Barış, zayıf olana empoze edilip, güçlü tarafın şartlarına göre sağlandığında, o anlaşma artık adaleti sağlayamaz, güçlü olana teslim olmanın önünü açar.
İsrail'in Lübnan'a açtığı savaşın ardından siyaset koridorlarında bir fısıltı dolaşmaya başladı: Lübnan'ın İbrahim Anlaşmaları'na katılma ihtimali. Bu durum, ABD elçisi Tom Barrack'ın İsrail ile doğrudan müzakereleri gündeme getirmesinden önce bile gündeme gelmişti ki Beyrut, Washington'un arabuluculuk yaptığı dolaylı görüşmelerden oluşan “mekanizma” lehine bu öneriyi reddetti.
Bugün ise eldeki verilere göre Washington, Tel Aviv ile normalleşmeyi değil, sözde “barış” yolunun ilk adımı olarak bir “Amerikan metni” üzerinden doğrudan müzakereleri savunuyor. Çelişki çok açık; Bu barış çağrıları, süregelen saldırgan eylemlerle sahadaki gerçekliği görmezden geliyor.
İsrail ateşkese riayet etmezken, Lübnan'daki bazı çevreler savaş halinde olunan bir tarafla barış yapılması çağrısında bulunuyor. Bu çelişki “diplomatik çözüm” savunucularını bir ikilemde bırakıyor.
Nitekim Lübnan ordu komutanı Rodolphe Heikal, bir sivil personelin İsrail güçleri tarafından öldürüldüğü Blida olayının ardından cumhurbaşkanının kendisine herhangi bir saldırıya karşılık verme talimatı vermesinden önce, Lübnan hava sahasını ihlal eden İsrail insansız hava araçlarına ateş açılması emrini vermek zorunda kaldı.
Barış bir teslimiyete dönüştüğünde
Ekim 2023'te El-Aksa Tufanı Operasyonu'nun başlamasından iki yıl sonra ve İsrail ordusunun on binlerce Filistinli ve binlerce Lübnanlıyı öldürdüğü katliamların ardından, “barış” meselesi Arap dünyasında yeniden gündeme geliyor. Arap devletlerinden ve medyasından İsrail ile “barış” için yapılan çağrıların gölgesinde, bir gerçek yadsınamaz: Zayıf bir konumdayken yapılan barış, tahakkümü sona erdirmez, aksine çoğu zaman daha da pekiştirir.
Bu şartlar altında barış, güçlü olan taraf karşısındakini eşit konumda görmedikçe mevcut güç denklemini tersine çevirmez. İsrail'in ajandasında bu yok. Tel Aviv eşit koşullarda barış aramıyor, aksine tahakküm ve genişleme peşinde.
Şehit Filistinli yazar Ghassan Kanafani, İsrail ile diyaloğu neden reddettiği sorulduğunda bunu kısa ve öz bir şekilde ifade etmiştir:
“Kılıçla boyun arasındaki diyaloğun ne anlamı var?”
Güçlü olan karar verme yetkisini tek başına elinde tutarken zayıf olan sadece rica edebiliyorsa ne tür bir diyalogdan söz edilebilir?
Daha doğru soru şudur: İsrail, işgali sona erdiren ve sürdürülebilir barışı tesis eden adil bir çözüm arayışında mıdır, yoksa bunun yerine üstünlüğünü pekiştiren ve aldatıcı bir şekilde “barış” olarak adlandırılan şey karşılığında Arap ve Filistinlilerin boyun eğmesini gerektiren güvenlik ve ekonomik amaçlı bir takım düzenlemeler mi yapmaktadır?
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu 21 Ocak 2024'te “Ürdün nehrinin batısındaki tüm topraklar üzerinde İsrail'in tam kontrol sağlaması konusunda taviz vermeyeceğim,” açıklamasını yaptı ve bu beyan egemen bir Filistin devleti fikriyle direkt olarak çelişiyor.
Bu siyasi duruş, Yahudi yerleşimlerinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde hızlandığı bir döneme denk geliyor. BM ve Avrupa ajanslarının raporları, 2023-24 yıllarında işgal altındaki Batı Şeria'da rekor düzeyde yerleşim ve toprak gaspı yaşandığını ve bunun iki devletli çözüm olasılığını bile ortadan kaldırdığını gösteriyor.
