“ zuban-i rayi men Türki est
Lakin men Türki ne midonem”

Rabbini ile sohbet ederken bu şekilde başlamıştı söze, ancak daha sonra azmedip Türkçeyi de öğrenmişti.

Hayati boyunca hep İslam düşmanları ile mücadele etti. Kimlerle savaşmadı ki? İlk önce işbirlikçi komünistlerle savaştı. Bir yanda Mao’istler öte yanda Leninistler vardı. Her iki tarafta dışa bağımlı, Ülkelerini işgal etmeleri için Sovyet ve Çin ordularını davet ediyordular. Gerek üniversite de ve gerekse dışarıda bu sapkın insanlarla mücadele etti.

Nihayetinde 27 Aralık 1979'da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, zamanın Afganistan devlet başkanı olan Babrak Karmal ülkesini işgal etmesi için çağırdı. Bu çağırma, işi sadece senaryodan ibaret idi. Kukla Karmal sadece prosedürü yerine getirmiş oldu.

Burhaneddin Rabbani, Mısır; El Ezher üniversitesini bitirip Kabul üniversitende öğretim görevlisi olarak başlamadan önce Şehit Seyyid Kutup’un “Fi zilal-i Kur’an “ tefsirini Farsçaya tercüme etmişti.

Ülke işgal edilince arkadaşları ile birlikte üniversiteyi terk edip şehir dışına çıkıp örgütlenmeye başladılar. Cemaati İslami partisini kurdu. Silah ve mühimmattan yoksun olan mücahitler ilkel yollarla Sovyet ordusu ile savaşmaya başladılar. Hatta işe sapanlarla başladılar. Birkaç denemeden sonra bayılttıkları Sovyet ordusu askerlerinden aldıkları “kaleşinkof “ silahlarını ilk kez ellerine alıp dinlerini, vatanlarını ve milletlerini kurtarmak için mücadeleye başladılar. Cephelerde dahi ilim ve dini eğitime önem veriyordu.

Cihad yılları ve kamplarda geçen bir ömür

Pakistan’a geçip kamplarını kurdukları zaman biraz daha güçlü oldular. Dünyanın değişik yerlerinden gelen yardımlarla başta Çin, Mısır ve daha değişik yerlerden silah ve mühimmat satın alınca artık bütün mücahitleri silahlı ve eğitimli oldu. Artık eski usul sapan ve oraklarla işgal ordusuna saldırmıyor, nizami ordu taktığı ile savaşmaya başladılar.

Pek çok zaman suikast’a uğradı. Ama öldürmeyen Allah öldürmedi. Afgan cihadının bazı şöhretli komutanları onun grubunda idi. Özellikle ülkenin Kuzey vilayetleri ona bağlı idi. Tacik kökenli olduğundan Taciklerin yanı sıra Özbek ve Türkmenlerin çoğu onun partisinde görev yapıyordu.

Dış dünya ile ilişkilerini daima sıcak tuttu. Mısır, El Ezher Üniversitesinde okuduğu için Arap bölgesinde çok dostu olmakla birlikte tüm İslam dünyasında tanınan bilinen bir mücahit lider oldu. Türkiye’de başta rahmetli Necmettin Erbakan olmak üzere birçok İslami kuruluşlarla dostluğu devam ettirdi. Türkiyeli Müslümanlara özellikle ihtimam gösterirdi.

Cepheden Cumhurbaşkanlığına

1992 yılında Burhaneddın Rabbani “Ehli hal vel akd" meclisi tarafından ülkenin ilk resmi cumhurbaşkanı seçildi. Sovyetler Birliği apar topar ülkeyi terk edip geri dönerken Muceddidi’yi geçici olarak 6 aylığına cumhurbaşkanı olarak tayın etmişlerdi.

Rabbani. Muceddidi’den görevi devralırken kısmet oldu bizde orada gazeteci olarak bulunmuştuk. Kabil’in en eski ve tarihi camilerinden olan Padişah Mescidi'nde bir Cuma günü resmi törenle cumhurbaşkanlığını devraldı.

Namazdan önce değişik konuşmalar yapıldı. Yerli ve yabancı misafirler caminin ön safında yer aldı. Muceddidi görevi rabbaniye devretti. Tekbirler ve salâvatlar eşliğinde bayrak ve sancak devralındı.

Namaz vakti geldiğinde Rabbani hutbeye çıktı Afganistan’ın artık bir İslam devleti olduğunu ilan etti. Bu zaferin tüm mucahid grupların zaferi olduğunu açıkladı. Dağlarda cihad etmenin zorluğundan bahsetti. Ama şimdi işlerinin daha da zor olduğunu söyledi. Devlet olmak hem de İslam devleti olmak sorumluluk isteyen ve adaletten – haktan taviz vermeden kanunları uygulamanın gerektiğini ifade etti.

