Bu köy, ailenin yüzlerce yıllık geçmişini içinde barındıran küçücük bir vatandı. Herkes her şeyini bu köyden almıştı. Aile kültürü burada şekillenmişti. Henüz sekiz yaşındayken ailesiyle çıktığı gurbetten tam on altı yıl sonra dönüş yaptığı köyünün ruhunu keşfetmek istiyordu. Anne ve babasından köy hakkında çok şeyler duymuştu. Ancak, on altı yıllık bir zaman köyden uzak kalışın ve Batı kültürünün kollarında yaşayışın verdiği duygularla köye baktığında büyük bir şaşkınlık yaşıyordu.

Batı insanı gibi köylülerin hızlı hayatı yoktu. Sakin ve rahat insanlardı. Bütün mevsim köydeki ekim işlerinde çalışır sadece yıllık yiyeceklerini temin ederlerdi. Köylünün elde ettiği gelir hiç kimsenin zenginleşmesine yol açmazdı. Almanya’ya gidenler köyün en zenginleriydi. Bu zenginlik diğerlerinin ilgisini çekse de fazla umursamazlardı. Neredeyse herkes hayatından memnundu.

Mutlu olan köy insanlarının gözlerinin derinliklerinde yuva yapmış irkilme ve korku alametlerini keşfetmişti. Ancak buna hiçbir anlam veremiyordu. Bunu etrafındakilere nasıl soracağını da bilmiyordu. Bir aylık tatilde köy hayatını doyasıya yaşamayı tasarlarken, Batının hızlı dünyasından uzak, imkânların kısıtlı olduğu köy hayatı hafif hafif sıkmaya başlamıştı. O hep hareket halinde olmaya, koşturmaya, internetle dünyaya açılmaya, hızlı trenle yolculuk yapmaya veya otobanda araba yarıştırmaya alışmışken, köy derin bir durgunluğu çağrıştırıyordu. Burada hayat ağır çekim halinde yürüyordu. Zor da olsa katlanmanın dışında bir yolunun olmadığını biliyordu.

Yusuf’un sıkıntılarını hisseden dedesi, onu yalnız bırakmamak için yoğun çaba harcıyordu. Dağ, tarla, bağ ve bahçelerde dolaştırıp iyi vakitler geçirtmeye çalışıyordu.

Yine bir sabah güneşin tepede yerini almasıyla kahvaltıya çağırılan Yusuf, evdekilerde gözle görülür derecede dikkat çeken tedirginlik hissetti. Ailenin mutluluğu uçup gitmişti. “Hayırdır dede! Bir şey mi oldu?” sorusuna karşılık “Hayır evladım! Önemli bir şey yok! Sen kahvaltına bak!” diyen dedenin bir şeyler sakladığını anlamıştı.

Henüz ilk çayını yudumlamışken evin dış üst üste şiddetlice çalmaya başladı. Soğukkanlılığını bozmayan dede, yerinden doğrulup kapıyı açtı. Kapının önünde elleri silahlarının tetiğinde bekleyen iki asker, “Derhal köyün meydanına gelin! Evde hiç kimse kalmasın!” deyip uzaklaştılar. Kapıyı kapatan dedenin yüzü sap sarı kesilmişti. Ağır bir şok yaşamış gibi sofranın başına döndü. Dedenin yüzüne anlamsızca bakan Yusuf, onun bir şeyler söyleyeceğini bekledi. “Çabuk kahvaltını yap! Asker köyü sarmış. Köy meydanında toplanmamızı istiyorlar” dedi. Yüzü renk atmış dedesini fazla sıkıştırmamak için kafasında gezinen soruları sormadan kahvaltısını bitirdi. Merak ettiklerinin cevabını köy meydanında alacağını düşünüp sessizce beklemeyi tercih etti.

