Allah Rasulü’nün(sav) dünyaya teşrifleri ve yeryüzünü şereflendirmesi, bitmiş ve tükenmiş olan insanlığın yeniden dirilişidir. Bu kutlu gün, günlerin en güzeli, bayramların en kutlusudur.
O’na (sav) gönül bağlamış insanların asırlardır kutladığı bu sevinç ve neşe günü, yeryüzüne baharın gelişi gibi, kalp ve gönüllerde özlemin sürekli artarak yeniden canlanma günüdür.
Önceleri kalıplaşmış ve kemikleşmiş camii cemaatıyla, bir hoca efendinin yarım saatlık vaazından sonra varsa dağıtılan lokum ve gülsuyuyla kutlanan mevlüd, sanki adet yerini bulsun diye yapılıyordu. Ruh etkinliğinden, gönül çoskusundan, yürek çarpıntısından, özlem vuslatından çok uzak, donuk ve monoton bir kutlama idi.
Yüce Allah’a sonsuz hamd ve senalar olsun. Dalga dalga gönüllerde başlayan bu çoşku; toplumun her kesiminden ihtiyar-genç, kadın-erkek bir bütün olarak O’nun (sav) adına düzenlenen büyük programlarla anılmakta ve kutlanmaktadır.
Mevlüd kandili olarak bildiğimiz bu kutlu gecenin; yani yeniden dirilişin, yeniden canlanışın tek reçetesi olarak, dahada aktivleştirilmesi ve güncelleştirilmesi geçikmiş bir sorumluluktur.
Belki başka çevreler veya çehreler bu etkinliklerin, kutlamaların önem ve ehemmiyetlerini derk edemezler. Hatta bu yoğunlukta yapılan etkinlik ve kutlamaları bir şekilde eleştirebilirler, ki yer yer haddi aşan böylesi durumları üzülerek duyuyoruz.
Rasulü Ekrem’in(sav) doğumunu en etkin şekilde karşılamak, kutlamak O’na(sav) gönül verenlerin vazifesidir. Çünkü biz, kendimizi de Rabbimizi de O’dan tanıdık. Nimet ve güzelliklerin, minnet ve şükran duygusunu O’dan öğrendik. O’nun(sav) biz insanlara yaptığı yorum ve analizler sonucu, kainattaki bütün sır ve hikmetler, hakikat ve hulkiyyetler düzenli, tertebli, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü. O’nun(sav) nazarıyla eşya ve hadiseler, hakk’ı zikreden, hakikata dönüş yapan, mecrasında akıp giden birer zikrullah, fikrullah, emrullah oldular.
O’nun gelişiyle, günahsız ve sualsiz kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten kurtuldular. Yaşlı çehrelerdeki elem ve eziyet cizgileri, yerini tatlı bir tebessümle hoş bir umuda bıraktı. Yeterli güç ve kuvvetten yoksun, aşiretsiz ve dayanaksız biçare ve kölelerin, özgürlük meşalesi oldu. O’nun manevi elleri başımızı okşadığı günden beri, içimizdeki yokluk korkusu, ebedi diyarın itminanına dönerek, ruh ve bedenin uyumunu anladık. Böylece ruha ve kalbe gelen bütün evham, kuşku, endişe, kaygı, korku ve vesveselerin yerine, iman, islam, ihlas ve samimiyet aldı.
Peki, biz müslümanlar, insanlığa hidayetin yolunu ve reçetesini sunan Habib-i Ekrem Efendimizi kendi büyüklüğü ölçüsünde anlayabildik mi? Sevebildik mi? Gereğince tanıyıp, tanıtabildik mi? Hayır! Asla... O’na (sav) karşı sevgi, vefa, sadakat duygularımızı tatmin edecek kadar bir karşılık veremedik.
Bu anlamlı ve vefa yüklü görevi tekrar canlandıran, çosturan, dalga dalga halkın tümüne yayan, gönülleri habibullaha çeviren her çalışma ve gayret, ilahi rızaya yöneliktir. Bu çoşkuya riya demek, tefritle açıklamak hiç bir niyetin hayırlı açıklaması olamaz.
Ey canlar canı, can efendim... dost ve düşmanlar hoşnut olsunlar, yar olup yardım etsinler diye, senin konum ve itibarına asla dil uzatmadık. Dil uzatanları, te’vil yapanları, tahkir edenleri Rabbimize havale ediyoruz.
Ali Koçer / Hürseda Haber