Lübnan’da yeni bir siyasi çatışma şekilleniyor – bu çatışma, ulusal orduyu ülkenin en güçlü direniş gücüyle doğrudan karşı karşıya getirme riskini barındırıyor.
Bu ayın başlarında hükümetin “Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasaklama” ve örgütün askeri ve güvenlik rolünü “yasadışı” olarak sınıflandırma kararı, ülke çapında yoğun bir tartışma başlattı. Bu tartışma, siyasi çevrelerin çok ötesine geçerek güvenlik, istikrar ve askeri kurumun gelecekteki bütünlüğü hakkında ciddi sorular yarattı.
Pratik açıdan bakıldığında, bu hamle Lübnan ordusunu, kendisini Hizbullah ile çatışmaya itebilecek teorik bir uygulama görevinin önüne koyuyor. Bu olasılık, askeri kurumun iç iktidar mücadelelerine sürüklendiği dönemlere ait acı tarihsel anıları canlandırıyor ki; bu durumun hem ordunun bütünlüğü hem de ülkenin kırılgan istikrarı üzerinde yıkıcı sonuçları olmuştu.
Lübnan ordusu, 1976'daki iç savaş sırasında büyük bir bölünme yaşamıştı. Benzer bir kriz, siyasi ve mezhepsel bölünmelerin kurumun kendi saflarına sızdığı 6 Şubat 1984 ayaklanması sırasında yeniden ortaya çıktı.
Bu dönüm noktalarını yeniden gözden geçirmek, ordunun direnişe karşı konumlandırılmasını amaçlayan herhangi bir siyasi yolun içerdiği riskleri anlamak için – özellikle de savaşın sona ermesinden ve Taif Anlaşması'nın kabul edilmesinden bu yana Lübnan'ı yöneten hassas denge bağlamında – hayati önem taşıyor.
Ordu bölündüğünde…
1970’lerin ortalarında Lübnan, 1975’te iç savaşın patlak vermesiyle modern tarihinin en tehlikeli dönemlerinden birine girdi. Giderek şiddetlenen kargaşanın merkezinde, ulusal birliğin ve istikrarın garantörü olması beklenen bir kurum olan Lübnan ordusu yer alıyordu.
Ancak karmaşık siyasi ve mezhepsel ortam, ordunun iç uyumunu giderek aşındırdı ve bu durum 1976'daki bölünmeyle doruğa ulaştı. Subay Ahmed el-Hatib, bir grup subay ve askerle birlikte ordudan ayrıldığını duyurdu ve Lübnan Arap Ordusu olarak bilinen yeni bir askeri gücün kurulduğunu ilan etti. Hatib, gücünü o dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile ittifak halinde olan Lübnan Ulusal Hareketi ile birleştirdi.
Bu gelişme tek başına gerçekleşmedi. Lübnan’daki artan siyasi ve askeri gerilimlerin bir sonucuydu. O dönemde Lübnan devleti, bir yanda sağcı Hıristiyan güçler ile diğer yanda Filistinli gruplarla ittifak halindeki Lübnan ulusal güçleri arasında tırmanan çatışmaları kontrol altına almak için orduyu devreye sokmaya çalıştı.
Sonunda, orduyu iç çatışmalara dahil etme yönündeki siyasi karar, pek çok kişinin korktuğu sonucu doğurdu. Kurum, ülkeyi saran daha geniş siyasi ve mezhepsel bölünmeyi yansıtan rakip oluşumlara parçalandı.
6 Şubat uyarısı
Bölünme krizi burada bitmedi. Benzer bir dönüm noktası, 6 Şubat intifada (ayaklanma) sırasında 1984 yılında ortaya çıktı; o dönemde, sürekli siyasi baskı ordunun çeşitli Lübnan güçleriyle iç çatışmalara girmesine neden oldu.
Bazı askeri birimler çöktü veya mevzilerinden çekilirken, diğerlerinin personeli yerel gruplara katıldı. Bir kez daha ordu, ülkenin derin siyasi ve mezhepsel bölünmelerini yansıtarak, iç çatışmanın kurum için varoluşsal riskler taşıdığı dersini pekiştirdi.
Taif sonrası yeniden yapılanma
İç savaşın sona ermesi ve Taif Anlaşması’nın onaylanmasının ardından, Lübnan ordusunu yeniden inşa etmek ve bölünme deneyiminin tekrarlanmasını önlemek için ciddi çabalar başlatıldı.
Eski Cumhurbaşkanı Emile Lahoud bu süreçte kilit bir rol oynadı. Farklı mezhepsel kökenlere sahip subay ve erleri aynı tugay ve birimlere entegre eden yeni bir örgütsel model benimsendi.
Savaş yıllarında birçok oluşum mezhepsel veya bölgesel bir karakter kazanmıştı. Taif sonrası yeniden yapılanma, ordunun ulusal kimliğini geri kazanmayı ve gelecekte bölünmenin çok daha zor hale gelmesini amaçlıyordu.
