Üzgünüm..
Ve mutsuzum..
Hiçbir şey; biraz sonraya, yarına, geleceğe dair hiçbir umut, plan neşelendiremiyor gamlı gönlümü.
Ruhumdaki bütün çiçekler soldu.
Kıpırtısı söndü kalbimin..
Fena halde kızgınım kendime.
Bunun içinde hırsla dinliyorum bedenimdeki zaafları.
Hissediyorum,
Ve garip bir zevkle dinliyorum açlığımı..
Tüm gün nefis terbiyesindeki ben, masada bekleyen yiyeceklerden kaçırıyorum bakışlarımı..
Onlara bakmak bile “”içimi” acıtıyorken, uzatamıyorum hiç birine elimi..
Elim uzanamıyor, içim almıyor..
Utanıyorum…
Öylesine utanıyorum ki utancım yaş olup gözlerime hücum ediyor..
Çaresizliğin utancı bu, mahcubiyetimin hem de..
Canım fena yanıyor..
Her yanım acıyor..
Acıyorum, acınıyorum..
Gelin görün ki, açlıktan ölünüyor da acıdan ölünmüyor işte.
Ölünmüyor..
Öfke doluyum..
Kendime, etrafıma, Müslümanlara, yaşadığım dünyaya..
Hiçbir şey olmuyormuşçasına hayata devam eden, yiyip içen, gülüp söyleyen, eğlenen neşelenen tüm insanlara..
İnsan…
Ey nisyan olan insan!.
Az önce, çok değil bir saniye önce solgun bakışlarla hayata son bir kez bakıp gözlerini kapatan Somalili bebeği unutabildin mi?.
Bakışların sitemi ok gibi saplanmaz mı yüreğine..
Elindeki tüm nimetlere rağmen “edinilemeyenlere” ah ederken sen, sema’ya yükselen ahları duymazdan gelebilir misin?
Ben bir insanım..
Sen de öyle..
Yavrusunu hayata bağlayabilecek bir lokmacık yiyecek için yollara düşen ve her bir saate bir çocuğunun, kapanan o solgun bakışlarını seyreden annenin aczini yok sayabilir miyiz?
Ölümü yok sayabilir misin?
Ki, ey insan sen “ala külli hal öleceksin”..
(8SUTUN)