Bugün Arap dünyasında, özellikle de Lübnan'da, medya artık şöyle diyor: “Barış istiyoruz”; “Barış istemek suç değil”; “Tabuları yıkmak bir görevdir.”
Lübnanlı yayıncı Marcel Ghanem programının açılışında şöyle dedi: "Tabuları yıkın... daha fazla ertelemeye tahammül edemeyiz... Evet, barış talep ediyoruz. Barış talep etmek suç değildir." Now Lebanon'ın genel yayın yönetmeni ve Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan Makram Rabah, "Barış, egemen bir halk tarafından yapıldığında bunun utanılacak bir yanı yoktur. Utanılacak tek şey başkalarının savaşları için ölmeye devam etmektir" dedi.
Barış arzusu tek başına yanlış bir istek değildir. Ancak ya diğer taraf barışı yalnızca egemenliğini pekiştirmek, bölge halklarını daha fazla boyunduruk altına almak, zenginliklerine ve topraklarına el koymak için bir araç olarak görüyorsa? Güçlü olan sömürgeci yapısını korurken, zayıf olan aktörün büyük ölçüde taviz verdiği “barış anlaşmaları” imzalandığında, barış mutlak bir teslimiyete dönüşür. Bu dinamik, İsrail'in savaşta kaybettiğinden çok daha fazlasını barışta kaybettiği fikrini pekiştiriyor. Dolayısıyla “barış” doğru tanımlandığında İsrail için bir tehdittir.
Katar'ın ara bulucularla desteklenen tahakküm modeli
Cephe hattından uzakta olan Katar devleti, Washington ve dolaylı olarak İsrail ile bağları olan uluslararası bir aracı rolüne odaklandı. BM, Mart 2022'de Katar'ı “NATO dışındaki önemli bir müttefik” olarak tanımladı.
Kağıt üzerinde böyle bir statü Doha'ya özel savunma ve güvenlik ayrıcalıkları sağlıyor. Katar görüşmelere sponsor oldu, Gazze'ye yardımı finanse etti, İsrail'in ticari girişimleri için yatırım yaptı ve Al-Udeid hava üssünü önemli bir ileri karakol olarak kullanan ABD ile güçlü ilişkilerini sürdürdü.
İronik olan şu ki, bu stratejik konuma rağmen Katar kendisini İsrail'in hedef tahtasında buldu. İsrail 9 Eylül 2025'te Doha'da Hamas'ın Katar'daki müzakere heyeti üyelerini hedef alan bir saldırı gerçekleştirdi. Bu durum temel bir soruyu gündeme getiriyor: İsrail kendisiyle savaşma ihtimali olmayan bir ara bulucuya bile saldırırken, bu agresif tutumu değişebilir mi?
Katar deneyimi şunu gösteriyor: “Barışın” bir anlamı olabilmesi için sadece zayıf tarafın inisiyatifi ile olmaz, güçlü olanın da bunu istemesi ve kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde anlamsız olur.
Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi (FY) örneğini ele alalım. Yıllar içinde İsrail'in güvenlik ortağı haline geldi, Batı Şeria'da koordinasyon sağladı, direniş kadrolarını gözaltına aldı, direnişçilerin isim listelerini teslim etti, “güvenlik koordinasyonu” adı altında işbirliği yaptı.
Yine de İsrail, mahkumlara ödediği maaş nedeniyle Filistin Yönetimi'ni “terörizmi finanse etmekle” suçluyor. Anlaşıldığı kadarıyla tam işbirliği dahi barışı garanti etmiyor, teslimiyet ön koşul olmaya devam ediyor.
Buna karşılık BAE modeli farklı bir dinamiğe işaret ediyor: İsrail ile normalleşme adalet ya da hegemonyanın sona ermesine değil ekonomi ve yatırıma dayanıyor. Zayıf olan ekonomik bir ortak haline geldiğinde, “barış” güçlü olan için kazançlı bir metaya dönüşür. “Geçici istikrar karşılığında güçlüye hizmet” olarak tanımlanan bir barış.
Bu da İsrail'in barışa karşı olmadığını, ancak eşitlikçi bir barışa ya da güç dengesini değiştiren bir barışa karşı olduğunu gösteriyor.
