1965 yılının 30 Eylül gecesi, Devlet Başkanı Sukarno’ya sadık bir grup subay, bazı üst düzey generalleri öldürmüştü. Bu subaylar, generallerin Sukarno’yu devirmek için bir darbe teşebbüsüne girişeceklerine inanıyorlardı.
Ortaya çıkan bu siyasal istikrarsızlık, General Suharto önderliğindeki anti-Sukarno generallere arkasında güçlü bir kitle desteği olan muazzam bir siyasal harekete, Endonezya Komünist Partisi’ne (PKI) karşı harekete geçmeleri için bir bahane yaratmıştı.
Ordu, bu müdahaleyi son derece vahşi bir biçimde gerçekleştirecekti. Öyle ki birkaç ay içinde yüz binlerce PKI üyesi ve Komünist Parti ile dirsek teması olan sıradan insan katledildi. PKI artık tamamen ortadan kaldırılmıştı. Suharto, devletin başına geçerek 1998’e kadar devam edecek olan otoriter bir rejim kurdu.
Açığa çıkan belgeler ise, Britanya’nın hem milliyetçi Sukarno’ya hem de PKI’ya karşı olduğunu, ordunun harekete geçmesini bilhassa istediğini ve hatta onu buna teşvik ettiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Zira Jakarta’daki Britanya Büyükelçisi Sir Andrew Gilchrist, 5 Ekim 1965’te Dışişleri Bakanlığı’na hitaben şu satırları yazmıştı: “Etkili bir değişimin ön koşulunun biraz ‘ateş etmek’ olduğuna dair inancımı hiçbir zaman gizlemedim.”
“Generalleri zımnen desteklemek”
Ertesi gün Dışişleri Bakanlığı, “Asıl belirleyici soru hâlâ, generallerin PKI’ya karşı kararlı bir şekilde harekete geçecek kadar cesaret gösterip göstermeyecekleri” şeklinde bir açıklama yaptı.
Daha sonra eklediler: “Bir komünist rejim yerine orduyu tercih etmemiz gerektiği aşikâr… Görünen o ki, generaller üstünlüğü ele geçirebilmek için mümkün olan her türlü yardıma ihtiyaç duyacak ve bunu Batı yanlısı damgası yemeden yapmaya çalışacaklar.”
Açıklama şöyle devam ediyordu: “Kısa vadede, mevcut kargaşa sürerken generalleri zımnen destekleyerek yanlış yapmış sayılmayız.”
Bir istihbarat görevlisi ise, Britanya politikasını şu sözlerle özetliyordu: “Bir generaller rejiminin ortaya çıkışını teşvik etmek.”
ABD yetkilileri de benzer bir tutum içindeydi: “Bizler, her zamanki gibi, ordunun komünist etkileri ortadan kaldırma arzusuna sempatiyle yaklaşıyoruz… Ordunun PKI’yı ezme çabalarına verdiğimiz tam desteği temin etmek önemli.”
ABD ve Britanya yetkililerinin komünistlere dönük katliamlardan tamamen haberdar oldukları kesindi. ABD’nin Jakarta Büyükelçisi Marshall Green, darbe girişiminden ve katliamların başlamasından üç hafta sonra şunları yazmıştı: “Ordu, PKI’yı yok etmek için sıkı şekilde çalışıyor. Ben şahsen, bu hayatş görevi yürütmedeki kararlılığına ve örgütlenmesine her geçen gün daha da fazla saygı duyuyorum.”
Green, 1 Kasım 1965’te, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “ordunun PKI’yı tamamen ortadan kaldırmak üzere acımasızca harekete geçtiğini” bildiriyor, bundan üç gün sonra ise şöyle bir ekleme yapıyordu: “Büyükelçilik ve ABD hükümeti, ordunun yaptıklarına genel hatlarıyla sempatiyle yaklaşıyor ve onları takdir ediyor.”