Yediden yetmişe bütün köy halkı meydanda toplanmıştı. Halkın etrafında çok sayıda asker, elleri tetikte bekliyordu. Tablo Yusuf’u olduğundan fazla ürkütmüştü. Böyle bir şeyle daha önce karşılaşmamıştı. “Acaba Sırpların Bosnalılara yaptığı gibi katliam mı yapacaklar!” dedi kendi kendine. Oysa bu diyarlarda yaşamadığından kendisini buraya ait hissetmiyordu. Sadece misafirliğe gelmişti. Sade bir gezi ömrünün bir kurşuna kurban gitmesiyle mi sonuçlanacaktı.

Yusuf’un yüzündeki tedirginliği okuyan dede, yanına iyice yaklaşıp “Oğlum tedirgin olma! Bir şeyler söyleyip gidecekler!” dedi. Bu sözler Yusuf’un heyecanının dindirememişti. Almanya’yı düşündü. Diğer Batı ülkelerini düşündü. “Hiçbiri askerleriyle köylerine baskın yapıp halkına acı çektirmez. Oysa burada neden?” sorusuna verecek hiçbir cevabı yoktu.

Kısa sürede köylülerin toplanmasıyla cipinden inen komutan, kalabalığa yaklaştırılan askeri aracın üzerine çıktı. Birkaç saniyeliğine bir şey konuşmadan gözlerini kabalığın üzerinde gezdirdi. Halktan çıt çıkmıyordu. Herkes nefesini tutmuş, komutanın neler söyleyeceğini, daha doğrusu başlarına hangi belayı getireceğini bekliyordu.

Sert ve keskin ifadelerle konuşmasına başladı komutan: “Beni tanırsınız. Şakamın olmadığını da bilirsiniz. Daha önce bölücülerle ve gericilerle hiçbir irtibatınızın olmaması gerektiğini söylemiştim. İçinizden bazılarının bölücülerle, bazılarının da gericilerle irtibat kurduğunu duyuyorum. Adam gibi yaşamazsanız hepinizi falakaya yatıracağımı, kafanızı da kurşunlarla dolduracağımı söylemiştim. Ancak, beni dinlemediniz. Sözlerimle amel etmeye geldim. Hepinize ibret olsun diye bazılarına bugün burada büyük bir ders vereceğim” dedi.

Tehdit yüklü sözler, köylülerde şok etkisi yapmıştı. Herkes, köydeki ajanlardan hangisini hıyanet yaptığını merak ediyordu.

Hışımla parmağını kaldırıp konuşan komutan: “İsmini okuyacaklarım burada toplansınlar. Önce Osman Yağmur gelsin!” dedi. Yirmi beşindeki genç şaşkın bakışlar arasında, heyecanı dorukta, ayakları titrer halde komutanın üzerinde konuşma yaptığı arabanın önüne kadar ilerledi. Kenarda bekleyen askerlere bakan komutan kafasını sallayınca, ellerine coplarını alan askerler gencin üzerine yürüdüler. Osman’ın ağzını açıp bir kelime söylemesine bile izin verilmemişti. Coplar havada sallanırken hiç kimseden ses çıkmıyordu. Osman’ın yürümekte zorlanan yaşlı annesi copların ard arda indiği alana yaklaşıp “Yeter, oğlumu dövmeyin!” diye bağırıyordu. Sinemada düelloyu izler gibi işkenceyi seyreden komutan “Uzaklaştırın o kadını!” dedi. Askerler yaşlı kadının kollarını tutup uzaklaştırmaya çalıştılar. Kadın gitmemek için direnince “Onun da icabına bakın” emriyle coplarını yaşlı kadının bedenine indirmeye başladılar. Manzaraya dayanamayan köyün imamı öne çıkıp “Allah, peygamber aşkına yaşlı kadından ne istiyorsunuz?” dedi. Ağzında purosu işkenceyi izleyen komutan “Ulan yobaz! Sana ne oluyor? Çabuk geç yerine, yoksa canına okurum” deyince, imam geri çekilmek zorunda kaldı.

