Irak’ın güvenlik ortamı, 2026 yılının Şubat ayında ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının patlak vermesinden bu yana istikrarsız bir döneme girdi. Irak’taki İslami Direniş çatısı altında faaliyet gösteren silahlı gruplar, birçok ilde ABD’nin askeri konuşlanması ve lojistik altyapısıyla bağlantılı tesislere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı.
Son dönemdeki tırmanış, iç çatışmayı daha geniş bölgesel savaş hesaplarıyla ilişkilendirme çabasına işaret ederken, Irak'ı da çatışmanın sonuçlarını sadece üstlenmekle kalmayıp, yönünü etkileyebilecek bir cephe olarak öne çıkarıyor.
Yerel haberler ve silahlı grupların açıklamalarında, ABD personelinin bulunduğu üsleri hedef alan insansız hava aracı ve roket saldırılarından bahsediliyor. Bu operasyonların yoğunluğu, saldırıların kapsamının daha sınırlı olduğu ve belirli bölgelerle sınırlı kaldığı önceki yıllarda yaşanan çatışmalarda gözlemlenen kalıpların ötesine çıktığı bildiriliyor.
Son haftalarda yapılan saldırılar, Irak devletinin kalbine daha da yaklaştı. İnsansız hava aracı saldırıları, bir zamanlar siyasi açıdan hassas kırmızı çizgi olarak kabul edilen ABD'nin lojistik ve diplomatik faaliyetleriyle bağlantılı Bağdat'taki tesislere ulaştı.
Hedef seçiminin değişmesi, direniş gruplarının ABD'nin güvenlik önlemlerinin sınırlarını test etme konusundaki istekliliğini gösterirken, Irak'taki Amerikan varlığının ulaşılmaz olmadığı mesajını da veriyor.
Direniş grupları, son tırmanış sırasında Irak ve daha geniş bölgedeki Amerikan operasyonlarında merkezi bir istihbarat unsuru olarak kullanıldığı belirtilen hava araçları da dahil olmak üzere, bir dizi ABD insansız hava aracını düşürdüklerini açıkladı.
Bu olaylar, direniş medyası tarafından çatışma dengesinde bir dönüşümün kanıtı olarak sunuldu. Bu saldırılar, tacizden öteye geçerek keşif ve operasyonel faaliyet serbestisini bozma girişimlerine doğru kaydı.
Hedef belirleme şekli, ABD kuvvetleri üzerindeki baskıyı sürdürme çabasını yansıtıyor ve Irak cephesinin artık Lübnan, Suriye ve Basra körfezi boyunca gelişen bölgesel çatışmaya bağlı olduğunu gösteriyor.
Artan operasyon temposu
Direniş grupları, ilk tırmanışın ardından operasyonlarda önemli bir artış olduğunu bildirdi. Grupların medya kanalları aracılığıyla yapılan açıklamalarda, Mart ayı başında 24 saat içinde 27 saldırı gerçekleştirildiği, ardından ise yine bir gün içinde 29 operasyon düzenlendiği iddia edildi.
Bu rakamlar, çatışmanın ara sıra yapılan taciz eylemlerinden, Irak’taki ABD askeri tesislerine yönelik koordineli roket ve insansız hava aracı saldırı dalgasına dönüştüğünün kanıtı olarak sunuldu.
Müteakip bildirilerde, yaklaşık 12 gün içinde 290'dan fazla operasyonun gerçekleştirildiğinin duyurulmasıyla gerginliğin zirveye ulaştığı belirtildi.
Muhalif grupların anlatımlarına göre, bu saldırılar Bağdat, Irak'ın batısı ve Kürdistan bölgesinin bazı kesimlerinde, özellikle Erbil Uluslararası Havaalanı ve Harir Hava Üssü çevresinde gerçekleşti.
Direniş cephesinden gelen mesajlar, 28 Şubat'ta savaşın başlamasından itibaren operasyonel erişim ve sürekli baskı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen senkronize saldırıları vurgulayarak, direkt çatışmaya geçildiğini belirtiyordu.
Irak'ın kuzeyinde de gerginlik, Erbil Uluslararası Havalimanı ve çevresindeki askeri tesislerin bulunduğu bölgede yoğunlaştı. Bu bölgeler, insansız hava araçları ve Katyuşa roketleri kullanılarak yoğun saldırılara maruz kaldı. Bu durum, Kürdistan'ın lojistik merkez olarak sahip olduğu stratejik önemi yansıtıyordu.
