Yirminci asrın ilk yarısı, savaşın ve katliamların zirve yaptığı bir zaman dilimi idi. Avrupa çıkışlı iki cihan harbi yirminci asrın ilk yarısında yaşanmış, Müslüman ülkeler başta olmak üzere birçok ülke işgale uğramış ve bu ülke halkları katliamlara maruz kalmıştı.
Fransızların Cezayir’de işledikleri katliamları duymayanımız, yâda televizyon ekranlarından izleyemeyenlerimiz yoktur. Birçoğumuz İtalyan’ların Libya’da yaptıkları katliamları, Ömer Muhtar’ın sinemaya uyarlanan muhteşem mücadelesinden öğrendik. Hem Hıristiyan dünyasının zalimliğini hem de Müslüman Libya halkının, takdire şayan mücadelesini öğrendik. Aynı zaman da ölüme meydan okuyan Allah erlerini ve ruhunu satmışların her zaman ve mekân da var olduğunu da öğrendik.
Bir fark vardı ki bu toprakları işgal edenler başkaları, gayri Müslimlerdi. Yani onlardan her şey beklenirdi. İşgalcilerin yaptıkları da sonraları rahat bir şekil de anlatılabildi, sinemaya filim olarak uyarlandı.
Kürt halkına gelince durum farklı idi, halk işgalcileri kovmuştu kovmasına da gelen gideni çoktan aratmıştı. Kürt halkının, cumhuriyet sonrası yaşadıklarını bırakın İslam dünyası, hala yeni nesillerimiz bile bilmiyor. O dönemleri yaşayıp hala hayat ta olanlar o dönemi anlatırken, gördükleri zulmün şiddetinden hala çekingen davranıyorlar.
Dedim ya yeni nesiller bile o dönem yaşanılanları bilmiyor. Sahi nerden ve kimden öğreneceğiz ki. Bende HÜR-DER in yaptığı basın açıklamasından her yıl kasım ayının ilk haftasının Bingöl ve civarında Sala Şevaté adı ile anıldığını ve hala o katliamlarda hayatını kaybedenlerin yasının tutulduğunu öğreniyorum.
HÜR- DER’e teşekkür etmekle beraber, bu açıklamanın yüreğimiz deki yangına su serpmediğini belirtelim. Doğrusu yapılan açıklama bile büyük bir gelişme sayılmaktadır.
HÜR- DER ve benzeri sivil toplum kuruluşlarımızın önümüzdeki seneler de, sadece bir basın açıklaması ile yetinmeyip, en azından Bingöl’de yapılacak bir konferans ile 1927 yılında katliamları hatırlatması ve yeni nesilleri bu konuda bilgilendirmesidir. Bizim gönlümüzden geçeni söylüyoruz.
Zihnimi zorlayan düşünce ise cumhuriyet dönemi zulümlerini anlatan, derleyip belge haline getiren, kitaplaştıran araştırmacı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Bir adım daha ileri giderek, bu dönemleri yaşayıp, hala hayatta olanların da katkıları ile belgesel haline getirme çalışmaları yapılmalısıdır. Böylece yaşanmış acıların, görsel olarak zihinlerde bir yer tutması sağlanmalıdır. Şüphesiz Ömer Muhtar’ın verdiği mücadele sinemaya uyarlanmasa idi bizim İtalyanların yaptığı zülüm hakkında bilgi sahibi olmamız, yâda geniş kitlelerin bu konuda bilgi sahibi olması düşünülemezdi.
Bu şekilde yapılan katliamlar, hem sonraki nesillere, hem de şuan hayat ta olan bizlere anlatılmalı, düne bakarak bugün yaşanılanların nedenleri hakkında fikir sahibi yapılmalıdır.
Bu kıt imkânlarla, böyle bir girişim de kim bulunacak diyen okuyucu kardeşlerimiz olacaktır. İmkânların ve şartların az da olsa farkındayım. Bir halkın bu kadar mağdur edilmesi, bu mağduriyetin bu kadar çok gizli kalması, sonraki nesillerin bu yaşananlardan habersiz kalması beni rahatsız etmektedir.
Bunlar yapılsın derken, yaşanmış acılar üzerinden iki halk arasına duvarlar örülmesi gibi bir niyetimiz yoktur. Aksine, günümüz de yaşanan olayların, gerçek sebebinin herkes tarafından öğrenilmesi ve Kürt halkının mazlumiyetin herkes tarafından görülmesidir.