Annenin babanın çocuklara din eğitimi verebilmesi için önce kendisinin din bilgisine sahip bulunması lazım.
Burada "onlar da kendi ailelerinden bir şey almamışlarsa?" sorusu akla gelir. Hassas nokta, her şeyin ailede başladığı fakat orada bitmediği gerçeğidir. Ailesinden bir eğitim almış ama, sonra hiçbir şey eklememiş ise; kendi çocuklarına pek bir şey veremez. Eğitim vermek "bunu al ve bununla yetin" demek değildir. "Ben bu kadar öğretebildim, daha fazlasını şu ölçü dikkatiyle kendin öğreneceksin" bilincini kazandırmaktır, asıl eğitim.
Samimi ve ihlaslı bir Müslüman olmak, güzel ahlaka sahip bulunmak elbette ki çok değerlidir. Ama şartlar değişip sınavlar büyüdükçe bu iş zora girer ve donanımlı olmak zarureti doğar. İşte buna hazır değildik. Yanlışın da etkilisi (ifade planında) güzeli var; onlarla karşılaştığında ne yapacağını nasıl bileceksin? Yahut, bir sürü doğru cümle söylerken ciddi yanlışlar da yapıyor; onları nasıl fark edeceksin? Korunmuş ortamda bunun kendine göre alternatifleri vardı; ama her şeye açılınca, bambaşka bir ortam doğdu. Ve bu açılımlara biz hazırlıksız yakalandık. Bugün istesek de eskisi gibi devam edemeyiz. Farklı emekler gerekiyor.
Yalın bakış şöyledir: Herkesin aklı iradesi özgürlüğü olsun; ne öğrenirse öğrensin, neye inanırsa inansın, nasıl isterse öyle yaşasın. Peki hayat bu kadar basit mi? Bu kadar kolay mı? Çocuk aklına göre dahi o kadar basit ve kolay değil. Küçücük çocuk bile, "Allah korusun" sözünü duyunca soruyor, "Allah nedir?" diye. Dedesi büyükannesi ölünce soruyor, "ne oldu, nereye gitti?" diye. "Sen bunları hiç düşünme, 18 yaşından sonra cevabını arar, bulursun!" mu denilecek? Hayatla ilgisi olmayan bir soyutlamadır bu.
Din bilgisi ve eğitimi özel bir "sevgi ve sezgi" duygusu ister. O duygu uyandırılacak ve belli bir kontrol dengesi içinde canlı tutulacak. Ailenin rolü işte buradadır. Çocuğu kendi haline (yardımsız) bırakırsanız, o duygu sahipsiz bakımsız ve güdük kalır ve de bunun adına özgürlük falan değil, yoksunluk denir. "Fıtrî ihtiyaca ve istidâda" bir karşılık gerekir. Onu vermezseniz, veremezseniz, arkası gelmez. Verirseniz, bir hoş akıntı hep devam eder, etmek ister, bir umut hep var olur. Eskiden (çoğunlukla) işte bunu başarıyorduk. Bu başarı ilimden çok irfanla ilgiliydi. Fakat ilimle (düşünceyle) donatılması gerektiğini ihmale uğrattığımızı ve bu ihmalin, modernite dönemlerinde akla önem vermeyi "aklı yalnız bırakmak" şeklinde anlamak gibi bir tersinden bir aldanışa yol açtığını söyleyebiliriz. Özgürlük fıtratı bozmak değil, onu koruyup gelişmeye açmaktır. Yozlaşma özgürlüğü, özgürlüğün de yozlaşmasıdır. Bazı "saf-liberallerle" anlaşamadığımız nokta da burasıdır.
Önemli bir zarureti işaretleyelim: Bir babanın bir annenin kendi kişilik bütünlüğü ve dengesini, yeterli bir din anlayışı bütünlüğünü de kapsayacak biçimde kurmuş olmaları gerekir. Bizim annemiz babamız öyleydi. Aile olmak, anne-baba olmak değil; cinsellik tartışılıyor günümüzde! Evli barklı insanlar da bunu konuşuyor. Fıtrî denge ve duyarlılık ihtiyaçlarından ve zenginliklerinden o kadar uzaklaşmışız ki; insanlığımızı ve sevgiyi arka planda bırakıp, çoktan halledilmesi gereken cinselliği konuşmak noktasına geliyoruz. Cinselliğin insandaki beyinle ruhla olan ilgisi henüz keşfedilememiş, içgüdülerle meşguller.
Bir meseleler yumağının neresinden tutacağız peki? İşte burada medyanın önemli bir rolü var ve bu rol hiç bilinmiyor. Vukuat haberciliği çok önemli değil; haberler havada uçuşuyor zaten. Asıl mesele, meseleler yumağını çözmeye katkıda bulunacak yazı, düşünce, görüntü, tavır, estetik, üslup yorumlarıdır. Popülizmle, eyyamla, modayla, taklitle bu olmaz. Ve tabii kaba ve sert farklılıklarla da olmaz. Bilgece-dostça-dengeyle-âhenkle-akılla-zarafetle, en kestirmesi "itidal"le olur. İtidal'in bir salâbet şartı olduğunu bilmekle olur. Çeşitli medyatik dokunuşlarla ve değinmelerle yürümeye mecburuz. Bu iş medyanın esnek imkânları dışlanarak yapılamaz. Düşündürmenin yollarını arayacağız, başka çıkış yolu yok. Bu meseleler yumağı, "dindar olup olmamak" ifadesine irca edilemez. Daha geniş, daha derin değerlendirmelere muhtacız.
(ZAMAN)