Daracık şose yoldan ilerlerken kimi zaman karşılaşılan keskin yokuşlar arabanın zorlanmasına neden oluyordu. Saatlerce süren zahmetli yolculuk yorgunluk izlerini bir mühür gibi yolcuların çehresine nakşetmişti. Ovayı bitirip tepeye tırmanırken uygun bir yerde dinlenmeye karar verdiler. Ancak arabanın tepe su ve ağaçlardan yoksundu. Yeşil bir alana ve soğuk suya ihtiyaçları vardı. Bunu dile getirmeseler de bakışlarından anlaşılıyordu. Birkaç dakikalık beklemeden sonra arabaya doğru hareket ettiklerinde aracı kullanan Abdullah kafasını kaldırıp arkasında bıraktığı yola üstten bir göz attı. İnce bir yılan gibi ovayı yarıp göze görünmeyen yerlere doğru uzanıyordu. Aşarken belli olmazsa da uzaktan bakarken heyecan verici bir manzarası vardı.

Bu dava yolculuğunda dere, tepe, dağ, ova ve zaman mefhumlarının fazla bir önemi yoktu. Önemli olan hedefe ulaşmaktı. Onun için hiçbiri acele etmiyordu.

Tepeden aşağıya doğu inmeye başladılar. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra önünde uzanan küçük ovasıyla çilekeş bir ana gibi sırtını dağa vermiş ağaçlarla donanımlı bir köyle karşılaştılar.

Hiç kimseyle yüzleşmeden daldılar köye. İn cin top oynuyordu. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Köyün ortasından geçen yol çalı çırpı ve yapraklarla dolmuştu. Yolların manzarası ve korkunç sessizlik köyde kimselerin yaşamadığı imajını veriyordu. Biraz daha ilerleyen araba köy çeşmesinin yanında durdu. Arabadan inip buz gibi soğuk sudan içtiler. Yüzlerini yıkadılar. Birileriyle karşılaşır ümidiyle etrafa göz gezdirdiler. Çeşmenin etrafında sıralanmış evlerde büyük bir uzlet ve derin bir sessizlik vardı. Evlerin kapılarına dayanıp canlı aramaya başladılar. Vurulan kapılardan hiçbiri açılmadı. Köyde her şey seyrindeyken hayat adına bir işaretin bulunmaması anormal görünüyordu. Bütün çabalara rağmen çaldıkları kapılardan hayata dair işaret alamadılar. Abdullah, evlerden birinin kapısını kırıp içeri dalmayı teklif etti. Köylülerin gece evlerindeyken bir sebepten dolayı topluca ölmüş olabileceğini söyledi. Ancak diğer iki arkadaşı bu teklifi sıcak bulmadı.

Ümitlerini kesip yola çıkmaya karar verdikleri anda evlerin arasından yaşlı bir adamın kendilerine doğru geldiğini fark ettiler. Bedenlerini hafif bir rahatlama kaplamıştı. En azından köydeki sessizliğin sırrını çözeceklerdi. Yanlarına yaklaşan yaşlı adam eski bir dost gibi boyunlarına sarılıp alınlarından öptü. Evine davet etti. Israrlara boyun eğip yaşlının fazla da uzak olmayan evine doğru hareket ettiler.
Büyük bir saygı ve muhabbetle evine aldı misafirlerini. Evin önündeki nar ağacından birkaçını koparıp önlerine bıraktı.

-Evladım! Kusura bakmayın! İkram edecek başka şeyim yok! dedi.
Köydeki sessizlik ve yaşlı adamın yalnızlığı yolcuları meraklandırıyordu. Bir an önce meraklarını giderilmesini bekliyorlardı. Daha fazla dayanamayan Abdullah sormaya karar verdi:
-Amca! Bu köyde sizden başka kimse yaşamıyor mu?
-Hayır evladım!
-Peki, bu evlerin, bahçelerin sahipleri nerede?

