Akçakale’ye düşen ölümcül bombalarla Ankara ile Şam arasındaki gerginliğin fiili askeri didişmeye dönüştüğü günlerde, Amerika, Başkan Barack Obama ile rakibi Mitt Romney’in ilk televizyon münazarasına kilitlenmişti.
Sırf iç konulara odaklanacak şekilde dizayn edilmiş münazara, Amerika’da artan tecridçi eğilimi de manidar şekilde yansıtıyordu. Washington, Birleşmiş Milletler ve NATO platformlarında Türkiye’ye güçlü siyasi destek vermedi değil. Bizzat Obama olmasa da, yönetimin ağır toplarından Ankara’ya sıcak destek ifadeleri de geldi. Ancak içe dönerek seçimlere kilitlenmiş Washington ve Amerikan kamuoyu için, Suriye hala öncelikler listesinde Türkiye’ninkine nazaran çok gerilerde.
Ankara’nın ne zaman başı sıkışsa, Washington’dan ‘Aman Türklerle dayanışma halinde olduğumuzu gösterelim’ sesleri çıkar. Nitekim New Atlanticisit bloguna yazan ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Ross Wilson, NATO’yu sesini yükseltmeye davet eden yorumunda, Amerikan dış politika camiasının Türkiye denince akıllarına ilk gelen kaygıyı temel gerekçe gösteriyordu: ‘Şu noktada beşinci maddenin işletilmesi için vakit oldukça erken olmakla birlikte, Türkiye’ye şimdi böyle bir siyasi destek vermek ittifakın dayanışması ve Türkiye’yi Batı’ya sımsıkı bağlı tutma adına önem arzedecektir’. Yorumda ‘Türkiye’yi Batı’ya sımsıkı bağlı tutma’ kısmı vurgu için italik harflerle yazılmıştı.
Ankara, Washington ve diğer NATO başkentlerinin bu tür kaygılarını iyi değerlendirdi ve Batılı dostlarından güçlü siyasi destek almayı başardı. Ancak bu, Türkiye’nin kara kaşı kara gözü için NATO’nun Suriye’de bir savaşa canattığı şeklinde yorumlanmamalı. ABD’nin liderliğindeki NATO bildirisini bir savaşa hazırlık hamlesinden ziyade, Türkiye’yle müttefikliğin teyidi ve Suriye’ye caydırıcılık girişimi olarak okumak gerekir. Ankara da söz konusu bildiriyi, Suriye’de yaptığı ve ilerde yapmayı düşünebileceği hamlelerin uluslararası meşruiyetini pekiştiren belgeler arşivine koydu.
Ankara, Suriye’de Batılı müttefiklerine emr-i vaki yapma niyetinde değil. Hele tam seçim arefesinde Obama’yı hiç istemediği bir ihtilafa çekerse, pek kıymetli dostluğunu zedeleyeceğinin farkında. Erdoğan hükümetinden aldıkları bu yönde teminatlar sayesinde olsa gerek, Türkiye’nin aksine, Washington’da bir savaş telaşı gözlenmiyor. Akçakale vakasından sonra Suriye’ye yapılan caydırıcı misillemeler ve tezkere kararı, Washington’da haklı ve dozunda bulunuyor. Görüştüğüm hemen her analist, ne Türkiye ne Suriye’nin topyekün savaş istediği kanaatinde. Eminim en az Ankara’nın Washington ve diğer Batı başkentlerinden aldığı kadar, Şam da Moskova, Pekin ve Tahran’dan yatıştırıcı telkinler alıyor.
Resmen teyid edilmiyor ama, Ankara’nın bir süredir ABD ve NATO’ya Suriye’nin kuzeyinde insani yardım amaçlı güvenli bölge oluşturulması yönünde baskı yaptığı bir gerçek. Amerikalılar ise, özellikle Suriye’nin güçlü hava savunma sistemini gerekçe göstererek, böyle bir riske girmek istemediklerini ihsas ediyor. BM Güvenlik Konseyi yolu Rusya ve Çin tarafından kapatıldığı için, ABD ya da NATO’nun hava desteği olmaksızın güvenli bölge oluşturulması ise teknik olarak mümkün değil. Suriye ile Türkiye arasında artan askeri gerginlik Ankara’nın argümanlarını biraz güçlendirse de, Washington’u eyleme geçirmeye yetmeyecektir. Amerika, Esed rejimi halka karşı kitle imha silahları kullanmadığı ve şimdikinden çok daha büyük soykırımvari hareketlere girişmediği sürece, bu meseleye askeri olarak el atma niyetinde değil. Obama seçim telaşını başarıyla atlatsa, hatta başa Romney gelse dahi, ABD’nin ihtiyatlı yaklaşımının fazla değişeceğini sanmıyorum. Zira Suriye’de Amerikan kanı ve parasının dökülmesi riskini göze alacak derecede hayati ulusal çıkar önceliği görmüyorlar.
Türkiye’nin durumu, Amerika’dan farklı tabiatıyla. Onlar Suriye’deki yangının çok uzağında, bize ise kıvılcımları düşüyor ve dumanıyla zehirleniyoruz. Onbinlerce mültecinin masrafları onlardan çıkmıyor. Lafa gelince mangalda kül bırakmıyorlar ama insanı yardım noktasında pamuk elleri ceplerine gitmiyor. Muhaliflere sahada fazla materyal katkıda bulunmuyorlar. Şu an itibarıyla işin ekonomik, siyasi ve stratejik külfetleri büyük oranda Türkiye’nin sırtında. Ama Esed rejimi er ya da geç yıkıldığına, tüm dost ve müttefiklerimizin sofrada baş köşeye oturmak isteyeceğinden de emin olabilirsiniz.
Suriye’de sahada ABD ve Batı tarafından büyük ölçüde yalnız bırakılan Türkiye’nin, günün heyecanına kapılmayıp kapsamlı bir durum değerlendirmesi yapması elzem görünüyor. Acaba işin başında Esed rejimine iç ve dış desteği (Rusya, Çin ve İran) fazla mı hafife aldık? ABD ve NATO’ya çok mu bel bağladık? Yardıma isteksizliklerini okuyamadık ve hala da okuyamıyor muyuz? Ortaya tek tabanca atılıp kendimizi iç ve dış düşmanlara fazla mı hedef hale getirdik? Suriye ve Irak gibi yabancı ülkelerdeki gelişmelere çok mu müdahil oluyoruz? Karşılığında terör ve mezhepçilik gibi iç istikrarımızı bozucu kartlar mı devreye sokuluyor? Öyleyse, değer mi? Bölgede Amerika’yı da antipatik hale getiren cinsten rejim değişikliği ve ulus inşası projelerine girmek zorunda mıyız? Militer yüzümüzü göstermemiz, o coğrafyadaki yumuşak karakterli stratejik açılımlarımıza uzun vadede zarar verebilir mi? İstemeye istemeye bir Sünni-Şii kamplaşmasına itiliyor olabilir miyiz?
Büyük güç olma yönündeki haklı arzularımız, bizi duygusallaştırmasın. Türkiye’nin geleceği için, bu tür sorulara alınganlık göstermeden ya da politize etmeden makul ve gerçekçi cevaplar aramalıyız. Ve sonuçta gerekirse tornistan etmeliyiz.
(Zaman)