun bir insan modeli oluşturacaklardı. Bu amaç ve emellerini gerçekleştirmek için ‘DÜZMECE BİR TARİH’ anlayışını benimsediler ve ‘sil baştan’ düzmece bir tarih yazdırdılar.
 
 
Bu düzmece tarih doğrultusunda mezarlıklara dadandılar. Mezarlıklardan çıkan bin yıllık kemik kırıntılarına ve tozuna Türk oldukları ve Türk kanı taşıdıklarını söylediler ve düzmece tarihe yazdılar.  Yani bu düzmece tarihe göre; bu coğrafyada kim varsa, kim yoksa Türkmüş, Türk olmalıymış, aksisi olamazmış…
 
 
 
Bu anlayışla çevrelerine baktıklarında bir de ne görsünler! Kendi içlerinde Müslüman Kürt Halkı’nı gördüler. Hemen kendilerine şunu söylediler, ‘’bu kabul edilemez bir durumdur, bunları dinlerinden ve etnik kimliklerinden temizlemeliyiz. Ne gerekirse yapmalıyız, Kıyımsa kıyım… Sürgünse sürgün… Mahpussa mahpus…’’
 
 
 Evet böyle başladı Dersin – Zilan kıyımları, Şark mahkemeleri, dar ağaçlarında sallandırmalar, sürgün edilenler, sürü halinde mahpuslara konulanlar ve daha nice hile ve desiselerle Kürt Halkı dininden ve etnik kimliğinden koparılmaya çalışıldı.
 
Peki, bunlar yeterli miydi? Tabi ki yeterli değildi. Eğitim, sağlık ve kültür alanlarında da bir şeyler yapılmalıydı. ‘’Bir kere bu Kürtleri cahil bırakmalıyız, eğer bir şeyler öğreteceksek, o da şu olsun; ‘VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN’ Evet sabah, öğlen, akşam bunu öğretelim, öğrenmek istemeysen kafasına vur vurabildiğin kadar’’.
 
‘‘Kültür ve sağlık alanlarında da kayda değer bir şeyler vermeyelim. Hastanesi olsun ama doktor olmasın, doktor olsun ama tıbbi donanımı olmasın…’’
 
‘‘Aman ha! Güvenlik ve kontrolleri elden bırakmayalım. Adım başı karakol kuralım. Kıpırdayanları işkenceden geçirelim ya da faili meçhule kurban vererek yine onlardan yakaladığımız bir kişinin gözlerini bağlayıp zorla bir kâğıda imza attırarak siciline geçirtelim...’’
 
‘‘Dağlarına, taşlarına, topraklarına kocaman harflerle ’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ yazalım ki; gözleri beyinleri sürekli bununla meşgul olsun…’’
 
 
İşte böyle başladı sonun başlangıcı…
 
 
 
Birlikte imparatorluklar kurmuş, kıtadan kıtaya at koşturmuş, yüzyıllarca birlikte ağlamış, birlikte gülmüş, birbirlerini kardeş bilmiş iki halk, bir milliyetçilik uğruna birbirine düşman oluverdi. Sonra birbirine ölüm kusmaya başladılar. Artık evlerden feryatlar yükselmeye başladı. Evlerde yas ve matem hiç eksik olmadı.
 
 
SONUÇ: 40 binin üzerinde canı toprağa verdik. Bir o kadar da kolsuz, bacaksız ve benzeri sakatlıklara maruz kaldı. Maddi ve manevi kaybın haddi ve hesabı yok.
 
Şimdi mutlu musunuz? ‘Düzmece Tarih’in tasarımcı ve uygulayıcılar? 40 binin üzerinde canı toprağa vermekle ne kazandınız?
 
Evet, bu ağır bir musibet,  bu musibetin tek sorumlusu da bu ‘Düzmece tarih’i yazanlar ve bunu halka uygulayanlardır.
 
Onlar bu Düzmece Tarih ile Allah’a v e Peygamberi’ne savaş açmışlardı. İşte Allah’ın emri; ‘’Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Hem de sizi şube şube, kabile kabile yarattık ki; Allah yanında en üstününüz en takvalınızdır! Muhakkak ki Allah Âlim’dir, Habir’dir. ‘’ (49/13)
 
İşte Peygamber Efendimiz (sav)’in emri; ‘’Asabiyeti (milliyetçiliği) bırakın. Çünkü onun kokusu pistir’’ ve yine şöyle buyuruyor Efendimiz (sav), ‘’Asabiyete çağıran bizden değildir. Asabiyet için savaşan bizden değil, asabiyet uğruna ölen bizden değildir’’ buyuruyor.
 
 
Eğer ‘Düzmece Tarih’in planlayıcıları, Allah’ın ve Peygamberi (sav)’nin emrine karşı çıkmasalardı, yukarıda ki ayet ve hadislerin doğrultusunda hareket etselerdi bugün toprağın altında 40 binin üzerinde insanımız olmayacaktı. Çünkü öğreneklerdi ki; Din, dil, ırk, renk insanın fıtri ihtiyaçlarıdır. Yani Cenab-ı Allah insana; din, dil, ırk, renk bahşetmiştir. Bunlar insanın zaruri ihtiyaçlarıdır. Hiçbir insan dini inancından, dilinden, ırkından ve renginden dolayı kınanamaz, horlanamaz ve yoksun bırakılamaz.
 
 
Bugün bir gerçek ortaya çıkmıştır ki, bu ‘Düzmece Tarih’ yolun sonuna gelmiştir. Bundan böyle bu düzmecelerle yola devam edemeyeceğini anladığı için açılım yolunu tercih etmiştir.
 
Açılımlar yapılacaksa, Hak ve Hakkaniyete uygun olması, insan fıtratını göz önünde bulundurması gerekiyor. Yani insanın dini, dili, ırkı, rengi ve benzeri fıtri ihtiyaçları karşılaması gerekiyor. Yoksa iş tekrar başa döner.
 
Açılımların insan fıtratına uygun olması dileğiyle…
 
 
Wes-selam
 
 
Abdullah Ataş / www.yuksekovaajans.com