Eğitim yılının ne başında ne de sonundayız. Zaman olarak çok da bu yazının vakti olmayabilir ama ‘nedir bu gayr-ı İslami eğitim sisteminden çektiğimiz’ siteminin bir paylaşanı olarak, gündemimizden düşmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Okullardaki ahlaki çöküşü hızlandıran kirlilikten, eğitimcilerin kendi ideolojileri ortasında talebeyi çevirip durdukları çemberden, başörtüsü yasağı, karma eğitim vs. şikâyetlerimiz artık umumun malumudur.
Biz, dindar ailelerin bu uygulamaların menfi tesirlerini en aza indirme yönünde çocuklarına temel İslami eğitimi verdiğini, dâhil olacağı ortamdan bulaşacak virüslere karşı anti virüs programıyla donattığını farz edelim. Hatta ve hatta gittiği okulda dini vecibelerini yerine getirebildiğini, kısmen de olsa İslami eğitim alabildiğini tahayyül edelim -ki bunun yapılabildiği özel okullar az da olsa mevcuttur. Ancak, yapılan gözlemler ve paylaşılan tecrübeler ortaya koyuyor ki bu bile, tavsiye edilebilir daha doğrusu yeterli görülebilir derecede ‘ Müslüman şahsiyet yetiştirme’ gaye-i alisini karşılamamaktadır.
Dindar bir nesil yetiştirmeyi hedefliyoruz diye bir anda ortaya çıkan başbakana bu konuda sırt dayamak , ‘daha ne olsun’ sözleriyle takdir ve güven duyguları ifade etmek kimine göre yeterli gelebilir ama açıkçası teslimiyetin kişiye getirdiği rahatlık ve sırtındaki yükü indirmişlik hissini kurtuluş sanma yanılgısını da ele verir.
Eğitimde zorunlu süreyi artırma, 4+4+4 ya da 8+4 formülleri üzerinde çalışma, tablet bilgisayarlarla kaliteli bir görünüm arz etme çabası, içeriği örtbas etmeye yeter mi? Semere kendini ele verecektir zaten.
Bu işle ilgilenenlerin tamamının iyi niyetinden şüphe etme gibi bir durum içerisinde değiliz tabii ki. Mutlaka sorunları kısmen de olsa çözebilme azminde olanların çabaları da var fakat 10 yıllık AK Parti iktidarı gelişim ve değişim adına eğitimde o kadar çok yöntem denedi ki, artık ne öğrenci ne veli ne de öğretmen nasıl bir çark içinde döndüğünü anlayabiliyor. Ha bire yenilenen usul üzere eğitim görmemiş olan öğretmenler de uygulamada çektikleri sıkıntıları bizatihi kendileri ifade ediyorlar. Veliler de çocuklarının istikbalini kurtarma kaygısıyla ne söylenirse uygulama ve bu sebeple de madden-manen sıkıntı yaşama gibi bir döngü içerisinde kalmış durumdadırlar.
Çünkü yüzeysel ve biraz da siyasetin gereği olarak göze görünür ama tesiri tartışılır çözümler, bir süre sonra kendisine ait olmayan temel üzerinde daha fazla ayakta duramayıp çökmeye başlıyor. Sonra gelsin yeni bakan ve yeni tasarrufları…
Oysa problemi hakkıyla kavrayıp neresinden başlanması gerektiğini belirlemek öncelikli hedef olmalı. Sonrasında köklü ve radikal çözümler üretip uygulayabilmek de işin ikinci ayrılmaz parçasıdır. Tabii bu hem yüksek bir basiret, hem tecrübe, hem zekâ ve hem cesaret gerektiriyor.
Yoksa öğretmen kadrosunun kalitesinden ders müfredatına asli meseleleri çözmeden, değil on iki on altı yıl zorunlu eğitime tabi de tutulsa gençliğin ayarını yüksek tutamazsınız.