Yaşlının içindeki kanayan yaraya parmak basmıştı. Renk attı. Kafasını salladı. Derin bir “Ahhh!” çekti. Yaşlının her hareketi köyde yaşananlardan acı bir ipucu veriyordu. Bunları sorarken yarasını deşip büyük bir kötülük yaptığı zannına kapılan Abdullah:
-Amca! Anlatılması zorsa anlatma! Benimkisi sadece bir merak! dedi.
-Biliyorum oğlum! Anlatayım da merakın gitsin. Büyüklerimiz tarafından kuruldu bu köy. Yedi ceddimiz bu köyde yaşadı. Başından beri ezanı ve namazı eksik olmadı. Cumhuriyetin kurulmasıyla defalarca köyümüzü askerler bastı. Kur’anlarımızı toplayıp götürdüler. Köy hocasını ve büyüklerimizi dayaktan geçirdiler. İyi hatırlıyorum o günleri. Bütün baskılara rağmen dinimizden vazgeçmedik. Köyümüze okul açtılar. Çocuklarımızı göndermemizi istiyorlardı. Onlardan kurtulamayacağımızı anlayınca erkek çocuklarımızı okula gönderdik. Bütün ısrarlara rağmen kızlarımızı göndermedik. Çünkü onlara güvenmiyorduk. Çocuklarımızı bozacaklarından, İslam’a düşman hale getireceklerinden korkuyorduk. İlkokuldan sonra çocuklarımızı okutmadık. Bu şekilde yıllar geçti. Köye gelen bir öğretmen, komşu köyde ortaokul açıldığını, çocuklarımızı göndermemizi istedi. Çocukların daha fazla okumasını istemiyordum. Kardeşlerimin ve çocuklarımın ısrarı üzerine fazla diretmedim. Ortaokuldan sonra nahiyede lisenin bulunduğunu, oraya gönderilmesini istediler. Yine karşı çıktım. Israr eden çocuklarım, zamanın değiştiğini, okumayanların bir işe yaramadığını söyleyip baskı yaptılar. Çocuklarını liseye gönderdiler. Liseden sonrada üniversiteye gitmeleri gerekir diye tutturdular. Ancak liseye giden çocuklar namazı bırakmıştı. Köye gelince kılıyor, ayrılınca terk ediyorlardı. Tabi bunları sonradan öğrenmiştik.

Kaygılıydım. Göz göre göre dinsizleşiyordu çocuklar. Birkaçı üniversiteyi bitirip memur oldu, birkaçı ise köye geri döndü. Yanıma çağırıp namaz kılmalarını, İslam’dan başka sermayemizin olmadığını söylediğimde torunlarım benimle alay etmeye başladılar. Onlardan biri tamamıyla hınzır olmuştu. Karşıma geçip “Beybaba! Senin bahsettiğin şeyler eskilerde kaldı. Zaman değişti. Bize yeni din geldi. Eskilere değil yine dine inanıyoruz” dedi. Şok olmuştum. “Ne dini oğlum! İslam’dan başka bütün dinler yalandır!” dedim. “Hayır beybaba! Komünizm dini hepsinin üzerindedir. Peygamberi de Marks’tır” dedi. Bir hançer gibi yüreğime saplanmıştı bu sözler. Dayanamadım. Yerimden kalkıp üzerine yürüdüm. Elimdeki asayla birkaç tane yapıştırdım.

Çocuklarımdan Hasan’ı çağırttım. “O mürtet oğlunu evinden kov” dedim. “Ne olmuş baba!” dedi. Olanları anlattım. En küçük oğlum İbrahim dedi ki “Baba senin haberin yok! Üniversiteye gidenlerin hepsi dinden çıkmış. Liseye giden çocukları da kendileri gibi yapmışlar. Bir kısmı “Biz komünistiz” deyip duruyorlar. Köylü gençlerden bir kısmı ise onlara karşı çıkıp “Sağcıyız” diyorlar. Her iki grup da İslam’a düşmanlık yapıyor. Çok konuştum. Hiçbiri dinlemiyor. Komünistlerle sağcılar dün tartışmış, birbirlerini ölümle tehdit etmişler. Yakında birbirlerine öldürseler şaşırmayın”

İbrahim’in ifadeleri bende şok etkisi yapmıştı. Çocuklarıma öfkelenip: “Emanete ihanet ettiniz. Okula göndermeyin dedim, gönderdiniz. Ya iman edecekler ya da o kâfirleri köyden kovacaksınız. Aksi takdirde köyü terk edip gideceğim” dedim.

