Uluslararası ilişkilerde “gerçekçilik” ekolünün önde gelen temsilcilerinden Prof. John Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano’nun “Judging Freedom” programında yaptığı açıklamalarda, Ukrayna, Rusya ve ABD arasında yürütülen diplomatik temasların mevcut şartlar altında somut bir sonuç doğurmasının mümkün olmadığını belirtti.
Müzakerelerin Abu Dabi’den Cenevre’ye taşınmasının veya Rus heyetinin başına Vladimir Medinskiy’nin getirilmesinin stratejik bir anlam taşımadığını kaydeden Mearsheimer, tarafların taleplerinin uzlaştırılamaz bir noktada olduğunu ifade etti.
Rusya’nın müzakere masasında pozisyonunu sertleştirdiği yönündeki iddiaları değerlendiren Mearsheimer, “Medyada Rus heyetinin başına Medinskiy’nin atanmasının Rusya’nın tavrını sertleştirdiği ve zafer eşiğinde olduklarını düşündükleri yönünde yorumlar var. Ancak bana göre bu süreç, başından beri sadece bir Kabuki tiyatrosundan ibaret ve hiçbir şey değişmedi” dedi.
Mearsheimer, temel meselenin Rusya’nın talepleri ile Ukrayna ve Avrupa’nın bu talepler karşısında verebileceği tavizler arasındaki derin uçurum olduğunu vurguladı.
Mearsheimer, müzakerelerin nerede yapıldığının bir önem arz etmediğini belirterek, “Keyfi olarak Abu Dabi’de, Cenevre’de veya Ay’da toplanabilirsiniz; her iki tarafın da kabul edebileceği, karşılıklı tavizlere dayalı makul bir anlaşma ihtimali olmadığı sürece mekanın bir önemi yok” diye konuştu.
Ukrayna ordusu sahada yıpranma sürecine girdi
Savaşın askeri boyutuna ilişkin analizlerini paylaşan Prof. Mearsheimer, Rus ordusunun savaş meydanında üstünlüğü ele geçirdiğini ve bahar aylarında büyük çaplı bir harekata hazırlandığını belirtti.
Rusya’nın Ukrayna’nın elektrik şebekesini neredeyse tamamen tahrip ettiğine dikkat çeken Mearsheimer, Kiev yönetiminin lojistik ve stratejik açıdan çıkmaza girdiğini kaydetti.
ABD desteğinin kesilmesinin Ukrayna için kritik bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Mearsheimer, “Amerikalıların artık Ukrayna’yı anlamlı şekilde desteklemekle ilgilenmediği açık. Avrupalılar ise Amerikan desteğinin eksikliğini telafi edebilecek kapasitede değil. Savaşın bu kritik aşamasında Batı desteği azalırken Ukrayna’nın durumunun iyileşebileceğini öngörmek imkansız” ifadelerini kullandı.
Mearsheimer, Ukrayna ordusunun önümüzdeki bir yıl içinde ya tamamen etkisiz hale geleceğini ya da direncinin kırılacağını belirtti.
Süreci Birinci Dünya Savaşı’ndaki yıpratma muharebelerine benzeten Mearsheimer, “Bu tür savaşlarda taraflar uzun süre karşı karşıya durur ve birbirlerini tüketmeye çalışır. Sonunda bir taraf çöker. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar, müttefikler henüz Alman topraklarına ayak basmadan tükenmiş ve pes etmişlerdi. Ukrayna’da da benzer bir durum yaşanıyor; mesele Ukrayna’nın ne kadar süre dayanabileceği” dedi.
Odessa’nın kaybı Ukrayna için stratejik felaket olur
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov gibi üst düzey yetkililerin “Novo Rossiya” (Yeni Rusya) kavramını kullanmaya başlamasını değerlendiren Mearsheimer, Rusya’nın halihazırda ilhak ettiği dört bölgenin ötesine geçebileceği uyarısında bulundu.
Ukrayna’nın daha fazla toprak kaybetmeden mevcut şartlarda bir anlaşmaya varmasının kendi lehine olacağını belirten profesör, gecikilen her günün maliyetinin ağırlaştığını ifade etti.
Mearsheimer, Rusya’nın stratejik hedeflerine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Rusların önünde Ukrayna’yı işlevsiz bir ‘topal devlet’ haline getirme motivasyonu var. Eğer Odessa’yı ele geçirirlerse, Ukrayna’nın Karadeniz ile bağlantısını tamamen kesmiş olacaklar. Bu durum Ukrayna’nın denizle bağlantısı olmayan bir ülke konumuna düşmesi ve ekonomisinin felç edilmesi anlamına gelir.”
