Siz bir beslenme uzmanına saatlerce aç ve susuz durup sonra bir öğünde tıka basa yediğinizi, ardından gece uykunuzdan uyanarak bir kere daha midenizi tıka basa doldurup yine gün boyu aç ve susuz gezdiğinizi söyleseniz, size şaşkın şaşkın bakar, bunu yaparak intihar girişiminde mi bulunduğunuzu bile sorar. Elbette bu bizim oruç zarfının içinde yazanı okumak yerine yalayıp çiğneyip yutmamızdan kaynaklanan bir aymazlık, anlamazlık, fehmetmezlik sorunumuz. Ramazan deyince akla düşüncenin, takvanın, serbest bırakılmış akıl ve vicdanın değil de mükellef sofraların gelmesi, bizim pişkinliğimiz. Sahur ve iftarı bir beslenme faciasına dönüştürmemiz de bizim cürümümüz.
Midemizle düşündükten sonra, midemizi boş bıraksak da ne fayda! Buraya kadar yazdıklarımız sorunun bir bölümü. Asıl bizim demek istediğimize gelince: Orucun kendi iç fıkhına uygun bir beslenme anlayışımız olsa, Ramazan’dan kilo alarak çıkmasak, oruç sıhhat için son derece faydalıdır ve bu yönüyle âkil işidir. Bedenin bütün yıl hiç aralıksız çalışan sindirim sistemi, bu sayede bir süre istirahata alınmış olur. Öte yandan oruç tutan insanların zorluklara mukavemet katsayısı artar. “Düşmanlarım içinde oruç tutanlar bulunmasa bütün dünyayı fethedecektim.” deyip inleyen kumandanları tarih bir yerlere not etmiştir. Çünkü oruç sayesinde iradesi bilenmiş, açlık ve susuzluğa tahammül gücü yükselmiş, teravih namazı sayesinde ise aç ve susuz kaldığı bir günün sonunda bir de uykusuz kalmaya, ayakta beklemeye alışmış fertler yetişmektedir.
Âkil işi olan oruç, beri taraftan akılla izah etmesi kısmen zor bir aşık işidir de. Evet şu sıcak yaz mevsiminde hafif bir kahvaltı yapmak, bütün günü yarım bardak su içerek geçirmek şeklinde bile olsa fire vermeden bir yudum suyu bile kendine haram bilmek, nadânın bakıp bakıp şaşırdığı, açıklamakta zorlandığı bir aşk işi, bir gönül işidir. Mecnun’un çölde gezip durması, Ferhat’ın dağları delmesi, dışarıdan bakanların acıma hissiyle süzdüğü garip hallerdir. Aşık karda tipide dolaşır, yağmur altında ıslanır ama hastalanmaktan korkmaz. Çünkü bilir ki başına ne gelirse gelsin içindeki sevgisi ona şifadır. Oruç tutan mümin, çoğu zaman kronik bir rahatsızlığı bile olsa, yaşı ilerlemiş dahi bulunsa, içindeki aşkın ve inancın ona şifa olacağını bilir. Gerçekten de öyle olur ve korkulan gerçekleşmez. En uzun günlerde, en zor şartlarda oruç tutar, ama hastalığıyla ilgili kendisini korkutanların dedikleri hep asılsız çıkar. Meselemiz hasta kimselerin oruç tutmama ruhsatı bulunması değildir. Bu yüzden bu satırları fıkhın terazisinde tartmak isteyecek okurlarımızı şimdiden uyaralım, burada gönül alemimizden, sırlı ve gizemli dünyamızdan söz ediyoruz.
Aşık orucu, o, orucun adabı ve esrarıyla da en az ahkâmıyla ilgilendiği kadar ilgilenir. İmsaktan sonra bir bardak suyu içmekten nasıl kaçıyorsa, Ramazan boyunca kötü sözden, tartışmaktan, kalp kırmaktan, bir canlıyı incitmekten de öyle kaçar. Bir lokma ekmekten nasıl kaçıyorsa, bir harama bakmaktan, bir haramı tutmaktan, bir harama gitmekten, bir haramı işitmekten, bir haramı demekten de öyle kaçar. O, “Rabbimiz orucu niçin emretmiştir, hikmetten nasibi olan bütün öğretiler niçin insana yeme içmeden uzaklaşmayı telkin eder, orucu emreden ayette niye oruçla takva arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurulmuştur, niçin açken yüce Allah’a daha yakın oluruz?” türünden soruların peşinde dolanır durur.
Aşık hem oruç tutar, hem iftar... Hem oruç tutar, hem sahur... Yani yüce Allah’ın oruç zarfının içine yazıp gönderdiklerini yalayıp çiğnemediğinden, çiğneyip yutmadığından, bunun yerine o zarfta yazan ilahî mesajları satır satır okuduğundan, sadece imsakla iftar arasında kendini tutup sonra frenleri boşalmışçasına kendini salmanın orucun sır ve hikmetleriyle bağdaşmayacağını bilir. Bilir de iftar sofrasında bile oruçlu ahlakıyla yer içer. Sahur sofrasında bile kendini tutar. Çünkü o inanır ki, Rabbi adeta, “İmsakla iftar arası zaten orucu farz kıldım, iftarla imsak arasında ise meseleyi aşıklara emanet ettim. Sen sana yakışanı yap da, gündüz tuttuğun orucun yüzünü gece yere eğdirme” demektedir.
Gündüz tuttuğunu gece yiyenler akıllı kimselerdir. Farzı yerine getirmiş olurlar, vaad edilen ecri ummak da haklarıdır. Ancak Ramazan boyunca kendini tutanlar aşık kimselerdir. Orucun teşri amacı olan takvaya ulaşma ümidini taşımak da bunların haklarıdır. Zaten bir kere takva ödülüne ulaştılar mı, iftarla imsak arası nasıl aşk nöbeti bekledilerse, Şevval’le bir dahaki Ramazan arasında da 11 ay aynı nöbeti tutmaktan yüksünmezler.
İmsakla iftar arasında kendini tutanlara sözümüz yok. Ama çağrımız aşıklara, iftarla imsak arası oruca niyetlenen yüreklilere; herkes güneşin batışıyla oruçlarını açarken, kendine has fıkhı olan yeni bir orucun imsakında olmaya, iftarı imsak eyleyip, orucun, kendini tutmanın hakkını vermeye ne dersiniz?
(Yeni Akit)