Sonbaharın kışa yaklaşan sert ve soğuk gecelerine rağmen güneş öğle saatlerine doğru bir çocuk gülümsemesi kadar cezp ediciydi. Kışın ayak seslerinin yüksek sesle kulakları tırmaladığı bu günlerde, güneşin etkisi fazla sürmedi. Dağların tepelerinden esen soğuk rüzgâr, yansıyan sıcaklıkları önüne alıp uzaklara götürdü.

Hastalıktan bitkin düşen Ahmet, dört duvar arasında olduğundan; fazla sıkılmıştı. Güneşin pencereye başını uzatmasıyla, yatağından kalkıp bahçe duvarının dış tarafında oturdu ve sırtını duvara dayadı. Bir müddet sonra buz gibi esen soğuk rüzgarın yüzüne çarpmasıyla; bunaltıcı mezara benzettiği odasına dönmek zorunda kaldı. Yatağına uzanıp yorganı öfkeyle başına çekti. Birkaç dakika hareketsiz bekledi.

Ortamın sessizliği büyük bir gürültüyle bozuldu. Uçak sesleri, şiddetli bir deprem gibi mütevazı köyün kulübe gibi kerpiçten evlerini sarsmaya başladı. Yorganı üzerinden fırlatan Ahmet, önce bunu deprem zannetti. Bomba sesleri duyulunca şaşkınlığı daha da arttı. Odaya dalan anne, Ahmet’in, yatağında olduğunu görünce derin bir nefes aldı. Oğluyla göz göze geldi. Her ikisinin gözlerine şiddetli bir merak ve endişe yerleşmişti. Hiçbir şey demeyen anne, bahçe kapısına yöneldi. Yüreğinin diğer iki parçasını merak ediyordu. Annesinin yüzündeki merak ve endişenin şiddetinden etkilenen Ahmet, yerinden doğrulup annesinin ardından bahçe kapısına yöneldi.

Patlama sesleriyle birlikte uçak sesleri de kesildi. Köyün orta yerinden gökyüzüne doğru dev bir duman tabakası yükselmeye başladı. Ahmet’in geldiğini fark eden anne:

—İçeri gir! Hastasın, dışarı çıkmaman gerekir! dedi.

Köye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Annesinin tedirgince yürüyüşünü gören Ahmet, ardından yürümeye başladı.

Köydeki herkes dumana doğru koşuyordu. Kısa sürede dumanların camiden yükseldiği anlaşılmıştı. Caminin yığınlarına yaklaşan Ahmet’in ayaklarının bağı çözüldü ve olduğu yere yıkıldı.

Köyde okul binası yoktu. Yoksul köylüler, kıt imkânlarını seferber etmiş camilerini inşa etmişlerdi. Namaz vakitlerinin dışında cami köyün medresesiydi. İşgalci Ruslara karşı cihad edip ayaklarını kaybeden Molla Sadullah, köy çocuklarının eğitmekle meşguldü.

Bütün yoksunluklara rağmen beklentileri yoktu. Zaten işgalcilerin yedeğinde hareket eden hükümetin, halk diye bir derdi yoktu

Öğle namazından sonra yaşları 12’nin üzerindeki erkek çocukların ders saatiydi. 16 yaşlarındaki Ahmet’te dersin müdavimlerindendi. Geçirdiği hastalık birkaç günlüğüne evde kalmasına yol açmıştı. Oysa kendisinden küçük iki kardeşi medresedeydi. Enkaza odaklanan köylüler dumanların arasından kerpiç yığınlarını kaldırıp canlı arıyorlardı. Kadınların ağlama sesleri köyü yas merkezine dönüştürmüştü. Uzunca çabalardan sonra yanan cesetlere ulaştılar. Hiçbirinde canlılık emaresi kalmamıştı.

Rus işgaline karşı savaşan babası sakat kalmıştı. Yıllarca koltuk değneklerine mahkûm yaşamış, üç yıl önce de hayatını kaybetmişti. Ağabeyi Nurettin, 19 yaşında olup otuz kilometre uzaklıktaki şehirde bir inşaatta bekçilik yapıyordu. Araba denk gelirse ayda bir köye geliyordu.

Ateşin en can alıcı şuleleri evlerini tutuşturmuş; 12 ve 14 yaşlarındaki kardeşleri yerle bir edilen camide hayatını kaybetmişti. Saatler sonra bedenleri yanmış 19 kişinin cesedi, yığınların arasından çıkarıldı.

Mütevazı köy ilk defa böyle bir katliamla yüzleşiyordu. Savaşla hiçbir ilişkileri olmayan çocuklar hocalarıyla birlikte hedef seçilmişti.

