Hamd, zahidleri seven ve onlara türlü nimetler bahşeden Rabb-i Zülcelâl`e Salat ve selam da zahidlerin önderi ve sevgilisi Efendimiz`e, Onun pak al ve ashabına olsun.

Hepimizin malumu olduğu üzere Tesettür Seferberliği çalışmaları son haftalarda büyük ölçüde ivme kazandı. Basın açıklamalarını seminerler… Seminerleri imza kampanyaları takip etti. Bu çalışmaların inşâallah daha da artacağından eminiz. Rabbim bu kutlu hizmette emeği geçen tüm kardeşlerimizden razı olsun.

Ne var ki katıldığımız seminerlerde, kardeşlerle bir araya geldiğimizde veya aile ziyaretlerinde mevzu dönüp dolaşıp okul-tahsil-diploma üçgenine giriyor. Malum üçgenin iç açıları 180 derece. Sanki konuya giren herkes 180 derece dönmek zorundaymış gibi, okul konusu açılınca zulüm konusu kapanıyor, tatlı(!) hayaller başlıyor. Hicaptan ve cilbabdan taviz ardı ardına geliyor. Küçümsemek için söylediğim sanılmasın ama henüz ilkokul mezunu bile olmayan bacılarımız diploma ile kariyer yapma hayalleri kuruyor. “Okursak daha iyi olur, sözümüz daha etkili olur.” vs. tarzında konuşmalar… Vallahi yüreğim acıyor, içim yanıyor.

Okumaya karşı değiliz. Evet, biz de okuyalım. Ama bunu her zaman ve mekânda gündem yapmayalım. Bu mu bizim davamız, bu mu amacımız? TeSSeP’in sloganı “kamusal alana girene kadar değil, sömürü bitene kadar” değil mi? Tesettür Seferberliğinin ardı sıra yürüyeceğimiz yerde gündemi neden kendi tarafımıza çekmeye çalışıyoruz? (Kastettiğim camia değil, şahıslardır.) Geçmişte ödenen bedellerle kurulan bu ulvi binaya böyle mi sahip çıkacağız? Her gün ama her gün çarşafı yüzünden babasından, ağabeyinden dayak yiyen bacımın davası bu muydu? Bunun için mi çabaladı? İtalya’da bacılarımın peçesi sokakta vahşice yırtılırken, Almanya’da tesettürlü bacıma saldırılırken –yüzde doksan dokuzu Müslüman olan güzel ülkemi saymıyorum bile- bizim gündemimiz bu mu olmalı?

Okuma hakkımızı elimizden aldıklarında nasıl üzülmediysek ve Allah için her şeyi elimizin tersiyle ittiysek, şimdi de vakarımızı korumamız gerektiği düşüncesindeyim. Bakınız Üstad Hasan el-Benna ne diyor:

-Gerçek zühd; toprakla altın aynı değerde oluncaya kadar dünyaya malik olman ve elde ettiğin malları tereddüt etmeden Allah yolunda sarf etmendir.

Yani neye sahip olursak olalım bunu Allah’a yaklaştıracak bir araç yapmamızdır önemli olan. Kendimizi bir yoklayalım. Acaba biz bu okul meselesini nasıl görüyoruz? Amaç mı, araç mı? Temsilde hata yoktur-çok kıymet verdiğiniz bir âlimin iftar sofrasına davet ediliyoruz ve bineceğimiz arabayı düşünüyoruz: “Bineceğim aracın kliması da vardır, rengi şu renktir. O arabaya binersem herkes bana saygı duyar…” diye. Gündem yapılan mesele ise bundan daha abestir.

Bizim bu konudaki tavrımız İmam-ı Azam Hz.lerinin tavrı gibi olmalıdır. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.lerinin ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de uğraşan zengin bir Zat olduğu malumdur. Bir gün ders verdiği sırada mescidin kapısı açılır ve bir adam:

-Ey İmam! Gemin batmış, der. İmam kısa bir düşünmeden sonra “elhamdulillah” der. Az sonra aynı adam gelerek:

-Ey İmam! Yanlış duymuşum. Batan gemi senin değilmiş, der. İmam yine “elhamdulillah” der. Bu iki hamde şaşıran adama İmam açıklama yapar:

-Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı zerre kadar bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah’a hamd ettim. İkinci haberi getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Bu defa da kalbimde dünya malına kavuşmaktan dolayı en ufak bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bahşettiği için Rabbim’e hamd ettim.

Subhanallah! Rabbim bizlere de böyle bir zühd nasip etsin. Malum, Şehr-i Ramazan’dır. Bayramdan sonra daha da çok etkinlikler düzenleneceğini umuyoruz. O halde şimdiden çalışmalarımızı buna yoğunlaştıralım ve elimizden ne geliyorsa ortaya koyalım ufak ufak. Bu arada manevi huzurla da dolmuş oluruz inşâallah ve bayramdan sonra “Yâ Allah” deyip daha büyük etkinlikler için kolları sıvayalım.

Rahman’a emanet olunuz.

(Doğruhaber Gazetesi)