Bir Britanya yetkilisi 25 Kasım’da şöyle yazıyordu: “PKI’lı erkek ve kadınlar kitlesel biçimde idam ediliyor. Bazı kurbanlara ise bıçak verilerek kendilerini öldürmeleri isteniyor. Çoğu reddediyor ve sonra arkalarını dönmeleri söylenip sırtlarından vuruluyorlar.”
16 Aralık tarihli bir mektupta bir başka Britanya yetkilisi ise büyükelçiye, “1 Ekim’den bu yana yaşanan olaylarda 100 binden fazla insanın öldürüldüğüne dair Amerikan büyükelçiliği tahminlerini görünce siz de tıpkı benim gibi biraz şaşırmış olabilirsiniz. Ancak, gerçekleşmekte olan tasfiyelere dair edindiğim korkunç detaylardan sonra bu rakamları kabul etmeye daha yakınım” diyordu.
Aynı yetkili şöyle devam ediyordu: “Yerel ordu komutanının, PKI üyelerini beş kategoriye ayıran bir listesi var. İlk üç kategoridekilere öldürme emri verilmiş durumda. 78 yaşında bir kadın… Bir gece köyün infaz timi tarafından götürülmüş… Küçük bir köprünün korkuluğuna yarım düzine kadar kafa muntazam şekilde dizilmiş…”
ABD’nin Medan Konsolosluğu ise, katliamın “ayrım gözetmeden” sürdüğünü bildiriyordu: “PKI’ya karşı bir terör dönemi yaşanıyor. Bu terör, PKI önder kadrosuyla parti ile ideolojik bağı olmayan sıradan PKI’liler arasında pek de dikkatli bir ayrım yapmıyor.”
“Toplu kıyım”
Aralık ortasına gelindiğinde, ABD Dışişleri Bakanlığı manzarayı onaylayıcı şekilde şu değerlendirmeyi yapmaktaydı: “Endonezyalı askeri liderlerin PKI’yı yok etme kampanyası son derece hızlı ve sorunsuz ilerliyor.”
14 Şubat 1966 tarihli bir raporda ise Büyükelçi Green, “PKI’nın yakın gelecekte etkin bir siyasal güç olarak yok edildiğini” ve “Komünistlerin… toplu kıyımlarla neredeyse tamamen kırılıp geçirildiğini” bildiriyordu.
Britanya belgeleri ayrıca, Şubat 1966 itibarıyla büyükelçinin ölü sayısını 400 bin olarak tahmin ettiğini; ancak İsveç büyükelçisi tarafından bu rakamın dahi “ağır bir eksik tahmin” olarak nitelendiğini gösteriyor.
Nitekim bundan bir ay kadar sonra bir Britanya yetkilisi, “Altı aydır süren katliamların ardından PKI’dan geriye ne kadar kaldı acaba?” diye soruyor ve yalnızca Sumatra’da 200 binden fazla kişinin öldürüldüğünü düşünüyordu.
Devamında, Nisan ayına gelindiğinde ABD büyükelçiliği, “Gerçek sayının 100 bine mi yoksa 1 milyona mı daha yakın olduğunu bilmiyoruz açıkçası, fakat kamuoyuna açıklama yaparken daha düşük tahminleri telaffuz etmek daha akıllıca olacaktır” şeklinde bir açıklama yapacaktı.
Yine bir başka Britanya yazışmasında “son derece geniş ölçekli ve çoğu zaman dehşet verici bir vahşetle yürütülen bir operasyon”dan bahsediliyor, bir diğeri ise basitçe “kan gölü” ifadesini kullanabiliyordu.
Belgelerin ayrıntılarıyla ortaya koyduğu üzere, Amerikalı ve İngiliz yetkililer bu katliamları açıkça desteklediler. Belgelerde katliamların boyutuna dair herhangi bir ahlaki kaygı ifadesine rastlanmadığı gibi, ordunun operasyonları aralıksız sürdürmesi yönünde sürekli teşvik var.
