Dünya tarihinde vuku bulan savaşları ve işgalleri gerçekleştirenlerin sebepleri hiç değişmedi. Sömürülmeye çalışılanlarsa hep güçsüz görülenlerden seçildi. Belki bu somut gerçeğe özellikle son 50 yıldır “mazlumun yanında var olabilecekleri zannedilenlerin de” belirgin bir şekilde eklenmesiydi.
Tunus’da başlayan halk ayaklanmasının Mısır ve Libya’ya sıçramasının ardından gözlerin bir an bile ayrılmadığı Ortadoğu coğrafyası bir kez daha leş kargalarının iştahını kabarttı. Bu bölgelerdeki diktatörlerin devrilmesinden sonra özgürlük beklentisi içerisinde olan halkları bekleyen daha büyük bir tehlike hayat bulmak için gözünü Libya’ya dikti. Bir süredir ABD’nin Kaddafi’ye yönelik tehditleri pis bir işgal kokusu yaysa da birçok uzman bunun zor bir ihtimal olduğunu söyledi. Ama bu kötü ihtimalin uzak olmadığı gelişinden belliydi.
19 Mart akşamı BM’nin aldığı müdahale kararı Libya içindi. Yamyamlık için bu kez tam tam seslerinin başında ise Fransa var. Hemen ardında da İngiltere… Olayları uzaktan kumanda ile yöneten İsrail’i ve kumandanın birinci sırasında yer alan ABD’yi söylemeye bile gerek yok.
Rusya müdahaleye karşı gibi gözükse de asıl derdi pastadan pay alamayacağı endişesi…
En kötüsü de İslam Konferansı Teşkilatı ve Arap Birliği’nin Libya konusunda da üzerine düşen görevi hiçbir şekilde yerine getirmemesiydi.
Türkiye’nin tutumunu ele aldığımızda ise her ne kadar söylemde Libya halkının yanında bir tablo görüntüsü verilse de gereği gibi masaya yumruğumuzu vuramadığımız kanısındayım. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi… Elbette o günün şartları farklıydı, ya bugün. İşte bugün var olan stratejimiz aynen devam ederse, belki de ilk kez dış politikadaki başarımızı gözden geçirmemiz gerektiğini düşüneceğim. Davutoğlu, “Libya’da akan tek damla kana tahammülümüz” yok dedi. Her zaman destek olduğum Davutoğlu bilmem farkında mı o kan çoktan aktı!
Yazıyı yazdığım dakikalarda Başbakanlık’ta Libya Zirvesi gerçekleştiriliyor. Ne sonuç çıkacağını bilmiyorum ama NATO’nun müdahalesine şartlı “evet”in de doğru olmadığını düşünüyorum. Sebep çok açık… Irak, Afganistan ve Somali gibi ülkelere ABD’in götürdüğü demokrasi ortada. Kan, acı ve gözyaşı…
Hal böyle olunca söylenen her şart kifayetsiz kalıyor. Çünkü karşındaki güç nasıl Irak’ı işgal etmek için gerekli zemini oluşturduysa Libya’da da bundan farklısı olmayacak.
Muhakkak ki bu Kaddafi gibi diktatörlerin gitmemesi anlamını taşımıyor. Ama bu gidiş işgalle değil halkın iradesi ile olmalı. Aksi, daha fazla felaketin habercisi olma özelliğini taşıyor.
Bu felaketleri getireceklerin başında da “yeni Bush” baş gösteriyor.
Kim mi o yeni Bush?
Sizce hangisi?
ABD Başkanı Obama
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy
İngiltere Başbakanı Cameron
Bana kalırsa birini diğerinden ayırmak çok zor. Her ne kadar Obama daha farklı görünse de Bush oğlu Bush’dan farkı sadece üslup… Yani Bush gaddarlığını gizleyemezken o karnından konuşuyor.
Sarkozy ve Cameron’a gelecek olursak onları Bush’dan tek ayıran biri İngiltere’nin diğeri Fransa’nın başındaki Bush olmalarıydı. Bushgiller bu isimlerle de sınırlı değil. Ortadoğu’daki bazı İslam ülkelerine kadar uzanan geniş bir yelpazeden söz etmek mümkün…
Aslında Bush’u bir bedene hapsetmekte saçmalık… Çünkü o var olan bir zihniyetin görünen kısmı!
Benim en çok canımı yakan ise doğumu beklenen “bebek Bush” olma endişesini taşıyor olmam.
Bunun kesin cevabını kısa sürede bulmayı ümit ediyorum. Beklenen cevap geldiğinde işte o zaman güçlü bir Türkiye olduğumuz fikrim “geçirdiği artçı sarsıntıyı” küçük sıyrıklarla atlatıp yoluna devam edecek. Ama yok öyle olmazsa yeni bir Irak hepimiz için büyük bir depremin habercisi olabilir.
(Habervaktim)