Yaklaşık bir ay arayla (21 Mart-18 Nisan) Diyarbakır’da Türkiye’nin belkide dünyanın en büyük iki açık hava toplantısı ard arda yapıldı. İlki Newroz kutlaması ikincisi ise Kutlu Doğum programıydı. Newroz programını BDP, Kutlu Doğum programını ise Mustazaf-Der çevresi icra etmişti. Her iki programa da yüz binlerce insan katılmış ve adeta bir insan seli oluşmuştu. Birçok sosyal bilimci birbirinden farklı temalar içeren bu etkinliklere Diyarbakırlıların neden böylesine ilgi gösterdiklerini araştırmak isteyeceklerdir eminim.

Diyarbakır için acılar ve çelişkiler şehri tanımlaması yapılır sıklıkla. Acıların en incitenlerine şahitlik etmiştir bu şehir. Kimilerine göre ise bu programlarla çelişkilerin en büyüklerinden birine(!) daha sahne oluyor Diyarbakır. Her iki programı, organizatörleri ve içerikleri açısından değerlendirdiğimizde ciddi bir tenakuz görüntüsü ortaya çıkıyor sanki. Aynı şehrin insanları farklı çevrelerin farklı programlarına neden katılırlar? Nasıl olurda hem Newroz’a hem de Kutlu Doğuma okyanus misali insanlar akın eder? İnsanların aradıkları nedir ve hangi ihtiyaç onları bu alanlara itivermektedir? Bu soruların cevapları bölgenin yapısını ve sosyolojik durumunu yeterince tahlil edememiş olanların kolayca anlayabilecekleri bir husus değildir.

Bölge insanının dini ve kavmi kimlikleri arasında bir çelişkinin olmasından çok olması gerektiğini düşünen ve bunun için çabalayanlar olmuştur sürekli. Çelişki olsun ki çatışma olsun. Çatışma olsun ki bulanık suda avlanabilsin birileri. 

Zannedildiğinin aksine ortada bir çelişki bulunmamaktadır. Ama çelişkinin olması istenmektedir. Hatta bölgede yıllardır süren gerilim biraz da yaratılan bu suni çelişki üzerinden yürütüldü. Sürekli olarak Kürtlerin dinleriyle etnik kimlikleri arasında çelişki varmış gibi davranıldı ve hatta bu bağlamda ciddi bir dini ve ideolojik literatür dahi oluşturuldu.

Ortada bir çelişkinin olmadığını anlamak için karşıt kamplara bölünmüş Kürt coğrafyasının serencamını bilmek gerekir. Kürt insanı uzun yıllardır inancı ve etnik kimliği arasına sıkıştırılmış bir ruh haliyle yaşamaktadır. Halk, Müslümansa Kürtlüğünden, Kürtlük bilinci taşıyorsa Müslümanlığından hali olmak gibi bir garabete mecbur bırakılmıştır. Bu durum ciddi gettolaşmaların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Her çevre bir etkinlik üzerinden kendisini ifade etmekte ve aynı etkinlik üzerinden “odak” olma gayretini sarf etmektedir.

Kutlu Doğum programını alanda BDP’li bir arkadaşla birlikte izlememiz ve aynı arkadaşın dini bir duyarlılıkla programa iştirak etmesi aslında ortada Newroz’a ve Kutlu Doğuma giden farklı iki çevrenin olmadığını gösteriyor. Newroz kutlamalarının müdavimleri ile Kutlu Doğum Mevlüdünün katılımcıları genel itibariyle aynı halktı. Her iki toplantının katılımcıları da kahir ekseriyetle aynı şehrin insanlarıdır. Çünkü halk dini değerlerinden de milli taleplerinden de vazgeçmek istemiyor ve bunlar arasında bir çelişki de hissetmiyor.

Ama her çevre alanlara akın eden insanlar üzerinden kendi tezlerinin ve hareketlerinin meşruiyetini sağlamaya çalışıyorlar. Bu noktada haklı olarak şu soru sorulabilmelidir. Diyarbakır’da mitingler ve açık hava toplantıları hangi amaca binaen yapılır ve hangi işlevi görür?

Bu soruya örgütlü çevreler açısından bir cevap vermek gerekirse verilebilecek en net yanıt, “güçtür”. Güç, belkide tek haklılık ölçütüne dönüştüğü bölgede tüm siyasal aktörlerin elde etmek istediği şey olmuştur. Gücün fiziki olarak tecessüm etmesi ise kalabalıklar üzerinden gerçekleştirilebilir. Alanlara ne kadar insan yığarsanız o kadar denklem içerisindesinizdir ve bulunduğunuz bölgede o kadar söz hakkına sahipsinizdir. Çünkü meşruluğun yolu bu topraklarda keyfiyetten değil kemiyetten geçer.

Her iki programın doğuracağı sonuçlar bölgenin geleceği açısından önem arz ediyor.  Böylece alanlara kalabalıkları toplayan çevreler bölge üzerinde hesapları olan tüm güçlerin hesaba katması gereken aktörlere dönüşmüşlerdir.

Yukarıdaki soruya katılımcı halk açısından bakarsak, halk hem dini hem de milli taleplerini ısrarla istemeye devam etmekte ve biri için diğerinden fedakârlık yapmayacağını ortaya koymak adına o alanları doldurmaktadır. En azından halkın bilincinde dini kimlik ile etnik kimlik arasında bir bocalamanın yaşanmadığını kesinlikle ifade edebiliriz. Ama aynı şeyi örgütlü kesimler için ifade etmemiz biraz zor görünmektedir.

Bu mitinglerde halkın, başta devlet olmak üzere tüm örgütlü güçlere verdiği mesaj ortadadır. Bu halk hem Müslüman’dır hem de Kürt’tür. Sosyal yaşamda hem dininin gereklerini yerine getirmek istiyor hem de kendi dilini ve kültürünü yaşamak istiyor. Bu ikisi arasında asla birini diğerinin aleyhine tercih etmeyecektir. Halk yıllardır Kürt solcuları ile Kürt İslamcılarının yanılgıya düştükleri noktayı kendilerine hatırlatmıştır. Zira Kürt solcuları ile Kürt İslamcıları dengeyi hakikat noktasında bozuvermişlerdi.  Halk her iki programa katılımıyla tüm çevrelere mesajını vermiş,  Kürt meselesinin çözüm formülünü sunmuş ve nasıl bir gelecek düşlediğini herkese göstermiştir. Umarız ki tüm muhataplar bu manzaradan alınması gereken dersi alırlar.

Şimdi merakla beklediğimiz husus şu: her iki kesim alanlara topladıkları insanların sayılarıyla övünmeye mi çalışacaklar yoksa bu kalabalıkların omuzlarına yükledikleri sorumluluğun gereğini mi yerine getirecekler? Tekasür mantığı mı kendilerine galebe çalacak yoksa bu teveccühün getirdiği derin bir muhasebe mi? Kalabalıkların verdiği mesaja mı uygun davranacaklar yoksa yine kendi eksik tezleri üzerinde ısrar mı edecekler? Bekleyip göreceğiz…

TİME TÜRK