Öte yandan bu iki ülkenin yetkililerinin Endonezya’da neyi desteklediklerini tam olarak bildikleri de su götürmez bir gerçek. Nitekim bir Britanya yetkilisi, ordu tarafından tutuklanan 10.005 kişiye atıfla şunu yazıyordu: “Umarım 10.005 kişiyi denize atmazlar… Aksi halde ciddi bir deniz taşımacılığı riski doğacak.”
Belgeler ayrıca, ordu terörünün yalnızca Komünist Parti kadrolarına değil, sıradan halka yöneldiğini de gösteriyor. Bu kurbanların ekseriyeti, ordunun göz yummasının da etkisiyle, “kan dökmeye hevesli [faşizan] serserilerin eline düşen şaşkın köylülerdi, yani Komünist Parti’nin en sıradan taban üyeleri.”
“Generallere haber ulaştırın”
Kaldı ki Britanya, katliamı gerçekleştirenlerle daha doğrudan gizli bir iş birliği içindeydi. 1965 yılına gelindiğinde, Britanya, “Konfrontasi” olarak bilinen süreçte, Jakarta’nın toprak iddialarına karşı eski sömürgesi Malaya’yı savunmak için Borneo’ya on binlerce asker konuşlandırmıştı.
Ancak Britanyalı planlamacılar gizli notlarında şöyle diyordu: “Endonezya ordusunu Borneo’daki çatışmalara çekerek dikkatini dağıtmak istemiyoruz, çünkü şu anda PKI ile başa çıkmaya çalışıyor gibiler.”
ABD tarafı ise Britanya’nın, Endonezya’daki istikrarsızlıktan yararlanarak Singapur’dan saldırı başlatmasından, büyükelçi Gilchrist’in ifadesiyle “iyi generallerin sırtına bıçak saplamasından” endişe duyuyordu.
Hatta bunun üzerine Britanya Büyükelçisi kitlesel katliam emri veren Endonezyalıları temin etmek için şöyle bir öneride bulunacaktı: “Generallere, PKI’nın peşindeyken, onlara saldırmayacağımız konusunda bir mesaj iletmeliyiz.”
Singapur’daki Britanya istihbarat şefi de aynı görüşteydi. Böylesi bir yaklaşımın, “ordunun gerekli gördüğümüz görevi yerine getirmekten alıkonulmayacağına” inanarak bu öneriyi kabul ediyordu.
Ekim ayında Britanyalılar, bir ABD bağlantısı aracılığıyla Endonezyalı generallere “şu an için sırtlarından vurmayacağımıza dair dikkatle formüle edilmiş bir sözlü mesaj” ilettiler.
Nitekim ABD arşiv belgeleri, 14 Ekim’de iletilen bu mesajı doğrulamaktadır: “Her şeyden önce, Endonezya’nın iç işlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde karışmak niyetinde olmadığımızı temin ederiz. İkincisi, müttefiklerimizden hiçbirinin Endonezya’ya karşı saldırı başlatma niyetinde olmadığına inanmak için de geçerli nedenlerimiz var.”
Bu mesaj, Endonezya ordusu tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı. Savunma Bakanı yardımcısı, “Tam da ihtiyacımız olan güvence buydu, (ordu olarak) işleri yoluna koymaya çalışırken her yönden saldırıya uğramayacağımızı bilmek istiyorduk” diyordu.
Eski BBC muhabiri Roland Challis’e göre, Britanya Büyükelçiliği müsteşarı James Murray, Suharto’ya, cepheden çekilen Endonezya birliklerinin Java’ya nakledilmesi durumunda Britanya’nın bundan askerî bir avantaj elde etmeyeceğini söylemekle yetkilendirilmişti.
Challis ayrıca 1980 tarihli bir Endonezya gazetesine atıfla, Britanya’nın bir Endonezyalı albayın çatışma bölgesinde görevli bir piyade tugayını Jakarta’ya geri taşımasına dahi yardım ettiğini aktarıyordu: “Panama bayrağı altında seyreden gemi, yoğun devriye geçilen Malakka Boğazı’ndan güvenle indi, iki Britanya savaş gemisi tarafından eskort ediliyordu.”