Saha raporlarına göre, Irak’taki İslami Direniş, farklı bölgelerde yaklaşık altı insansız hava aracını düşürmeyi başardı: İkisi Anbar’da, biri Bağdat yakınlarında, biri Selahaddin’de (Balad Hava Üssü) ve diğeri Diyala’da.
Bu operasyonlar, suikast ve gözetleme yetenekleri nedeniyle bölgede “Washington’un bölgedeki gözü” olarak kabul edilen MQ-9 Reaper’ı da hedef aldı. Video görüntülerinde, bu insansız hava araçlarının vurulduktan sonraki enkaz hali görünüyordu.
En önemli stratejik dönüm noktası, Irak direniş güçlerinin Anbar'da bir ABD KC-135 ikmal uçağını düşürdüğü ve altı kişilik mürettebatını öldürdüğü açıklamasının yapılmasıyla geldi. Bu operasyon, Irak üzerindeki ABD hava destek kapasitesine ciddi bir darbe olarak görüldü.
Misilleme ve tırmanma döngüsü
Kataib Hizbullah (KH), Nüceba Haraketi ve Kataib Seyit el-Şüheda gibi örgütlerin de dahil olduğu İslami Direniş çatısı altında faaliyet gösteren grupların üstlendiği saldırılardaki belirgin artışın ardından ABD, bu oluşumlarla bağlantılı hedeflere yönelik daha yoğun hava saldırılarılarına başladı.
Milis güçlerinin konuşlandığı bölgelerde, özellikle Bağdat'ın güneyindeki Curf el-Sahar, Suriye sınırındaki El-Kaim ve Anbar'ın batısındaki Akaşat bölgesinde hava saldırıları yaşandığı bildirildi.
En kritik gelişmelerden birisi, KH Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi'yi hedef alan bir suikast girişimi olduğu yönündeki haberlerdi. Direniş yanlısı kaynaklara göre ABD uçakları, üst düzey komutanların toplandığına inanılan Bağdat'ın merkezindeki el-Masbah ve el-Arasat bölgesindeki bazı yerleri vurdu. İlk haberlerde Hamidavi'nin öldürüldüğü öne sürüldü, ancak daha sonra yapılan açıklamalarda bu iddia yalanlandı ve Amerikan operasyonunun başarısız olduğu belirtildi.
16 Mart'ta Kataib Hizbullah, üst düzey güvenlik yetkilisi Ebu Ali el-Askari'nin ölümünü duyurdu ve direniş medyası bu gelişmeyi artan gerginlik sürecinin bir parçası olarak değerlendirdi. Sadece birkaç saat sonra, Bağdat'taki ABD büyükelçiliği binası yakınlarında insansız hava aracı ve roket saldırıları olduğu bildirildi.
Bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, birkaç dinamik dikkat çekiyor. İlk olarak, her iki tarafın da gerginliğin artmasıyla ilişkili riskleri göze almaya istekli olduğunu göstermesiyle, çatışmanın temposu hızlanıyor.
İkincisi, operasyonların coğrafi kapsamı genişleyerek başkenti ve Irak’ın batısındaki stratejik öneme sahip bölgeleri de içine alıyor.
Üçüncüsü, karşılıklı çatışmalar hava kuvvetleri, liderlik yapısı ve lojistik altyapıyı hedef alarak uzun süredir var olan gayri resmi sınırları zorluyor ve Irak cephesini daha geniş bölgesel caydırıcılık denkleminde merkezi bir nokta haline getiriyor.
Irak'ın ötesine uzanan stratejik mesajlar
Savaş alanındaki gelişmelerin yanı sıra, Iraklı direniş grupları, iç çatışmayı bölgesel gerilim merkezleriyle ilişkilendiren bir doktrin ortaya koydu.
Irak Direniş Koordinasyon Komitesi, 6 Mart tarihli bir açıklamada, Beyrut'un güney banliyösünün (Dahiye) güvenliğinin “bölgesel güvenlik denkleminin ayrılmaz bir parçası” olduğunu belirterek, herhangi bir saldırının Batı Asya'daki ABD diplomatik ve ekonomik çıkarlarını tehdit edeceği uyarısında bulundu.
