Her zamankinden biraz daha erken uyanmıştı bu gece. Sürekli yaptığı gibi ilk işi saatine bakmak oldu. Sabah namazına iki saatten fazla kalmıştı.
—Tam da zamanı dedi. Abdestini alıp namaza durdu. Uzun uzun dua etti. Zikirlerini tamamladı. Lambayı yakıp Kur’an okudu. Bir ara eğilip saatine baktı. Ezan vakti epeyce yaklaşmıştı. On ikisine yeni basan torunu Muhammed Ali’yi uyandırdı. Caminin köşesine ulaştıklarında müezzinin davudi sesi ufuklarda yankılanmaya başlıyordu.
Yetmişine merdiven dayamıştı Hacı Abdullah. Hz. Hamza Camii, onun ayrılmaz parçasıydı. Henüz on sekizindeyken caminin inşaatına gönüllü katılmış, başında acımasız patronu olduğundan nefes alamayan bir işçi gibi aylarca çalışmıştı. Mecbur kalmadıkça alınteri ve emekle bina edilen camiden uzaklaşmamıştı. Rus işgalcilerine karşı mücahitlerin safında direnişe katılırken ana gibi sevdiği camiden uzak kalmıştı. İslam topraklarını işgalcilerden temizlemek amacıyla yıllarca cephede kalmıştı. Sol omuzuna isabet eden kurşun sol kolunun sakat kalmasına neden olmuştu. Aynı cepheyi paylaştığı birçok arkadaşı şehit düşmüştü. Onlarla birlikte şehit düşmediğinden hayıflanıyordu. Şehadete layık olacak kadar ihlâslı bir kul olmadığına yorumluyordu bunu.
İşgalcilerle mücadelede az bedel ödememişti. 18 yaşlarındaki oğlu ve otuzundaki kardeşi cephede yanı başında şehid düşmüştü. Kardeşinin çocuklarına babalık yapmış, onları büyütüp evlendirmişti.
Rusların ülkeden kovulmasından sonra Müslümanlar arasında çıkan çatışmaları üzüntüyle izlemiş, bunun bir yıkım olduğuna inanıp hiç birinin safında yer almamıştı. Ardından yeni bir yıkım dalgasına sebep olan Batılı güçlerin istila ve işgali başlamış. Çokça arzuladığı halde işgalcilere karşı silahlı mücadele imkânı bulamamıştı. Ancak, ne pahasına olursa olsun işgalcilerin ülkeden kovulmaları gerektiğini her ortamda dile getirmekten çekinmiyordu.
Ülkenin on yıldan fazla işgalcilerin elinde bulunması ve bunun Müslüman halkta yol açtığı sıkıntılar Hacı Abdullah’ı derinden üzüyordu. Ancak Allah Teâlâ’nın zalimlerin gücünü dağıtması ve onları Müslümanların topraklarından çıkarması için duadan başka silahı kalmamıştı.
İşgalcilerin elleriyle harabeye dönen ülkenin bayramları da solmaya başlamıştı. Halka yönelik baskı ve saldırılar sürerken yeni yeni acılar tattırılıyordu. İşgalcilerin ülkeyi terk etmesiyle sıkıntıların önemli ölçüde sona ereceğini düşünüyordu. Ancak, önceleri olduğu gibi Afgan halkının birbiriyle savaşacağı ihtimali korkutuyordu. Fitne ateşini yakmadan işgalcilerin ülkeyi terk etmeyeceği biliniyordu. Bütün bunları derinlemesine düşünen Hacı Abdullah’ın kafası epeyce karışıktı. Allah Teâlâ’ya tevekkül edip sıkıntıları ortadan kaldırması ve Müslümanların vahdete ulaşması için hayırlı kapılar açmasını istiyordu.
Kendisinden önce gelen dostlarına selam verip ön safta boş bulduğu yere oturdu. Orta saflarda yer tutmak isteyen Muhammed Ali arka tarafta kalmıştı.
Savaş ve yoksulluk cemaatin yüzünde derin ve anlamlı izler bıraksa da, buruk sevincin dalgaları arasında gülümseme çabasındaki çehreler önemli bir sergi sarayında sergilenen ilginç portreler gibi ilk müşterilerin dikkatlerini fazlaca celp edebiliyordu. Savaş ve yoksulluğun doğurduğu ürkekliği çocuk yüzlerde de okumak mümkündü. Bayram mutluluğunun sebep olduğu tebessüm bir noktadan sonra sönükleşiyordu.
Büyüklü küçüklü herkes akın etmişti camiye. Kısa sürede avlusuyla birlikte dolup taşmıştı cami. Bu görkemli manzara bayramlarda, nadir de olsa cumalarda göze çarpıyordu.
Namazdan sonra Müslümanların bayramlaşmasına gelmişti sıra. Büyük bir hasret ve muhabbetle kucaklaşıyorlardı. Hacı Abdullah, ön saftakilerle birlikte cami imanının bayramını kutlamak için harekete geçerken kalabalığı yaran Muhammed Ali, dedesine yanaşıp elini öptü. Torununu öpen Hacı Abdullah başını okşadı. Muhammed Ali’nin elini tutup ayrılmasına izin vermedi. Cami imamı Molla Mustafa’nın bayramını birlikte kutladılar. Hoca’nın yanındaki birkaç yaşlının bayramını kutlayıp, kendilerine doğru hareket eden cemaatle bayramlaşmak için saftaki yerlerini aldılar.
Büyük bir muhabbetle kucaklaşıyordu Müslümanlar. Gözlerinden sevgi ve şefkat boşalıyordu. En samimi duygularıyla birbirlerini tebrik ediyorlardı. Müslümanların arasındaki çekişme ve savaşlardan muzdarip olan Hacı Abdullah bu görkemli manzara karşısında gözyaşlarını tutamıyordu. Bayramlaşmak için elini uzatan Müslümanları büyük bir samimiyetle kucaklıyordu.
On on beş dakika geçtiği halde bayramlaşma devam ediyordu. Büyük küçük herkes birbirini tebrik ediyordu. Ara sıra gözyaşlarını silen Hacı Abdullah, arzusuyla tutuştuğu bu görkemli manzaranın sona ermesini asla istemiyordu.
Bu arada Müslümanların seslendirdiği teşrik tekbirleri büyük bir yankıya neden oluyordu. Kapının yakınlarında bekleyen gençler Müslümanlara bayram şekeri ikram etmek için yarışıyorlardı.
Teşrik tekbirleri ve bayramlaşma devam ederken kulakları sağır eden büyük bir gürültü duyuldu. O görkemli bayramlaşmanın, o muhteşem kardeşlik gösterisinin yaşandığı caminin içi birden bire kan gölüne dönmüştü. Hacı Abdullah, Muhammed Ali, cami imamı Molla Mustafa ve etrafta bulunan Mü’minlerden çoğunun bedenleri param parça olmuştu. Uzaklarda bulunanlardan çoğu yerlere serilmiş inliyordu. İhlâs, samimiyet ve kardeşliğin zirve yaptığı, her yaş ve renkten Mü’minlerin kucaklaştığı Kurban Bayramı Müslümanların kanıyla boyanmıştı.
Sonradan yapılan açıklamalara göre 19 yaşlarındaki Müslüman bir gencin üzerindeki bombayı camide patlatması sonucu birbirlerinin bayramını tebrikle meşgul Müslümanlardan 40’tan fazlası hayatını kaybetmiş, 100’den fazlası ise yaralanmıştı.

(Hürseda Haber)