Medya operasyonları
Britanya’nın bir diğer destek aracı medya aracılığıyla dolaşıma sokulan Sukarno karşıtı yalan haberler ve sahte anlatılar içeren propaganda operasyonlarıydı. Bu türden faaliyetler, Britanya istihbarat servisi MI6’nın Singapur’daki Phoenix Park üssünden yürütülüyordu.
Söz konusu operasyonların başındaki Norman Reddaway, BBC’nin Güneydoğu Asya muhabirine şu talimatı vermişti: “Sukarno’dan kurtulmak için aklına ne gelirse yap.”
Reddaway’in 5 Ekim’de Londra’daki Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda şu satırlar dikkat çekiyordu: “Durumu kendi lehimize çevirmek için şu anki fırsatı kaçırmamalıyız… PKI’yı hem ordu hem de Endonezya halkı nezdinde karalamak için elimizden geleni yapmaktan çekinmemeliyiz.”
Bakanlık şöyle yanıt veriyordu: “PKI’yı kalıcı biçimde zayıflatmaya katkıda bulunacak her türden kaynağı belirsiz propaganda veya psikolojik harp faaliyetini kesinlikle dışlamıyoruz.”
Ve devam ediyordu: “Bu nedenle [yukarıdaki] tavsiyeyi benimsiyoruz… Uygun propaganda temaları arasında Çin’in silah sevkiyatlarındaki müdahalesi veya PKI’nın yabancı komünistlerin ajanı olarak Endonezya’yı içeriden sabote etmesi gibi konular yer alabilir.”
“Endonezyalılar hazır dengesini yitirmişken hızlı hareket etmek istiyoruz, ancak yöntem incelikli olmalı… Bu doğrultuda, sizin tarafınızdan gelebilecek önerileri memnuniyetle bekliyoruz.”
Dışişleri Bakanlığı notundaki genel yönergeye uygun olarak, 9 Ekim’de bir istihbarat görevlisi, “kaynağı belirsiz materyallerin dağıtımı için düzenlemelerin yapıldığını” bildirdi.
Bu faaliyet, Sukarno hükümetini eleştiren haber ajansları, gazeteler ve radyolara yönelik “halkla ilişkileri teşvik etmeyi ve koordine etmeyi” içeriyordu. Belgelerden birinin kaydettiği üzere, “etkisi oldukça büyük” olmuştu.
Britanya kaynaklı bu propaganda içerikleri, çeşitli gazetelerde, Sukarno’nun bakanlarının yurtdışında servet biriktirdikleri veya PKI’nın Jakarta’yı bölgelere ayırarak sistematik katliam hazırlıkları yaptığı yönünde uydurma haberler olarak yayımlanıyordu.
Bağımsız kalkınma tehdidi
Britanyalı yetkililer, ordu ile PKI arasındaki mücadelenin “Endonezya ekonomisinin komuta tepeleri üzerinde kimin hâkim olacağına dair bir mücadele” olduğunu raporluyorlardı. Mesele, Endonezya’nın kaynaklarının halkın yararına mı, yoksa Batılı olanlar da dahil olmak üzere genel olarak şirketlerin yararına mı olacağıydı.
Londra, Malaya’yla olan “konfrontasyon”un sona ermesinden öte, ekonomik ve ticari çıkarları nedeniyle de Jakarta’da bir rejim değişikliği arzuluyordu.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı notlarında, Güneydoğu Asya’nın “kauçuk, kopra ve krom cevheri gibi bazı temel hammaddelerin başlıca üreticisi olduğu” ve “bu kaynakların savunulmasının ve düşman eline geçmesinin önlenmesinin Batı güçleri için temel önemde bulunduğu” belirtiliyordu.
Dönemin Britanya Dışişleri Bakanı Michel Stewart, katliamların ortasında şunu yazıyordu: “Endonezya’nın ekonomik kaosu, bu ülkenin Britanyalı ihracatçılara büyük fırsatlar sunmasını engelleyen tek şey. Endonezya’da bir anlaşma yapılacaksa, ki umarım bir gün olur, biz de bunda aktif rol almalı ve pastadan kendimize bir dilim kapmaya çalışmalıyız.”