Herkes çok heyecanlı idi. Orada yeni bir devletin temelleri atılıyordu. Hem de İslam devletinin temelleri. Değişik gruplardaki mücahidler sevinçten tekbir üzerine tekbirler getiriyordular. Rabbani Kur’an-ı Kerimi öperek teslim aldı “ ve bundan sonra anayasamızın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim olacak “ dedi. Tekbirler salâvatlar.

Heyecandan ağlaşmalarla tekbirler birbirine karışıyordu. Yıllardır adam yerine konulmayan ve Allah’ın isminin anılmasının yasak olduğu inkârcı laik politikaların hâkim olduğu bir devletin mucahidlerin eline geçmiş olması gerçekten büyük bir devrimdi.

Biz orada tarihi Cumhurbaşkanlığı devir teslim töreninde bulunurken birden üzerimize füzeler atılmaya başlandı. Ama şukur ki heyettekilerden zarar gören kimse olmadı.

Daha sonra Cumhurbaşkanlığı sarayına geçildi. Hep birlikte yemek yenildi sonra makama geçildi. Bu esnada yine füzeler atılmaya başlandı. Gözü cumhurbaşkanlığı koltuğunda olan başka bir mücahid lideri bu füzeleri attırıyordu. O gün şehre 150 tane füze atıldı. Bazı füzeler hastane ve şehrin Cuma pazarına düşmüştü. Onlarca ölü ve yaralı vardı. Böyle bir günde böyle olayın olması bayağı düşündürücü ve üzücü olmuştu.

Sabah kahvaltı yaptık

Bu olaydan üç gün sonra Rabbani bizi sabah kahvaltısına davet etti. Ekibimizle birlikte saraya kahvaltıya gittik. Her zamanki gibi mütevazı, yüzü gülen nurlu bir kişi bizi karşıladı. Kucaklaştık. 3 defa Sağ, sol ve sağ yanakların kokuşturulması ile müsafaha edildi. Sonra sofraya geçtik. “Nan” eşliğinde çay içerek sohbet esnasında Rabbaniye sordum.

Üç gün önce başlayan hâlâ devam eden saldırılara niçin cevap vermiyorsunuz? Önceden uçağımız tankınız yoktu şimdi her türlü imkâna sahipsiniz neden karşılık vermiyorsunuz?

Rahmetli Burhaneddin Rabbani şöyle dedi:

“Bize her ne kadar saldırı yapsalar da onlar bizim kardeşlerimiz. Biz onlara silahla karşılık veremeyiz, vermeyeceğiz!”

Bu sohbetten dört gün sonra o muhalif grubun liderinden randevu alarak görüşmeye gittik. Hem de füzelerin atıldığı tepeye çıktık.

Aşağı da İslam devleti kurulurken bizimde arasında bulunduğumuz yere 150 civarında füze attınız. Sizinde kurmak istediğiniz ve uğrunda savaştığınız devlet kurulurken neden kardeşlerinize saldırı yaptınız? diye sorunca hiddetle “Onlar kâfirlerle ittifak yaptılar. Biz onların meşruiyetlerini tanımıyoruz” diye cevap verdi.

Oysa ayni kişi o “kâfir “ diye nitelemiş olduğu eski komünist idareden kalma komutanlara teklif göndermiş, mektup yazmıştı. Yazdığı mektuplarla birlikte onlara değişik hediyeler göndermişti. O mektup ve hediyelerin fotoğraflarını çekerek bazılarını Türkiye’de ilk kez biz yayınlamıştık.

“Ya benimlesin ya da düşmanımsın”

Koltuk hırsı, inanç ve akidenin önüne geçmişti. Aradaki husumet bitmediği için ortaya ne oldukları o günlerde pek bilinemeyen "Taliban" adlı bir grup çıktı. Rabbani kan dökülmeden yönetimi bu kişilere teslim etti.

Savaştan yorgun düşmüş, daha Sovyet işgalinin yorgunluğunu üzerinden atamamış olan Afgan halkını tekrar bir iç savaşın eşiğine sokmadan Taliban’a yönetimi devretti.

Taliban yönetimi ilk önceleri bir şeyler yapmaya çalıştı. En azından Haşhaş ekimini neredeyse sıfıra indirmişti. Ama ülke yönetmek hele Afganistan gibi bir yeri yönetmek hiç de kolay değildi. Tüm dünya casuslarının cirit atiği bir yerde devlet yönetmek, büyük bir beceri gerektiriyordu. Hele dünyayı pek tanımadıkları anlaşılan Taliban'ın Afganistan'ı uzun süre yönetmesi beklenemezdi.

Kan akıtılmadan koltuğu devretti

Taliban yönetimi ile muhalif mücahid gruplar savaşmaya başlayınca yine Rabbani devreye girdi. Arabulucu olmaya çalıştı. “Akan kan dursun, ülkede barış olsun” diyordu. Birçok görüşmede başarılı da oldu.