Akraba ve köylülerin yardımıyla cenazeler toprağa verildi. İşgalcilerin vahşeti hastalığını unutturmuştu. Medrese arkadaşlarına yapılan zulüm, koca bir hançer gibi yüreğine saplanmıştı. İki kardeşini, arkadaşlarını ve üstadını yitirdiği için durmadan ağlıyordu.

Köylülerin zulme boyun eğmeleri ve kimsenin intikamdan bahsetmemesi zoruna gidiyordu. Katliamın ikinci günü evlerinde oturan amcasına yaklaşıp;

Biz bunu hak etmedik amca! Uçaklarıyla gelip bizi öldürdüler. Bunların şehirde askerleri çoktur. Bir gece şehre inip intikamımızı alabiliriz. En azından on dokuz kişiyi öldürmemiz gerekir. Kafasını öne eğen amcası;

—Bu çok zor bir iş! Bulundukları yere yaklaşanları öldürüyorlar. Böyle bir şey yapsak kadın çocuk demeden herkesi öldürürler.

Tahammülde epeyce zorlanıyordu! İntikamı kafasına koymuştu. Annesinin olmadığı bir sırada babasının keleşini çıkardı. Mermilerini kontrol etti. Her şey hazırdı. Bohçaya koyup yerine yerleştirdi. Birkaç gün sonra köylülere ait bir kamyonun şehre gideceğini duydu. Erkenden kalktı. Sakladığı yerden silahı çıkarttı. Kamyon yola çıkmak üzereyken yetişti.

Kamyonun şehre varmasıyla herkes gibi o da indi. Elinde çantası, şehirde dolaşmaya başladı. Yollarında derin çukurlar açılmış, fukaralığın bütün ağırlığıyla ruhuna çöktüğü şehir, dünyayı onlarca yıl geriden takip ediyor gibiydi. Burada yaşayan insanlar hep işgalleri, savaşları ve katliamları gördüklerinden yüzlerinde mazlumiyetin derin izleri vardı.

Şehrin üç caddesinden ikisini ikişer kez adımladı. Üçüncü caddede dayısının dükkânı bulunduğundan uzak durdu. Ancak ortalıkta düşmandan eser görünmüyordu. Şehre her indiğinde karşılaştığı işgalcilerden kimseler yoktu. Hasta bedeni ciddi şekilde yorulmuştu. Bir kenarda oturup biraz dinlendi. Ana caddeye dalıp merkeze doğru ağır adımlarla yürüdü. İntikamını alamamaktan korkuyordu. “Allah’ın bana yardım et! Zalimlerden intikam almak için geldim, elimi boş çevirme!” dedi.

Merkezde bulunan şehrin en büyük meydanına 30–40 metre kala işgalci askerleri taşıyan araç göründü. Biraz yavaşladı, ardından meydanın karşısında bulunan en büyük mağazanın önünde durdu. Araçtan atlayan birkaç asker mağazaya daldı. Bunu fırsat bilen Ahmet adımlarını sıklaştırdı. Mağazanın kapısına vardığında askerlerin alışverişle meşgul olduklarını gördü. Biraz ilerledi. Küçük bir sokağa dalıp bohçasını açtı. Silahını çıkarttı. Şarjörü takıp mermiyi ağzına sürdü. Üzerinde yorgunluktan ve de hastalıktan eser kalmamıştı. Tüy gibi hafif hissediyordu bedenini. Arkasında silahı, köşe başındaki evin kenarından başını uzatıp baktı. Ortalıkta bir şey görünmüyordu.

Hızlı adımlarla mağazanın kapısına yürüdü. Silahını doğrulttuğu gibi tetiğe bastı. Ellerinde çikolata ve kolalar ile kurşunlara maruz kalan askerler, silahlarına davranma imkanı bile bulamadılar. Sinema filmlerinde olduğu gibi yerlere serildiler. Bütün kurşunları tükenene kadar ateşe devam etti. Bir daha tetiğe bastı. Mermileri bitmişti. Olduğu yerde biraz bekledi. Bir iki metre geri çekildi. Birden kaçmaya karar verdi. 8–10 metre ilerledikten sonra silah sesleri duydu. Merak edip arkasına baktı. Arabanın önünde duran asker kendisine ateş ediyordu. Elini tetiğe götürdüğü sırada yere yuvarlandı.

Mağazadaki yedi askerden beşi olduğu yerde ölmüş, ikisi ağır yaralanmıştı. Mağaza sahibinde hafif sıyrıklar vardı. İntikamını alan Ahmet oracıkta ruhunu teslim etti.

(Hürseda Haber)