Sukarno, elbette, “yanlış” ekonomik önceliklere sahipti. 1964’te Britanya’ya ait ticari işletmeler Endonezya’nın yönetimi ve denetimi altına alınmıştı.
Fakat Suharto rejimiyle işler değişiyor, Britanya Dışişleri Bakanı da bir Endonezya generaliyle yaptığı görüşmede, “Hükümetinizin Britanya mülklerinin kontrolünü asıl sahiplerine iade etme kararından memnuniyet duyuyoruz” diyordu.
ABD’nin Malezya Büyükelçisi, 1965 Ekim olaylarından bir yıl kadar önce Washington’a şöyle bir telgraf yollamıştı: “Endonezya ile yaşadığımız zorlukların temelinde, Britanya ve ABD’yi Güneydoğu Asya’dan uzaklaştırmayı amaçlayan kasıtlı bir Endonezya hükümeti stratejisi yatmaktadır.”
Britanya, Suharto rejimiyle iyi ilişkiler kurma konusunda oldukça hevesliydi, bu yüzden de ilişkiler 30 yıl boyunca sürdü. Katliamların başlamasından yaklaşık bir yıl sonra Dışişleri Bakanlığı, “Endonezyalılara, onlarla ilişkilerimizin hızla normale döndüğünü göstermenin çok gerekli olduğunu” belirtiyordu.
Britanya, “normal ticari ilişkileri” yeniden tesis etmek, mali yardım sağlamak ve yeni rejime duyduğu “iyi niyet ve güveni” göstermek istiyordu. Britanyalı yetkililer, yeni Dışişleri Bakanı Adam Malik’e, “iki ülke arasında gelişmesini umdukları yeni ilişkiden” söz ettiler.
Kabine’ye sunulan bir Dışişleri notunda, “Endonezya ile iyi ilişkileri yeniden kurmak ve onun dünya topluluğundaki haklı yerini almasına yardımcı olmak için elimizden geleni yapacağız”
deniliyordu.
“Yabancı yatırımcılar için taşıdığı potansiyel”
Ne var ki bu belgelerin hiçbirinde, yeni rejimle ilişki kurmanın ahlaki yönüne dair tek bir değerlendirmeye rastlanmıyordu. Katliam, diplomatik gündem açısından tamamen tali bir mesele olarak görülmekteydi.
Çoğu çalışma, Endonezya’da 1960’ların ortasında yaşanan katliamlarda ölü sayısının 500 bin ila 800 bin arasında olduğunu tahmin ediyor.
Bilindiği üzere Endonezya ekonomisi, Batı’nın yönlendirmesi, yardımı ve yatırımı sayesinde, kısmen milliyetçi özelliklerini korumakla birlikte, IMF ve Dünya Bankası’yla yeniden bütünleşen, Batılı yatırımcılara büyük kâr olanakları sağlayan bir yapıya dönüştürüldü.
Sonuç ne mi oldu? Toprak mülkiyetinin giderek daha az elde toplanmasıyla topraksızlık arttı, köylüler örgütlenmekten korkar hâle geldi ve yoksullar lehine köklü ekonomik dönüşümlerin gerçekleşme olasılığı neredeyse tamamen ortadan kalktı.
Batılı şirketler sahneye çıktı. 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, İngiliz Sanayi Konfederasyonu’nun (CBI) bir raporu, Endonezya’nın “yabancı yatırımcılar için muazzam bir potansiyel” sunduğunu belirtiyordu.
Basın ise ülkenin “yatırım için elverişli bir siyasal iklime” sahip olduğunu ve “ülke yetkililerinin yabancı yatırımı teşvik ettiğini” yazıyordu. BP, British Gas ve Britoil gibi şirketler de bu fırsattan öncelikle yararlananlar arasındaydı.(Mark Curtis/Declassified-Çev. Leman Meral Ünal/Harici)