Bundan dört beş gün sonra sağcı denilen akrabalarımızdan birinin oğlunun torunlarım tarafından dövüldüğünü duydum. Dayak yiyen gencin babasının evine gidip dinsizlerle birlikte olmadığımızı, el ele verip bunları köyden çıkarmamız gerektiğini söyledim. Ancak beni dinleyen olmadı. Herkes olacakları bekliyor gibiydi. Birkaç gün sonra sağcı denilen çocuklar peygamberinin Marks olduğunu söyleyen torunumu dövüp kafasını kırdılar. Evlerine gittim, yatakta uzanmıştı. “Oğlum, kendinize gelin. Emanete ihanet ettiniz. Dinden çıktınız. Mürtet oldunuz. Allah’tan korkun. Tövbe edin. Bu gidişle cehenneme gireceksiniz…” dedim. Bütün çabalarıma rağmen yüzüme bile bakmadı.

İki gruba ayrılmıştı köy. Büyükler kavgaya karşı olsalar da çocuklarını engelleyemiyorlardı. Sadece ben konuşuyordum. Düşmanlıkları terk etmeye ve İslam’a dönmeye çağırıyordum.

Devam eden gerginlik silahların patlamasıyla yeni bir boyut kazandı. Sağcı çocuklardan biri köyün alt tarafındaki bahçelerin arasında öldürülmüştü. Bu olayla derinden sarsıldım. Cenazeye katıldım. Mezar başında cenaze sahiplerinin gençleri üzerime toplanıp hakaretlerde bulundular. Bir gün sonra köyü askerler bastı. Dindarlığıyla meşhur köyümüzün başına gelenlerden hoşnut görünen komutan, kısa bir tahkikattan sonra hiç kimseye bir şey demeden askerlerle birlikte köyden ayrıldı.

Gerginlik had safhadaydı. Yaşlıların ve kadınların dışında kimse evinden çıkamıyordu. Bağ bahçe işleri olduğu gibi kalmıştı. Her zamanki gibi kadınlar koşuşturuyordu. Herkes karşı tarafın intikam alacağını bekliyordu. Torunlarım hedef durumundaydı. Silahların patlamadığı günün akşamında rahat bir nefes alıyordu köylüler. Nihayet mevsimin sarı renge boyandığı bir sonbahar akşamı silah sesleri bir kez daha duyuldu. Torunlarımdan biri öldürülmüştü. Artık iş çığırından çıkmıştı. Taraf olmayanlar da taraf olmak zorunda kalmıştı. Alınları secdeden kalkmayan çocuklarım Komünist torunlarımın safına geçmişlerdi. Ortada sadece ben kalmıştım. Fitnenin sona ermesi için elimden geleni yapıyordum. Çevre köylerden gün görmüş insanları ve alimleri getirttiğim halde dinleyen olmadı. Bundan sonra başka acıların yaşanmasını istiyordum. Oysa kimsenin dinlediği yoktu. Silahlar patlamaya devam etti. Tam baş genç öldürüldü. Bu işi sona erdirecek devlet de yoktu. Birbirimizle boğuşmamız devletin işine geliyordu. Tavırlardan bunu rahatlıkla anlıyorduk.

Bu işin sonunun olmadığını gören karşı taraf çareyi göçmekte buldu. Ancak kan davasından vazgeçmedi. Köyün dışında ya da şehirde ailemizden birini gördüklerinde saldırıyorlardı. Bir iki kez köy kamyonuna saldırmış, öldürecek birilerini aramışlardı. Bir defasında da köyün bahçelerine kadar gelip İbrahim’e saldırmış, muvaffak olamamışlardı. Kimse köyden çıkamıyordu. Köyün dışı tehlikeliydi. Yarası kanayan karşı taraf intikam için çabalıyordu. Hayat bir iki yıl bu şekilde devam etti. Bahçeler bakımsız kalınca verim azaldı. Ciddi bir kıtlık sarmıştı köyü.

