Nisan ayı... Bambaşkadır Nisan ayı... Kimini güldürür, kimini ağlatır...

Yine bir Nisanı geride bıraktık. Nisan, Hak yolunda giden, hidayet nuruyla aydınlanan, Kur’an ve sünneti hayatlarının olmazsa olmazı yapan Peygamber Sevdalılarını güldürdü. Bu ay müminler uhuvvet bağlarını güçlendirdi, birbirine daha sık gider oldu. Dertlilerin dertleriyle ilgilenildi, muhtaçlara daha çok yardım edildi. Hayvanlar bile bu şefkatten payını aldı, Diyarbakır’da azad edilen güvercinler buna şahit. Yer ve gökler sevince gark oldu...

İstasyon Meydanı’na gelenler coşkuyla mevlidi kutlayadursunlar, içi kan ağlayan biri vardı. O coşkulu ortamda kimseden onun derdini anlaması beklenemezdi zaten. Ne zaman ki konuşma yapmak için mikrofonu eline alan Zat “Sağıma bakıyorum, kalabalığın sonunu göremiyorum. Soluma bakıyorum, karşıma bakıyorum, sonunu göremiyorum.” dediğinde sanki kalbine bir hançer saplandı o biçarenin. Hüznü kat kat arttı. Nitekim geçen yıl 400 bin kişi olmasına rağmen aynı Zat,”Bura bize dar gelecek, başka meydanlar bulacağız kendimize.” demişti. Ve şu an 1 milyona yakın sevdalı vardı ve seneye meydana sığıp sığmayacakları belli değildi.

Ağlıyordu İstasyon Meydanı... Rasulullah aleyhissalatu wesselamın mescidindeki hurma kütüğü gibi ağlıyordu. Gelenleri düşünüyordu İstasyon Meydanı... Yüzlerce km. öteden gelen, yolun zahmeti ve onca yorgunluğa rağmen beş-altı saat ayakta durup programı seyreden, bu nedenle de ayakları parçalananları, Zatu’r-rika ashabına benzetiyordu.

Ailesi başka düşünceden olduğu için oraya gizlice gelenler vardı, Mus’ab bin Umeyr misali. Nitekim bu mübarek gençler eve döndüklerinde, aileleri eve almıyor ve onlar da Müslüman kardeşlerinin evinde sabahlıyordu.

Sanki Muaz bin Cebel’di İstasyon Meydanı... Hani Efendimiz Aleyhissalatu wesselam Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali olarak atadığında şehir dışına kadar uğurlamış ve ona: “Ey Muaz! Belki bu günden sonra beni göremeyeceksin.” buyurmuştu. Ayrılığın nefesini ensesinde hissediyordu İstasyon Meydanı.

Enes’i düşünüyordu. Hani annesi onu Rasulullah Aleyhissalatu Wesselama hibe etmişti. “Ya Rasulullah! Size bir ikramım olsun istedim. Bu çocuktan başka size hediye edecek bir şeyim de yok. Kabul ederseniz bu sizin hizmetinizi görsün.” demişti ya. İstasyon Meydanı buraya kucağında çocukla gelen anneleri, o güzide sahabe hanıma benzetiyordu.

Kimileri bebek beklemesine ve bebeklerinin hayatını riske atma ihtimaline rağmen, ayaklarını, yüreklerindeki sevdaya muhalif hareket ettirememiş ve o hallerinde gelmişlerdi meydana yüzlerce km. öteden.
İstasyon Meydanı tüm bunları düşünüyor, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu.

Üzülme ey İstasyon Meydanı! Ne olursa olsun sen bizim gönlümüzde özel bir yere sahip olacaksın. Seninle tarih yazılmaya başlandı. Seninle bir sevda ilk kez bu kadar gür haykırıldı... Sende ümitvar oldu mazlumlar... Sende hayat bulmaya başladı mustazaflar... Senin kucaklamanla birbirine sarıldı ümmet ve senin vus’atinle Din-i Mubin buldu vahdet.

Ey İstasyon Meydanı! Seni teselli edecek sözler, kitaplara sığmaz. Tarih yazılmaya başlandı, diyorlar ya. Bundan sonra hep senden bahsedilecek.

Evet, seni ciltler dolusu sözlerle teselli etmek mümkün. Peki, söyler misin? 23 Nisan’larda tir tir titreyen ve öğretmenlerinin ısıtmaya çalıştığı çocuklar... Hatta basın mensuplarının da gönüllerinin rikkate gelip, kabanlarıyla sarıp sarmaladığı çocuklar... Ve sıfır derece soğukta programlarını zorla tamamlar tamamlamaz, kendi bayramları ilan edilen bir günde ağlayarak kabanlarını giymeye koşan çocuklar...

Söyler misin ey İstasyon Meydanı! Ya onları nasıl teselli edeyim?

Allah’a emanet olunuz.

(Doğruhaber Gazetesi)