Diyeceksiniz ki, Milli Güvenlik dersi kaldırıldı, katsayı engeli sıfıra indirildi. Bunların tabii ki takdir edilmesi gerekir ama tedavisi on yıldır ertelenmiş bir yaranın sarılması da üstün bir başarı sayılmasa gerek.
Hasıl- kelam, hal-i hazırdaki resmi eğitimin, bırakın dindar aileleri, böyle bir endişe taşımayan sıradan ebeveynler için bile cazip bir tarafı kalmamıştır. Mutlak surette dershanelerle, dil kurslarıyla ek olarak sanatsal eğilimleri aktive edecek kurslarla çocuklarının gelişimini sağlamak isteyen anne-babaların seyircisi ve çoğunlukla da şerikiyiz.
Kısacası, kendi kendine yetemeyen bir sistemin bahse konu ‘gaye-i âli’yi ilke edinmiş olanlara kâfi gelmesi düşünülemez.
Bu meyanda, dini ilimlerle beraber fenni ilimlerin verildiği eski köklü medreselerin temellerini atmak, Müslümanların gündeminin ön sıralarında olmalıdır. Va-esefa hal-i hazırda resmiyette kabul edilmemesi, bu yönde çalışma şevkini kırıyor görünmektedir. Çünkü verilecek fenni ilimlerin (meslek edinme-nafaka temin etme) anlamında bir karşılığı yoktur. Buna rağmen, bu nitelikte medreseler açıldıkça halk tarafından kabul görecek ve talep arttıkça yaygınlaşacaktır. İnanılmaz bir hızla değişen ve olmaz sanılanların ardı sıra vuku bulduğu günümüz dünyasında, hükümetin, şimdi görmekten imtina edip, Musa Anter-Kemal Burkay’ları rol model olarak sunduğu Kürt halkının Müslüman kimliğini çaresizce kabul ettiği gün, medreselerin önünün açılacağını düşünmek ilk etapta safdillik gibi görülse de, imkânsız değildir. Tabi bu İslami Hareketin dirayetiyle gerçekleşecek bir olgudur.
Mevcut durumda ise ihtiyacı karşılayacak olan, okul + medrese formülüdür. Bu da ancak, resmi okullarda eğitim görenlerin, ders saatlerini ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, onların istifade etmelerini kolaylaştıracak medreseler açmakla mümkündür.
Bu yöntem değişiklikleriyle; genel modelden zaman zaman özgün modellere kaymak beraberinde zarar değil kar getirir.
‘Kimse resmi okullara devam etmesin, medreseler ne güne duruyor’ tavsiyesinde bulunmayı realite ne yazık ki mümkün kılmıyor. Ancak, mezkûr zü-l cenâheyn medreseler faaliyete geçirilir, dışarıdan diploma elde ettirecek kaliteye ulaşırsa, yoğunluktan talebi karşılamayacaktır bile.
Büyük şehirlerimizden birinde, bu yönde çaba gösteren bir medresenin sınavla öğrenci aldığına, okul ortalaması 85’in altında olanların kabul edilmediğine ve buna rağmen kapısında kuyruk oluştuğuna şahit oldum -ki bu da elde iyi bir veridir.
Mustafa Kemal yaptığı diğer devrimlere ek olarak tevhid-i tedrisat kanunuyla ‘dindar neslin’ köküne kibrit suyu dökmek gayesiyle yola çıktığında, mecliste sarf ettiği ‘ilhamı biz gökten indiği zannedilen kitaptan almadık’ sözüyle her şeyi özetlemişti.
Oysaki bugün, gökten indiğine iman ettiği kitaptan ilham alan bilinçli Müslümanlara, işte bu ilhamın çizdiği bariz bir yol haritası var.
İslami toplumu inşa edecek davetçiler ve aileler, bu ideal eğitim sisteminin hem el ele mimarı, hem de koruyucu çatısı olursa, projelerin gerçekleşmesi uzak değildir.
Uzakların en yakın olması duasıyla…
(Hürseda Haber)