Tarihi barış anlaşmaları ama ortada adalet yok
Mısır ve İsrail, Mart 1979'da İsrail'in üç yıl içinde Sina'dan tamamen çekilmesini öngören ve güvenlik düzenlemeleri ile askerden arındırılmış bölgeler oluşturulmasını öngören bir barış anlaşması imzaladı. 1980'den bu yana devam eden resmi normalleşmeye rağmen, iki ülke arasındaki ilişki genellikle “soğuk barış” olarak tanımlanıyor. Bu özdeyiş hala geçerli: Arap devletlerinin attığı imzalar halkların normalleşmesi anlamına gelmiyor.
Sahada ise Haziran 2023 ve Mayıs 2024'te Refah yakınlarında olduğu gibi bazı güvenlik ihlalleri iki ülke arasındaki ilişkilerin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Diğer yandan enerji işbirliği derinleşti: Mısır, İsrail ve AB, sıvılaştırma tesisleri yoluyla Mısır'ın gaz ihracatını arttırmak için 15 Haziran 2022'de bir anlaşma imzaladı.
Gerçekte ise güvenlik-enerji ortaklığının halk direnişiyle iç içe geçtiği ikili bir görüntü var. Bu denge, şu anda yapılandırıldığı şekliyle “barışın” Filistinlilerin adalet ihtiyacına değil, Tel Aviv'in güvenlik ve enerji ihtiyaçlarına nasıl hizmet ettiğini gösteriyor.
Ürdün başka bir örnek sunuyor. 26 Ekim 1994 tarihli anlaşmayla su kaynakları ve aradaki hudut belirlendi. Ancak aradan geçen otuz yıla rağmen “barış” hala sağlanamadı. Amman, Kasım 2023'te Gazze savaşı nedeniyle büyükelçisini geri çağırdı; “Enerji Karşılığında Su” projesinin onaylanmasını dondurdu.
Yine de işbirliği pratikte devam ediyor: Su, gaz ve güvenlik kanalları açık. Hatta Ürdün, İran'ın insansız hava aracı ve füze tehdidini önlemek için hava sahasını İsrail hava kuvvetlerine açtı. Bu durum İsrail'in Filistin meselesini siyasi olarak çözmeden, kendi çıkarlarına hizmet eden başkentlere yönelik göstermelik düzenlemeler teklif ettiğini gösteriyor.
Suriye'de El Kaide kökenli yeni hükümet, İsrailli casus Eli Cohen'in cesedini iade ederek, İran'a düşmanlık ilan ederek ve Hizbullah'ın İsrail'e karşı savaşında kullanılacak silahların geçişine engel olarak “iyi niyet” jestlerinde bulundu.
Ancak İsrail hiçbir zaman gerçek barış müzakeresi yapmaya yanaşmadı. Bunun yerine daha fazla toprak işgal etti, Şam havaalanını vurdu, Hermon dağını ve bölgedeki su kaynaklarını ele geçirdi ve bu topraklardan asla ayrılmayacağını ilan etti. İsrail güçlü devletler istemiyor; Topraklarını savunamayan, anca sınır polisi olarak işlev görebilen zayıf devletler istiyor.
Lübnan'da her gün işlenen cinayetler, katliamlar ve işgal kolay kolay unutulmayacaktır. Lübnan'dan adaleti göz ardı eden bir barışı imzalaması nasıl istenebilir? İsrail binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve hala her gün bombalamaya ve katletmeye devam ediyor.
Savaş suçlarının aydınlatılmadığı ve kanın akmaya devam ettiği topraklarda nasıl barış talep edilebilir? Hiçbir zaman iyi niyet göstermemiş bir düşmana silahlar nasıl teslim edilebilir?
Lübnan'ın başbakanı, cumhurbaşkanı ve bakanlarının çoğu ordunun inisiyatifi dışındaki silahlara karşı bir duruş sergilese de İsrail'in Lübnan hükumetinin tutumuna asla saygı göstermediğini de teyit ediyorlar. Düşman, Lübnan'ın uyguladığı ateşkese bile saygı göstermemişken nasıl olur da müzakerelerden bahsedilebilir?
Peki “barışı”, ancak Lübnan devleti tam egemenliğini kazandıktan ve silahları tekeline aldıktan sonra mümkün olan bir kurtuluşmuş gibi savunan seslere ne demeli? Bu sesler, Lübnan'daki cumhurbaşkanlığı ve hükümetin, iç anlaşmazlıklara rağmen, hemfikir oldukları hususu görmezden geliyor: İsrail barışın değil, fakat daha fazla kazanç elde etmenin peşinde.