Osman’ın bedenine çarpan coplar köylülerin yüreklerini dağlıyordu. Bu acımasız tabloya dayanamayan Yusuf, yerinden fırlayıp komutanın karşısına dikildi. “Bu insanları neden dövüyorsunuz? Sizin buna hakkınız yok! Suçları varsa mahkemeye verin!” dedi.

Komutan daha önce görmediği yeni bir simayla karşılaşıyordu. Bu yörenin insanlarına benzemiyordu. Kibarca konuşuyordu. Türkçesi düzgündü. Köydekiler gibi Kürdçe karışık değildi. Yusuf’a dik dik bakan komutan “Sen de kimsin ulan?” deyince Yusuf sesini çıkarmadı. Yakınlarda bekleyen muhtar “Efendim Hacı Hasan Kaya’nın torunu olur. Almanya’dan gelmiş!” dedi.

Yusuf’u baştan aşağı inceleyen komutan “Oğlum burada kanun benim! Canım kimi isterse onu döverim. Almanya’nın kanunları burada geçmez! Yerine dön, yoksa onun yerine seni dövdürürüm” dedi.

Hamlesi boşa çıkmıştı Yusuf’un. Diretmeye kararlıydı. “Bunları yapmaya hakkınız yok. Hiçbir asker kendi halkına acı çektirmez. Suçu varsa mahkemeye verir” deyince, komutan “Çocuklar, şu Almancının icabına bakın” dedi. Askerler Yusuf’un üzerine yürüyüp nazik bedenine acımasız coplarını indirmeye başladılar. Kalabalığı yaran Hacı Hasan; “Komutanım, lütfen onun yerine beni dövün! O misafir!” dediği halde kimsenin aldırdığı yoktu. Askerlerin arasına dalıp Yusuf’u dövmelerini engellemeye çalıştı. Ancak, askerler vurmaya devam ediyordu. Hacı Hasan’ın askerlerle boğuşmasını bir müddet keyifle izleyen komutan, “Tamam çocuklar! Bugünlük yeter!” dedi.

Yediği coplarla yere yuvarlanan Yusuf’u ayağa kaldıran dede “Allah belanızı versin!” diye mırıldandı. Sesini Yusuf’tan başkası duymamıştı. “Bir daha seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokma! Burada kuralları ben koyarım. Mahkeme ve kanun benim!” dedi komutan! Yusuf sesini çıkarmadan dedesiyle birlikte kalabalığa karıştı. Komutan birkaç dakika daha tehdit nutukları attıktan sonra “Bir dahaki sefere görüşmek üzere” arabadan indi. Cipine binip askerlerle birlikte köyü terk etti.

İnsanların gözlerinde yuvalanan tedirginliğin anlamını yaşayarak kavramıştı. Burası Afrika’nın en vahşi yerlerinden daha vahşiydi. İşgalcilerden daha zalimdi askerler. Elinden ne gelebilirdi ki? Yüzlerce yıldır ailesinin yaşadığı köyü terk edip başka diyarlara taşınmaları mümkün değildi. Diğerleri katlanmak zorundaydı. Ancak o, alışkın değildi bunlara. Askerler kanun oldukça, zulmetmeye devam ettikçe, köylülerin onurlarını beş paralık ettikçe bir daha köye gelmemeye karar verdi.

O gün çok az konuştu. Onuru zedelenmişti. Akşam yemeğinden sonra “Dede! İzin verirsen yarın dönmek istiyorum!” dedi. Yaşadıklarını yakından hisseden dedesi, daha fazla sıkıntı çekmemesi için, gözlerinden boşalan yaşları eliyle silip “Sen bilirsin evladım!” dedi. Ertesi sabah dedesiyle birlikte köyden kalkan ilk arabayla şehre hareket etti. On altı yıl sonra ilk defa geldiği köyünde karşılaştığı acı hatırayla, bir daha dönmemek üzere geri Batıya!

(Hürseda Haber)