2001 yılında ABD, Afganistan’ı işgal etti. Taliban rejimi devrildi. On binlerce Müslüman Afganlı öldürüldü. Cihad zamanında Avrupa veya Amerika’ya kaçan kaçaklar bu kez birer kurtarıcı olarak ülkeye dönüp yönetimde görev aldı. Esas mücadele edenler, ülkeyi bağımsızlığa kavuşturan Mücahidler yine saf dişi edildi. Diğer mücahid grupları gibi Rabbani de ABD işgalini tanımadılar ama onlara karşı savaşmayı da göze alamadılar. Aslında savaşacak ne adamları ne de lojistik destek alacak bir yerleri artık yoktu.

Önceden Pakistan koşulsuz olarak Afganlı mücahidlere destek veriyordu. Rahmetli Ziya Ul Hak öldürülünce Afganistan’a olan destek şartlara bağlanmıştı. Eskisi gibi destek olunmuyordu. Zaten Taliban’ı Afganistan’a getiren dış ülkelerin son halkası Pakistan’dı.

ABD ülkeyi işgal etti ama buraya hâkim olamadı. Hemen yanına NATO’yu aldı. Bölgeyi tanımayan NATO ülkeleri hata üzerine hata yaparak hep masum sivilleri katlettiler. Karzai başkanlığındaki Afgan hükümeti kendi halkından çok batının çıkarlarını düşündüğü için halkın gittikçe nefretini kazandılar. Halk artık normal işlerini yapamaz olmuş, sokaklara bile çıkamaz duruma gelmişti. Halk tarlasına bile gidemez duruma gelinde herkes isyan etti. Rabbani bir büyük olarak yine devreye girip arabulucu olmaya çalışıyordu.

Aciz ve kukla olan Afgan hükümeti, Rabbani’nin yapacağı görüşmelere destek oluyordu. Taliban’da Rabbani’ye destek vererek barış görüşmelerine başladılar. Her iki taraf da Rabbani’yi hakem olarak kabul etmiştiler.

Hep özlediği makama ulaştı

Rabbani bir konferans için İran’dan 18 Eylül’de ülkesine döndü. Evinde misafir olarak 3 gündür bekleyen bir kişi vardı.

“Taliban’dan özel haber getirdim. Ancak Rabbani ile bu bilgiyi paylaşırım” diyerek onun dönmesini bekliyordu. 20 Eylül Salı günü gelince Rabbani konuğunu daha fazla bekletmemek için onunla görüşmek istemiş. Zaten bu kişi daha önce de barış görüşmelerinde bulunmuştu. Müsafaha yapılırken bu kişi sarığında saklamış olduğu bomba düzeneğini etkili hale getirip hem kendini hem de Rabbani ve yanındaki 3 kişiyi şehit etti.

“ İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un”

Saldırıyı ne Taliban ne Hakkani grubu ne de başka bir henüz üstlenmedi. Herkesin aklına gelen bazı gruplar var ama ortada şimdilik hiçbir delil yok. Ama en önemlisi bu intihar bombacısı olan kişi bomba ile bu eve kadar nasıl gelebildi?

Rabbani’nin Kabul’deki evi Vezir Ekber Han semtinde idi. “Yeşil alan” denilen bu bölge çok iyi korunan diplomatik bir bölge. Buraya gelirken yolda bir yığın güvenlik aramasından geçiliyor. ABD’li ve Afgan güçleri bölgede sözde kuş uçurtmuyorlar(!) Ama adamlar, başlarındaki sarıklarda bombalarla dolaşabiliyorlar. Nasıl oldu da bu aramalarda bomba bulunamadı? Acaba bomba bu kişiye evde misafir kaldığı zaman mı verildi?

Rabbani hep kâfirlerle ve ateistlerle savaştı. Müslümanları hep kardeş olarak gördü. Onlardan ona bir zarar gelebileceğini hiç düşünmemişti. Ayrıca hep Allah’ın rızasını düşünerek hareket etti. Beklide hiç aklından “bu insanlar bir gün olur beni de öldürmeye çalışırlar" diye düşünmedi. Düşünseydi onlarla evinde değil resmi dairelerde görüşürdü.

Rabbani’nin şahadeti ile Afganistan büyük bir âlimini, mücahid liderini ve barışsever bir kişiyi daha yitirmiş oldu. Burada cahilliğin hâkim olmasını isteyenler ile ülkenin devamlı işgal altında veya terör gruplarının tehdidi altında olmasını isteyenler kazandı. Rabbani cenneti onlarsa kazandı onlarsa cehennemi...

Ne gariptir ki Rabbani, Cumhurbaşkanlığını devraldığı Padişah Camiinde, 19 yıl sonra cenaze namazı kılınarak, 71 yaşında ebedeli aleme yolcu edildi.

Mezarı Vezir Ekber Han bölgesini gören yüksek bir tepesinde defnedildi. Afganistan ve bölgede ölen önemli kişileri onurlandırmak için yüksek tepelere defnediliyor.

Mekânı cennet olsun.

(Time Türk)