Dünya Müslümanlarından milyonlarca Müslüman, İslâm’ın beş şartından biri olan Hac farizasını ifa ederek bir kısmı yurtlarına, yuvalarına döndüler; bir kısmı ise, Medine-i Münevvere’de sekiz gün kalıp, kırk vakit namaz kılarak önemli bir sünneti yerine getirdikten ve Hz. Peygamberimizi (asm) doyasıya ziyaret ettikten sonra, sevinçle ve ulvî hatıralarla dönecekler.

Yıllar boyu unutamayacakları birçok güzel hatıraların hafızalara nakş olmasının yanı sıra;—isteseler de, istemeseler de—zihinlerinin bir kenarında yer alan Mekke’deki görüntü kirliliğini de bir süre anacaklar, anlatacaklar.

Oradaki genişletme çalışmalarından hâsıl olan görüntüye diyecek bir şey yok. Ama, büyük büyük binaların inşa edilmiş olmasına ise, diyecek şey, çok.

Aynı ruh hâleti bende de husûle gelmişti gidip gördüğüm zaman. Mekke-i Mükerreme’ye gelmenin, Allah’ın beytini görmenin saadetini yaşamanın yanı sıra, şahit olduğum manzara karşısında üzülmüştüm. O da, Zemzem Tower kulesinin şehrin girişinden, hatta şehrin birçok yerinden görünüyor, dikkatleri üzerine çekiyor olmasıydı.

Kâinatın Hâlıkı, yarattığı dünyada bunca coğrafî güzelliklere sahip yerler, beldeler, bölgeler varken, beyt’ini, dağlar taşlar arasına inşa ettirmesi; onun tavaf edilmesini emretmesi bütün insanlığın dikkatini ihtişama, fizikî güzelliğe değil; beyt’inin özelliğine çekmek için değil miydi? 

Allah (cc), zatı için herhangi bir mekân söz konusu olmadığı halde, Kâbe için “Evim” buyurmak sûretiyle orayı şereflendirmiş, çevresini de “harem” bölge ilân etmiştir.

Peki, öyleyse, Allah’ın beytinin hemen yanı başındaki bu beşerî ihtişam, bu şaşaa neyin nesi?

Onlarca katlı binalar; binaların doruğuna Batı mimarîsiyle inşa edilmiş saat kulesi neyin nesi? Maksat, dikkatleri kuleye celbederek zihinleri meşgul etmek mi acaba?

Doğrusu, garip bir durum!

O gün, yaşadığım onca sevinç ve heyecanımın ardı sıra gördüğüm tabloya üzülmüştüm. İnşa ettiği revakların yüksekliğinin bile Beytullah’ı geçmesine gönlü razı olmayan bir ecdadın ahfadı olarak üzülmüştüm.

Bu gün de, hüccacın birçoğunun bu veya buna benzer buruk hisler taşıdıklarını düşünüyorum.

Bir defa, Mekke, şehir olarak Suudîlerin malı; bu, böyle.

Beytullah ise, bütün dünya Müslümanlarının Kâbe’si, kıblesi, kalplerinin kafesi; Müslüman’ın tahsisli bir bölgesi.

Bu da, böyle biline!

Çünkü, Beytullah’ın çevresini “harem” bölge ilân etmiş Rabbimiz.

Bu özellikler, bu güzellikler ticarî ihtiraslara vasıta yapılmamalı; Beytullah’ın imajı parayla, pulla satılmamalı.

Temenni ediyorum ve Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum ki, benim ve benim gibi düşünen milyonların bu endişelerini giderecek çalışmalar yapılır; Allah’ın Beytinin çevresindeki “ucube”ler yıkılır.

Böylece, Beytullah’ın çevresi sükûnete bürünür, zihinlerden çirkinlikler silinir…

(Yeni Asya)