Bu şekilde yaşayamayacaklarını anlayan çocuklar taşınmamız gerektiğini ileri sürdüler. Karşı çıktım. Köyden ayrılmamalarını istedim. Beni dinlemediler. Evlerini kamyonlara yükleyip köyü terk ettiler. Eşimle tek başıma kalmıştım. İstanbul’a gitmişlerdi. İbrahim ile İsmail bir yıl sonra beni götürmek için geldiler. Kabul etmedim. Mürtetlere sahip çıktıkları için emanete ihanet ettiklerini, dinsizlerle ilişkilerini kesmelerini, aksi takdirde bir daha yüzlerini görmek istemediğimi söyledim. Çekip gittiler. Altı yıldır buralara uğrayan olmadı. Ne yaptıklarını, nerede olduklarını bilmiyorum. Koca köyde eşimle tek başıma yaşıyordum. İki yıl önce eşimi kaybettim. Yalnız başıma kaldım. Her gün mezarlığa gidip eşimle ve diğerleriyle dertleşiyorum. Ne gelenim var ne gidenim. İşte budur köyümüzün acı hikâyesi!”

Hepimizi duygulandırmıştı acı hikaye. Bir süreliğine sessizlik kapladı ortalığı. Yaşlı adam da susuyordu. Ardından sessizliği yarıp bizimle gelebileceğini, bundan memnun olacağımızı söyledik. Ancak buna yanaşmadı. Yolumuz uzun deyip kalktık. Elini öptük yaşlı adamın. Acı ve hasretle karışmış hayatın ağır yükü altında kırışan gözlerde kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarının son damlalarını dökerek bizi uğurladı.
Yaşlı adamla yolları kesişen yolcular bu hikâyeyi hiçbir zaman unutmadılar. Yanına uğrayıp birkaç gün birlikte kalmayı düşündükleri halde o taraflara yolları düşmedi. İki yıl sonra bir arkadaşıyla birlikte yaşlı adamın misafiri olmak isteyen Abdullah köye hareket etti. Beklendiği gibi köy yine ıssızdı. Arabadan inip yaşlı adamın evine yürüdüler. Rüzgârda gıcırdayan kapısının açık olduğunu fark ettiler. Onun evinde de sessizlik vardı. Avlusu ağaç yapraklarıyla dolmuştu. Çağırdıkları halde cevap veren olmadı. Kapıyı hafifçe iten Abdullah içeri bir göz attı. Az ötede ürkütücü bir manzarayla karşılaştı. Birinin secdeye kapandığını fark etti. Seslendiği halde cevap alamadı. Yanına yaklaştı. Gözü eline ilişince irkildi. Secdeye kapanan ellerin iskeleti görünüyordu. Eğilip iyice baktığında takkenin altında iyice belirginleşen kafatasını fark etti. Secdede ruhunu teslim eden yaşlı adamın uzun süredir bu halde olduğunu anlamıştı.

Beklemedikleri manzara her ikisini de şaşırtmıştı. Sessizce dışarı çıktılar. Köyde birilerini bulur umuduyla evlerin arasına daldılar. Canlı varlıklardan hiçbir iz yoktu. Köyün yakınındaki mezarlığa uğrayıp gözden geçirdikten sonra yaşlı adamın evine döndüler. Evde buldukları kazma ve küreği yanlarına alıp mezarlıkta uygun olarak gördükleri bir yeri kazdılar. Yaşlının kemiklerini bir bohçaya doldurup mezarlığa götürdüler. Namazını kıldılar. Bir iki saatlik birliktelikten doğan dostluğun zihin dünyasında derin izler bıraktığı Abdullah, yaşlı adamın kemiklerini üzene bezene mezara yerleştirip emanete sadakatini ortaya koymaya çalıştı.
İşleri bittiğinde kızıl renk gökyüzünü terk etmeye akşam karanlığı yavaş yavaş etrafı sarmaya başlamıştı. Yaşlı dostlarının mezarında son dualarını okuyup arabalarına döndüler. Uzun süre konuşmayan iki arkadaş ağır duyguların altında yorgun düşmüş ruh haliyle sessiz köyü terk ettiler.

Abdurrahman Yolcu - Hürseda Haber