Suriye, İsrail'e tek bir kurşun bile atmadan harabeye döndü ve İsrail'in saldırıları hala devam ediyor. O halde Lübnan ile Suriye arasındaki fark nedir? Mesele direniş hareketi Hizbullah değil, İsrail'in sürekli genişleme ve nüfuz etme hırsıdır.
Bu hırs, Tel Aviv'in kazanımlarını maksimize etmeyi amaçladığı ve Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah'ın öldürülmesinin ardından iptal ettiği deniz yetki alanı anlaşmasında ortaya çıktı. İsrail'in toprak kazanma hırsı, Netanyahu'nun BM'de Lübnan ve Suriye'yi dışarıda bırakan “yeni bir Ortadoğu” haritası sunmasıyla yeniden gün yüzüne çıktı.
Bu harita siyasi realiteye değil “Büyük İsrail” fantezisine yönelikti. Şam'da bulunan Tom Barrack da bunu yineleyerek, sınırları yok sayarak bölgeyi kendi istediği gibi yeniden çizmeye çalışan İsrail söylemiyle uyumlu bir şekilde, Lübnan ve Suriye'nin “iki değil, tek ülke” olduğunu iddia etti.
Bugün barış talep edenler, İsrail'in reddettiği 1991 Madrid konferansından otuz yıl sonra, yani yıllar sonra bu noktaya geldiler.
İsrail, İbrahim Anlaşmalarına katılan üçüncü Arap devleti olan Sudan'ı hiçbir zaman stratejik bir ortak olarak görmedi; Hartum, Kızıldeniz'i ve kaçakçılık rotalarını denetleyen bir güvenlik karakoluydu. Normalleşme “yukarıdan” emirle geldi, eşit paydaşlıkla değil.
İsrail “barış” derken neyi kastediyor?
Önceki bileşenleri bir araya getirdiğimizde: Ürdün'ün batısında daimi güvenlik kontrolü, hızlandırılan Yahudi yerleşimleri, Arap başkentlerini nihai çözümden ya da Filistin sorunundan bağımsız ikili işbirliğine zorlama... Böylece İsrail'in anladığı şekliyle “barışın” tarifine ulaşmış oluyoruz. Filistinliler üzerindeki tahakkümü sürdürürken devletleri etkisizleştiren bir caydırma ve boyun eğdirme sistemi.
Netanyahu'nun savaştan sonra yeni bir Filistin devletini reddeden kendi açıklamaları ve hükümetinin Batı Şeria politikaları bu sonucu siyasi açıdan teyit ediyor.
Zayıf bir pozisyondayken talep edilen barış tek başına yeterli değildir. Gerçek barış, güçlü olanın diğer tarafa bir ast olarak değil, eşit davranmaya zorlanmasıyla başlar. İsrail kendisini “efendi”, diğerlerini ise kendi yarattığı astlar olarak görüyor.
Bu, onun Büyük İsrail efsanesi üzerine kurulu anlayışının özüdür. Zayıf devletler sadece barış talep etmekle yetinemezler, kendilerine saygı duyulmasını sağlayacak ve haklarının tanınmasını zorlayacak güç denklemleri yaratmalıdırlar.
Buradaki risk, Arapların barış çağrılarının bir boyun eğme paktına dönüşmesidir; “Barış” olarak adlandırılsa da aslında hegemonyanın devamıdır.
Gerçek bir barışa doğru atılacak ilk adım bir imza ya da basın açıklaması değil, şu basit sualdir: Bu “barış” realiteyi değiştiriyor mu, yoksa teslimiyeti meşrulaştırıyor mu? Güçlü olan taraf işgal ve saldırganlıktan vazgeçmeye istekli mi?
Sadece “barış istemiyoruz” demek bizim için yeterli değil. Eğer diğer taraf barış adına sadece tahakküm istiyorsa, o zaman bizim barış çağrımız bir taraf için sadece bir temenni, diğer taraf için ise soykırım için bir mükafat olacaktır.
