İsrail, Gazze’deki halkımıza karşı açlığı bir silah olarak kullanma kararını, Başkan Trump yönetiminin sağladığı Amerikan desteği olmadan alamazdı. Önceki ABD yönetimi, yani Biden başkanlığındaki yönetim döneminde, açlığı bir savaş silahı olarak kullanmanın önüne geçmek amacıyla bazı müdahaleler olmuş, karşılığında İsrail’e teşvikler ve ayrıcalıklar sunulmuştu. Bugün ise, Arap liderlerle en iyi ilişkilere sahip olan bir Amerikan başkanıyla karşı karşıyayız; buna rağmen kendisi Gazze’deki trajediyi sona erdirmek için onlardan gelen hiçbir talebe kesinlikle cevap vermemiştir. Bu da onu bu suça doğrudan ortak yapmaktadır.

Bugün, Gazze Şeridi’nde yaşayan insanlar açlık silahı, ayrım gözetmeyen bombalamalar ve sivillerin hayatta kalma şansını sıfıra indiren “yak ve yık” politikasıyla yürütülen bir soykırım sürecinin ortasında yaşam mücadelesi verirken, Arap ülkeleri ve bölgesel tutum bu eşi benzeri görülmemiş insani felaketi durdurmak konusunda hâlâ çaresiz mi kalacak? Dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olarak tanımlanan Gazze, saatler geçtikçe en büyük toplu mezara dönüşüyor. ABD’ye baskı yaparak İsrail işgalini dizginlemesini ve bu vahşi suça son vermesini sağlamak için hâlâ bir seçenek yok mu?

Bölgesel güçlerin Filistinli taraflara yönelttiği eleştiriler –ki bu taraflar bölgesel tutumun zayıf halkalarından birini oluşturmakta ve İsrail tarafından açıkça istismar edilmektedir– ne olursa olsun, bu durum bölgedeki ülkeleri, özellikle merkezi olanları, bu meseleyle ilgilenme konusundaki ihmalkârlıktan ve dosyayı tamamen Washington’un tekeline bırakmadaki sorumluluktan kurtarmaz. Bu tutum da doğrudan İsrail’in çıkarına hizmet eder. İsrail artık güvenlik hedeflerinin ötesine geçen bir politika izlemeye başlamış, bölgeyi istikrarsızlaştırmayı ve onu iç kaosa ya da dış savaşlara sürüklemeyi amaçlayan uluslararası projelerin çerçevesine girmiştir. Bu da şu yollarla gerçekleştirilmektedir:

Dini ve etnik azınlıklar meselesinin istismarı, “milislerle” ya da “terörizmle” mücadele bahanesiyle devletin yıkılması.

Tüm bunlar, İsrail’in Arap Levant bölgesine karşı yürüttüğü stratejinin bir parçasıdır. Bu gerçekler ışığında, devlet aygıtlarında görev yapanlar ya da dürüst ve bağımsız entelektüel seçkinler tarafından birlikte yanıtlanması gereken birçok temel soru gündeme gelmektedir: İsrail’in askeri tehdidiyle somutlaşan bu meydan okumalarla yüzleşmek için ne tür gerçekçi planlar mümkündür? Zira bu tehditlerin hedefleri, yalnızca Gazze’deki soykırım suçları ya da Batı Şeria ve Kudüs’teki zorla yerinden etmeler yoluyla Filistin davasını tasfiye etmeye çalışmakla kalmamakta, aynı zamanda bölge ülkelerini, güvenliklerini, istikrarlarını ve kalkınma projelerini tehdit eden siyasi boyunduruğa alma girişimleri şeklinde tezahür etmektedir.

Bu çabalar, Arap dünyasında toplumsal güvenliğin temel taşı olan ulus devletin meşruiyetini zayıflatmak için azınlıkların şikayetlerini istismar eden ve maksimalist ve ulaşılamaz hedefleri benimseyen devlet dışı silahlı aktörleri kullanarak bir tür siyasi boyun eğdirme biçimine dönüşmektedir. B una ek olarak, yabancı gündemlere ve kaotik müdahalelere hizmet etmek amacıyla kamuoyunu kontrol altına almak ve iktidar elitleri ile halklarının çıkarları arasına nifak sokmak isteyen dış kaynaklı ağların oluşturduğu tehdit de bulunmaktadır.

Bu karmaşık denklem, dar ulusal politikalarla ele alınamaz. Aksine, bölgesel güvenlik sistemi düzeyine ulaşan koordineli bölgesel çabalar gerektirir. Bu sistemin ön cephesinde ise, İsrail saldırganlığına karşı koyabilecek bir unsur olarak Filistin meselesi yer almalıdır. Bu da, Filistin’in siyasi yapılarında yaşanan dengesizliklerin ve çarpıklıkların giderilerek, Filistinli elitlerin ulusal karar alma süreçlerinden kasıtlı olarak dışlanmasının tersine çevrilmesi ile mümkündür.

Her şeyden önce, İsrail’in belirlediği zamanlama ve senaryo doğrultusunda bir savaşa sürüklenmenin tehlikesine karşı dikkatli olunmalıdır; zira bu, İsrail’e hak etmediği bir zafer kazandırabilir. Yine de gidişatı tersine çevirme ve İsrail’in –özellikle Washington’daki ideolojik Batılı çevreler tarafından teşvik edilen– bölgede güç kullanımıyla şekillenen savaş arzusunu kendisine karşı bir yıpratma savaşına dönüştürme ihtimali hâlâ vardır.

Bu, şu yollarla mümkündür:

Azınlık kartını, tarihi uzlaşılar yoluyla, gerekli toplumsal mutabakatı sağlayarak ve tüm vatandaşlar için hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık temellerini güçlendirerek İsrail’in elinden almak. İsrail, bu azınlıkların koruyucusu rolünü siyasi ya da sosyal temellere dayanmaksızın, korkutma, güvenlik ve istihbarat oyunlarıyla üstlenmeye çalışmaktadır.

Devlet dışı aktörlerin rol ve işlevlerinin yeniden tanımlandığı yeni bir siyasi mimari inşa ederek, bu aktörlerin ulus-devlete hizmet etmesini ve bölgesel çıkar sistemine entegre edilmesini sağlamak. Böylece bu aktörler, İsrail’i uzun vadede yıpratacak ve bölgenin çıkarlarını savunacak bir koz hâline gelebilir.

Dolayısıyla, bu karmaşıklıklar, zorluklar ve iç içe geçmiş tehditler karşısında, bölgenin artık izlemek ya da beklemek için zamanı kalmamıştır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, toplu bir farkındalık ve bu felaket yoluna son verecek, insan güvenliğini, ulusal egemenliği ve bölgesel istikrarı tartışmasız öncelikler hâline getirecek, koordineli bir bölgesel tepkidir.(Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadeq Abu Amer/Harici)

 

Not: Makalede yer alan bazı ifadeler Hürseda'nın görüşlerini yansıtmayabilir.