Bu söylem, Irak'ı izole bir arena olarak ele almak yerine, birbiriyle bağlantılı cepheler ağının içinde konumlandırıyor.
Direniş mesajları, savaşı desteklediği değerlendirilen devletlerin diplomatik misyonlarına ve Batı'nın Basra körfezindeki petrol faaliyetleriyle ilişkili enerji altyapısına yönelik tehditlere atıfta bulundu. Bu tür söylemler, özellikle Basra Körfezi’ndeki enerji ticaretinin uluslararası piyasalarda oynadığı merkezi rol göz önüne alındığında, yerel çatışmaları küresel ekonomik sonuçları olan olgulara dönüştürmeyi amaçlıyor.
Dikkatler ayrıca Kürdistan bölgesine de yöneldi. Direniş'in yaptığı açıklamalarda, bu bölgede “İran’a sızmaya çalışan Siyonist varlığın desteklediği Kürt suç çetelerine destek vermenin sonuçlarından" bahsedildi. Bu uyarılar, casusluk faaliyetleri, lojistik koridorlar ve Irak topraklarının İran üzerinde baskı kurmak için kullanılabileceği riskine dair uzun süredir var olan endişeleri yansıtıyor.
Suriye ve Direniş Ekseni denklemi
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara (Ebu Muhammed el-Colani) ile ittifak halindeki güçlerin Lübnan sınırına yakın bölgelere doğru asker sevkiyatı yaptığına dair 11 Mart’ta medyada çıkan haberler üzerine, Irak direnişinin yaptığı açıklama en keskin halini aldı.
O gün yayınlanan bir açıklamada, Koordinasyon Komitesi, Lübnan'a karşı atılacak herhangi bir düşmanca adımın, özellikle de “Siyonist-Amerikan düşman” olarak tanımladığı güçlerle koordineli olarak gerçekleştirilmesi halinde, bunun tüm Direniş Ekseni'ne karşı bir savaş ilanı olarak değerlendirileceği uyarısında bulundu.
Bu ifadeler, bir askeri ültimatom niteliğindeydi ve Hizbullah’ın stratejik derinliği tehdit altına girerse Irak cephesinin olası bir misillemenin parçası olarak devreye sokulabileceğinin sinyalini verdi.
Operasyonel deneyim ve ideolojik meşruiyet iddialarını vurgulamak için ABD güçleri ve IŞİD'e karşı yapılan geçmiş savaşlara da atıfta bulunuldu.
Savaş alanından baskı cephesine
Operasyonel kalıplar ve stratejik mesajlar, Irak'ın bölgesel çatışmadaki rolünün yeniden tanımlandığını gösteriyor. Irak, yıllardır dış güçlerin yerel vekiller aracılığıyla birbirleriyle rekabet ettiği bir arena olarak görülüyordu.
Güncel gelişmeler, direniş gruplarının Irak’ı yabancı askeri varlığın maliyeti üzerinde etkili olabilecek bir baskı cephesi haline getirmeyi amaçladığını gösteriyor.
Mevcut süreç, ABD’nin asker konuşlanmasının sürdürülebilirliği, Irak merkezi hükümetinin tutumu, Şii gruplar arasındaki siyasi rekabet ve İran ile İsrail’i de içeren savaşın genel gidişatı gibi faktörler tarafından şekillenmeye devam ediyor. Bununla birlikte, son dönemde yaşanan tırmanma, iç güvenlik dinamiklerinin bölgesel çatışmalarla ne kadar kolay kesişebileceğini ve komşu ülkelerdeki tehdit algılarını nasıl değiştirebileceğini ortaya koyuyor.
Batı Asya’da diplomatik kanallar daralırken ve askeri gerilimler sürerken, Irak’ın konumu, çatışmanın caydırıcılık dengesi içinde istikrar kazanıp kazanmayacağı ya da çok cepheli daha geniş çaplı bir tırmanma aşamasına doğru ilerleyeceği konusunda belirleyici olabilir.
Irak’ın değişen tavrı, ülkenin artık yalnızca marjinal bir arena olarak değil, askeri varlık, stratejik derinlik ve bölgesel gücün gelecekteki yapısı üzerine kurulu bir mücadelenin bileşeni olarak görüldüğünü gösteriyor.(Abbas Al-Zein/The Cradle)
Not:Bu makalede ifade edilen görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.