Direnişi Şeytanlaştırmak
Büyük bir Arap ve Batı medya mekanizması yıllardır Arap bilincindeki ahlaki çerçeveyi yeniden çizmek için sistematik bir propaganda üretiyor. İran, Hizbullah ve ABD-İsrail projesine direnen herkes bölgedeki çöküşün müsebbibi olarak gösterilirken, işgalciler ve müttefik rejimler barış ve istikrarın temsilcisi olarak lanse ediliyor.
“İran tehdidi”, “Hizbullah'ın yayılması”, “Şii hilali” gibi tek taraflı söylemlerle halkın hafızası her gün silinirken, ‘özgürlük’ ve “demokrasi” pankartları altında Batılı ittifaklar ya da Arap vekiller tarafından işlenen suçlar gizleniyor.
Gerçek şu ki, Lübnan'ı yok eden direniş değil, teslimiyetçiler oldu. Kuşatmaya ortak olanlar, işgali kolaylaştıranlar, modernlik ve aydınlanma adına bölgeyi kasıp kavuran medya-siyaset-ordu yozlaşmasını finanse edenler.
Arap ve Batı medyası yirmi yıl boyunca İran ve Hizbullah'ı bir numaralı halk düşmanı haline getiren ve yaşanan trajedilerin gerçek nedenlerini gizleyen çarpıtılmış bir anlatı inşa etti.
Afganistan ABD işgali altında harap olduğunda kimse “terörle savaş” kapsamında kaç kişinin öldürüldüğünü, kaç milyon insanın acı çektiğini sorgulamadı.
Irak 2003 yılında yasadışı bir şekilde işgal edildiğinde, yüz binlerce kişi öldü, altyapı çöktü ve kaos hüküm sürdü... Tüm bunlar “demokrasi yürüyüşü” olarak adlandırıldı.
Lübnan defalarca İsrail saldırganlığının hedefi oldu ve bağımsızlığı İsrail'in “üstünlüğünü” tehdit ettiği için tam bağımsız bir devlet kurması engellendi. Ancak Direniş, medyadaki propagandada krizlerin sorumlusu olarak gösterildi ama kuşatmayı dayatanlar, bölünmeyi finanse edenler ve ekonomiyi baltalayanlar görmezden gelindi.
Suriye'deki yıkım, iddia edildiği gibi “İran etkisinden” değil, IŞİD, El Nusra ve diğer gruplardan binlerce savaşçıyı Basra Körfezi finansmanı ve Batı'nın suç ortaklığıyla harekete geçiren uluslararası bir projeden kaynaklandı. İran, Şam'ın çöküşünü önlemeye yardımcı olan birkaç güçten biriydi. Hükümet sonunda İran'ın etkisiyle değil, ezici bir ekonomik kuşatma nedeniyle düştü.
Yemen'deki savaş, medyanın basite indirgediği gibi bir vekalet çatışması değil, Washington tarafından desteklenen Suudi Arabistan ve BAE'nin ülkeyi 21. yüzyılın en kötü insani felaketlerinden birine çeviren saldırılarıydı.
Filistin'de insanlar yıllardır kuşatma altında bombalarla katledilirken, direnişçiler katillerden daha fazla şeytanlaştırılıyor. Ana akım medya, işgal altındaki halkın meşru müdafaa hakkını inkar ederek roketlerini şeytanlaştırırken, aileleri yok eden ve şehirleri yerle bir eden İsrail savaş uçaklarını görmezden geliyor.
Sudan'da, Darfur'da toplu katliamlar, zorla yerinden etme ve soykırımla suçlanan Hızlı Destek Güçleri (RSF) öncülüğünde sistematik bir etnik temizlik yaşanıyor. BAE ve İsrail tarafından desteklenen milisler de olaya karışmış durumda. Ana akım medya çatışmayı önemsiz bir olay olarak ele alıyor.
Propaganda faaliyeti anlatıyı tersine çevirdi: İşgal ve istila edenler barış yanlısı olarak gösterilirken, onlara direnenler tehdit olarak yaftalanıyor. Arapların “barış” çağrıları bu şekilde devam ederse, bir adalet arayışı olarak değil, sessiz bir teslimiyet mesajı olarak okunacaktır.(Radwan Mortada/ The Cradle)
Not:Bu makalede ifade edilen görüşler yazara aittir, Hürseda Haberin görüşlerini yansıtmayabilir.