Bu yaklaşımın amacı, ordunun ulusal karakterini pekiştirmek ve onu bölmeye yönelik her türlü girişimi zorlaştırmaktı.
Tehlikeli bir iç görev
Bu tarihsel emsaller bir gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Lübnan ordusunu iç çatışmaya iten her türlü siyasi karar – özellikle de Lübnan’ın İsrail’in süregelen saldırılarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde – askeri kurumun birliği ve bütünlüğü için ciddi tehlikeler oluşturuyor.
Buna rağmen, mevcut göstergeler böyle bir senaryonun yakın vadede olası olmadığını işaret ediyor. Bu nitelikteki bir hükümet kararının hayata geçirilmesi, hem operasyonel kapasite hem de ordunun içindeki bir uzlaşma gerektiriyor; ancak bu koşullar büyük ölçüde mevcut değil.
Ordunun sınırlı kaynakları ve komutanı Rudolf Heykel’in Hizbullah ile çatışmaya karşı sert tutumu, böyle bir yolun uygulanabilirliğini önemli ölçüde kısıtlıyor. Kurumsal parçalanma korkusu, bu yönde bir askeri karar dayatma girişimini daha da karmaşık hale getiriyor.
Uygulamada, orduyu bölünmeye itmek, Lübnan’ı kapsamlı bir iç savaşa sürükleyecek büyük bir siyasi dönüşüm gerektirir. Böyle bir gidişat, nihayetinde ABD ve Suudi Arabistan gibi etkili dış aktörlerin bile çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Tam bir iç çöküş, Lübnan’daki kalan siyasi nüfuzlarını zayıflatacak sonuçlar doğurabilir.
Mevcut bilgiler, Heykel’in orduyu iç çatışmaya sürükleyebilecek herhangi bir adıma karşı son derece temkinli olduğunu gösteriyor. Onun tutumu, Başbakan Nevaf Selam ile yapılan en son kabine toplantısındaki tartışmalar sırasında netleşti; burada Heykel’ın başbakana şu sözleri söylediği bildirildi: “ Ayda 200 dolar kazanan bir askere kuzeyde, doğuda ve güneyde savaşmasını, ardından da kendi halkıyla savaşmasını isteyemem.”
‘Ulusal Subaylar’
Aynı zamanda, Hizbullah’a yakın bir yerel gazetede yayınlanan ve kendisini “Ulusal Subaylar” olarak adlandıran bir gruba atfedilen kısa bir bildirinin ardından tartışma patlak verdi. Bildiride, orduya “ülkeye yönelik dış saldırıyla karşı karşıya kalanları takip etme” görevi verilmemesi konusunda uyarıda bulunuldu. Metinde, bu tür kararların “ordunun birleştirici rolünü zayıflatabileceği ve iç birliğini öngörülemez sonuçlara yol açabilecek tehlikeli sarsıntılara maruz bırakabileceği” uyarısında bulunuldu.
Sadece birkaç satırlık olan açıklama, askeri kurumla ilgili her türlü tartışmaya son derece duyarlı bir ülkede, kısa sürede bir medya haberinden siyasi tartışmanın merkezine taşındı. Gözlemciler, tüm silahların münhasır devlet kontrolü altına alınması yönündeki devam eden planlar bağlamında, açıklamanın siyasi yetkililere baskı yapma girişimi olarak değerlendirdiler.
Ordu Komutanlığı, söz konusu grup ile kurum arasında herhangi bir bağlantı olduğunu derhal yalanlayarak, “ordu subayları hakkında bildirilenlerin kesinlikle hiçbir gerçeklik payı olmadığını” vurguladı ve askeri personelin yalnızca orduya ve ulusa sadık kaldığını teyit etti. Başbakan Selam da açıklamayı “şüpheli ve vatanseverlikten yoksun” olarak nitelendirerek, açıklamanın gerçekliği konusunda şüphe uyandırdı ve kışkırtıcı nitelikte olduğu tespit edilirse hukuki sonuçları olacağı konusunda uyarıda bulundu.
Resmi yalanlamalara rağmen, olay siyasi çevrelerdeki endişeyi derinleştirdi. Açıklamanın hızla yayılması, Hizbullah ile mücadelede ordunun potansiyel rolüne ilişkin altta yatan gerilimleri ortaya çıkardı ve kurumu iç çatışmaya sürüklemeye yönelik herhangi bir girişimin, ordunun bütünlüğünü sarsabileceğine dair korkuları vurguladı.
Kaynaklar, bazı yetkililerin risklerin boyutunu ve bazı subayların ordu ile Lübnan'ın iç ortamı arasındaki ilişkileri gerginleştirebilecek her türlü yolu ne kadar ciddiye aldıklarını kavramaya başladığını öne sürüyor.
Kaynaklar, “ordu komutanlığının 1976 ve 1984’ten alınan derslerin tam olarak farkında olduğunu ve askeri kurum içindeki bölünme meselesini yeniden gündeme getirebilecek her türlü senaryoyu önlemeye istekli olduğunu” ekliyor.
