Müslümanların fitneyle imtihanı tarihi tekerrürün en seri ve sık yaşandığı kısımlarındandır ne yazık ki. Nereden çıktığını anlayamadığımız Şii-Sünni meselesi, yeniden anlamsız ve asırlardır bir sona varamayan çirkin maskesiyle ortalarda dolaştırılır oldu.

İslam âleminin uyanışı ve dört bir yanda henüz tümüyle amacına ulaşmamış dahi olsa kıyama kalkışını, Türkiye’yi rol model gösterip; yeni yönetimleri bu eksene kaydırmaya çalışma planıyla zapt-u rabt altına alma kurnazlığı, elbette yeterli değildi. Yeni bir Ortadoğu ve ipleri elde yeni hükümetlerin kuruluşu, zayıflatılmış Müslüman grupların desteğe muhtaç zavallılıklarıyla sağlanabilirdi ancak ve belli ki bunun yolu her denendiğinde sonuç veren mezhep kavgalarından geçiyor yine.

Eski CIA Ortadoğu bölge şefi Robert Baer’in ‘biz Amerikalılar niye ölelim ki, Sünni-Şii kavgasını tetikleyelim ve bırakalım onlar birbirlerini öldürsünler’ şeklindeki Irak’ı işgali esnasında sarf ettiği sözler ne kadar da yalın ve yalansız öyle değil mi?

Olası kavganın siyasi ve dini neticelerinden nemalanma derdiyle yaraları kaşıma kurnazlığı zaten Batının şen’indendir. Fakat geçmişte yaşattığı acılara baka baka aynı tuzağa düşen bazı Müslüman aydın, yazar-çizer takımının durumu ve pozisyonları, şaşkınlık uyandırıcıdır.

Türkiye’de kimi sessiz kalırken, kimi aman ihtilafları körüklemeyin diye kardeşlik çağrıları yaparken; kimi de yine kardeşlik ve birlik görünümlü yazılarına serpiştirilmiş mezhepsel fitne tohumlarının nerede yeşereceğinin hesabını yapmaktadır.

İslam kardeşliği idealine karşılık ‘Şia realitesini’ işi bozan, arzuları gölgeleyen bir bozukluk olarak çok bilgece bir iş yapıyormuşçasına ortaya koymak; normal zamanda yine farklı değerlendirilebilir ama bu sıkıntılı durumda bozgunculuğun farklı versiyonudur.

Tabii bu ağızlar sadece kendi adlarına mı yoksa örneğin beraber çalıştıkları bir topluluğun hedefleri doğrultusunda mı değerlendirmelerde bulunuyorlar, bunları iyi görmek lazım.

Öncelikle malum zatın itikadî ihtilafları, körüklercesine bir dille sıralamasının akabinde, ‘hiçbir zaman gayr-ı müslim dünyayla mücadele eden bir politika yürütmemiştir, tamamen Sünni topluluklarla mücadele üzerinden çalışmıştır’ yorumunu gözden kaçırmamak gerekiyor.

Aynı yorumu, TRT’de yayınlanan bir programda din ve terör meselelerini değerlendirirken elden bırakmamış ancak bu defa muhatabını farklılaştırmıştı. El- Kaide’den bahsederken eleştirilerinin ardından bu grubun dünyada İslam düşmanlarına yönelik hiçbir eylem içerisinde bulunmadığı, Müslüman ülkelerde Müslümanlara yönelik saldırılarla faaliyetlerini sürdürdüğünü zikretmeye başladı. Doğal olarak bu durum da beraberinde İslam düşmanları tarafından kurulmuş ve onlar tarafından yönlendiriliyor olduklarının açık seçik delili oluyordu.

Bu hiç de yabancı bir koku değil bizler için. Yıllardır kendisinden farklı usullerle çalışan İslami hareketleri, ilk zamanlar pornoculukla başlayıp ilerledikçe Ergenekonculukla çeşitlendirdikleri iftiralarla gözden düşürmeye çalışmayı; hedeflerinin en büyüklerinin arasına yerleştirenleri, Müslümanlar iyi tanımalıdır.

Şii-Sünni, sahih İslam akaidi falan değil bunların derdi. Amerika, İsrail ve diğer İslam karşıtlarının başını ağrıtmış kim varsa onu karalama, İslam dairesi dışında gösterme, içerden uğraşarak diskalifiye etme uğraşıdır bu.

Onlar için aslında bir sevda edindikleri(!) İslam kardeşliğinin tesisi idealinin önünde kocaman bir kaya gibi duran engelleyici gerçekliğin muhtevasını da yine Müslümanlar oluşturmaktadır hep.

Aman eksik olmasın; beğenmedikleri Müslümanlar.

Yine eksik olacak, ekleyelim; kendilerine verilecek desteğe karşılık medya ve bürokratik güçlerini aleyhlerinde kullanmaları emrini aldıkları Müslümanlar…

Bir dönem ‘şu öğrenciler olmasa ben bu okulları nasıl idare ederim bir görün’ diyen idarecinin mantığının aynısını müşahede ediyoruz. “Şu benden farklı düşünen ve çalışan Müslümanlar olmasa ben bu vahdeti nasıl sağlarım bir görün” diyorlar neredeyse.

“Yok, canım o kadar da değil” diyenler de var. Doğrudur, o kadar da değil. Birincinin samimiyetiyle beraber mantık yürütmede sıkıntılı olduğu kabul edilebilir. Fakat ikinci cümlenin sahipleri akıl yürütmede değil, samimiyet tahlilinde sıkıntılı sonuçlar veriyorlar.

Konuşmayalım dedikçe konuşturuyor bunlar. Ne hikmetse bir Allah, bir peygamber, bir kitap, ortak ahiret inancı gibi asli noktalardan birbirine mıhlanmış Müslümanların farklılık ve olumsuzlarını zikretmekten bir türlü geri duramayanlar,  Ehl-i kitap’la  ‘hoşgörü ve sevgi’ temelinde ittifak edebilecekleri noktaların çokluğunu saya saya bitiremiyorlar. Belli şartlarda ikincisine de kimsenin itirazı yok ama aynı beceri Kur’an temelli gerçek kardeşliğin tesisinde gösterilmezse; siz bunun adını ne koyarsınız?

“Bu eski konuyu da nereden açtın?” diyebilirsiniz, şöyle ki; yazı içerisinde ifadelerine değindiğimiz yazarla aynı fikriyat ve neşriyattan diğer bir yazar, ‘Mezhepçilik Belası’ başlıklı yazısı içerisinde öyle bir karşılaştırma yapmış ki akıllara ziyan. Karşılıklı hataları anlatmaya çalışırken,  İran’ın Suriye rejimine verdiği desteği tamamen ‘mezhepçilik’ ile açıklamış. Karşı taraftan da bir mezhepçilik örneği vermek isterken de Suud baş müftüsü şeyh Abdulaziz b. Abdullah’ın ‘Arap yarımadasındaki kiliseler yıkılmalı’ sözünü ve bundan gelecek zararları hatırlatmış.

Mezhepler hususunda kabuk tutmuş yaraları kaşıyanlar, hele hele bunu batının ağzına bal çalma kaygısıyla yapanlar tarihin silinmez sahnelerinde ‘kana susamışlar’ ve ‘nifak çıkarıcılar’ rollerinin unutulmaz oyuncuları olarak kalacaklardır.

(Hürseda Haber)