Ukrayna için “kötünün iyisi” olan seçeneğin çoktan geçtiğini savunan Mearsheimer, “2022 yılında İstanbul’da müzakere edilen 126 sayfalık taslak metin, Ukrayna’nın bugün elde edebileceğinden çok daha iyi şartlar içeriyordu. Joe Biden, Boris Johnson ve dönemin Savunma Bakanı Lloyd Austin, Zelenskiy’i o anlaşmadan vazgeçirdi. O dönemde Rusya henüz bu dört bölgeyi ilhak etmemişti. Bugün ise Rusya’nın geri adım atması için hiçbir teşviki yok” dedi.
Trump yönetimi İsrail’in nükleer stratejisine hapsoldu
Mülakatın ikinci bölümünde Ortadoğu’daki gerilimi ve Trump’ın İran politikasını ele alan Mearsheimer, ABD Başkanı’nın diplomatik bir çözüm istese bile İsrail faktörü nedeniyle köşeye sıkıştığını belirtti.
Trump’ın “ebedi savaşlara” girme konusunda isteksiz olduğunu ancak İsrail’in taleplerinin diplomatik yolları tıkadığını ifade etti.
Mearsheimer, “Eğer masada sadece ABD ve İran olsaydı, Trump bir anlaşma yapabilirdi. Belki Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) farklı bir versiyonu üzerinde uzlaşılabilir, Trump bunu büyük bir başarı olarak sunabilirdi. İran’ın ekonomik işbirliği teklifleri de Trump için cazip olabilirdi. Ancak sorun şu ki, denklemde sadece ABD yok, İsrail de var” dedi.
İsrail’in İran’dan taleplerinin nükleer zenginleştirme kapasitesinin tamamen tasfiyesi, balistik füze programının durdurulması ve Hizbullah, Hamas, Husiler gibi gruplara desteğin kesilmesi olduğunu hatırlatan Mearsheimer, İran’ın bu şartları asla kabul etmeyeceğini vurguladı.
Mearsheimer, “Trump kendine göre bir anlaşma sağlasa bile bu İsrail’i tatmin etmeyecek. İsrail, gerekirse İran’a tek başına saldıracağını açıkça beyan etti. İsrail saldırırsa ABD’nin sürece dahil olmaması imkansız. Çünkü hem İsrail’i savunmak hem de Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını korumak zorunda kalacağız” açıklamasında bulundu.
Hürmüz Boğazı ve küresel enerji arzı risk altında
İran’ın Hürmüz Boğazı’nda gerçekleştirdiği ve tüm gemilerin 24 saat izleneceğini duyurduğu askeri tatbikata değinen Mearsheimer, bu hamlenin Trump yönetimine yönelik doğrudan bir mesaj olduğunu belirtti.
Dünya petrol akışının beşte birinin bu güzergahtan geçtiğini hatırlatan uzman, Çin ve Rusya’nın İran denklemindeki ağırlığının artacağını kaydetti.
Mearsheimer, “Çin, İran’dan günde 1,4 milyon varil petrol ithal ediyor. Netanyahu ve Trump’ın İran yönetimini devirmesine seyirci kalmayacaklardır. Önümüzdeki bir yıl içinde Çin ve Rusya’nın İran krizindeki rolleri bugün olduğundan çok daha belirgin hale gelecek” dedi.
Bölgedeki hemen her ülkenin, Çin ve Rusya’nın yanı sıra bizzat Trump’ın da bir savaştan kaçınmak istediğini ifade eden Mearsheimer, savaşın tek gerçek destekçisinin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olduğunu vurguladı.
Stratejik bir askeri seçenek bulunmuyor
İran’a yönelik olası bir askeri harekatın beklenen sonuçları vermeyeceğini savunan Mearsheimer, “İran’a saldırmak sorunu çözmez. Balistik füzeleri tamamen yok edemezsiniz, rejim değişikliği sağlayamazsınız ve İran’ın bölgesel vekillerine desteğini kesemezsiniz. Yani askeri bir çözüm opsiyonu masada yok” değerlendirmesini yaptı.
İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na imza atmış olmasına rağmen nükleer kapasitesinin engellenmeye çalışılması ile antlaşmaya taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlara sahip olması arasındaki çelişkiye değinen Mearsheimer, durumu şu sözlerle özetledi:
“Bunun açıklaması çok basit. İsrail’in ABD ile tarihte eşi benzeri olmayan özel bir ilişkisi var. İsrail istediği her şeyi yapabiliyor ve bizden koşulsuz destek alıyor. Bölgedeki diğer tüm ülkelerin İsrail’e boyun eğmesi ve nükleer kapasiteye sahip olmaması için her türlü çabayı gösteriyoruz.”
Mearsheimer, mülakatın sonunda İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gerçek mermili tatbikatlarının, olası bir saldırı durumunda küresel enerji piyasalarını felç etme kapasitesine dair bir gözdağı olduğunu yineleyerek, Trump’ın bu baskı altında stratejik bir tercih yapmak zorunda kalacağını belirtti.(Harici)