Bir askeri kaynak, The Cradle’a “ordu liderliğinin mevcut aşamanın hassasiyetinin tam olarak farkında olduğunu ve Lübnan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik zorlukları arasında askeri kurumun bütünlüğünü korumanın temel bir öncelik olmaya devam ettiğini” belirtti.
Aynı kaynak, ordu komutanlığının 1976 ve 1984 yıllarından alınan derslerin son derece farkında olduğunu ve iç bölünme meselesini yeniden gündeme getirebilecek her türlü senaryoyu önlemeye kararlı olduğunu vurguladı. Kaynağın görüşüne göre, sorun ordunun kendisinden ziyade, sahadaki gerçekleri göz ardı eden ve askeri kurumu iç iktidar mücadelelerinde bir araç olarak gören iktidar elitinin aceleci siyasi hesaplamalarından kaynaklanıyor.
Kaynak, Lübnan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunları ışığında, kurumsal uyumu korumak ordunun liderliği için en önemli öncelik olmaya devam ettiğinin altını çizdi.
İktidar hesapları ve savaş alanı gerçekleri
Bir siyasi kaynak, The Cradle’a yaptığı açıklamada, “Bu hesaplamalar ve hükümet kararları, ister Cumhurbaşkanı Josef Avn ister Başbakan Nevaf Selam ile ilgili olsun, mevcut yönetimin çıkarlarına hizmet etmiyor. Orduyu zayıflatacak veya iç bölünmeye sürükleyecek her türlü yol, nihayetinde onların siyasi görev sürelerine zarar verecektir” dedi.
Kaynak şunları ekledi:
“Dış baskıların yanı sıra hükümetin kararının arkasındaki ana faktörü oluşturan ön siyasi değerlendirmeler, Hizbullah’ın İsrail’in saldırganlığıyla paralel olarak iç politikada istismar edilebilecek bir zayıflık konumuna geldiğine dair aceleci bir yorumdan kaynaklanıyordu. Ancak sahadaki gelişmeler, bu yorumun yanlış olduğunu ve partinin hala etkili örgütsel, askeri ve güvenlik kapasitelerine sahip olduğunu gösterdi.”
“Oturum, partinin askeri gücünün yarattığı şaşkınlığın geçmesi için sadece birkaç gün ertelenmiş olsaydı, muhtemelen oturum hiç yapılmazdı ya da bu düzeyde bir karar alınmazdı.”
Çatışma, tamamen yerel bir mücadelenin ötesine de uzanıyor. Hizbullah izole bir şekilde faaliyet göstermiyor ve mevcut baskılarla tek başına karşı karşıya değil. Son aylarda partinin İran adına bir destek cephesi açtığına dair iddiaların aksine, birçok gösterge Tahran’ın kendisinin de bu çatışmada Hizbullah’ı desteklemeye aktif olarak katkıda bulunduğunu gösteriyor.
Parti, Lübnan’ın savunma kapasitesini güçlendirerek, saldırıları durdurarak ya da çatışma kurallarını yeniden belirleyerek, İsrail karşısında caydırıcılık duruşunu yeniden teyit etmek için bölgesel fırsatı değerlendirmiş görünüyor.
İran İslam Devrim Muhafızları’nın (IRGC) Hizbullah ile koordineli askeri operasyonlara atıfta bulunan açıklamaları, yüksek düzeyde bir uyum olduğunu gösteriyor. Bu koordinasyon, askeri çatışmayı paralel siyasi ve müzakere süreçleriyle birleştiren daha geniş kapsamlı “Cephelerin Birliği” kavramını yansıtıyor.
Uygulamada Hizbullah, daha geniş bir bölgesel ağın parçası olarak iç ve dış baskılarla karşı karşıya. Bu dinamik, önümüzdeki dönemde iç ve bölgesel konumunu yeniden düzenlemek ve siyasi ve askeri duruşunu güçlendirmek için daha geniş bir stratejik alan sunuyor.
Yargısal baskı: Bir başka cephe
Siyasi ve askeri tartışmaların yanı sıra, silah meselesine ilişkin yargısal tutum da sertleşti. Elde edilen bilgilere göre Adalet Bakanı Adil Nassar, ruhsatsız silah bulundururken yakalanan kişilere karşı daha sert yasal önlemler de dahil olmak üzere daha katı bir yaklaşım izlenmesini talimat verdi.
Kaynaklar, bu önlemlerin yalnızca Hizbullah’ı etkilemediğini, aynı zamanda Lübnan ordusu ve İç Güvenlik Güçleri’ne de acil bir gerçeklik dayattığını ve bu kurumları ek zorluklarla karşı karşıya bıraktığını belirtiyor.
Tanıdık ve tehlikeli bir sonuç
Nihayetinde, bu tür kararların sorunu, ordunun kendisinde değil, iktidar içindeki siyasi hesaplamalarda yatıyor. Lübnan tarihi, iç dengeleri değiştirmek için orduyu kullanma girişimlerinin her zaman aynı sonuca, yani kurumun zayıflamasına yol açtığını defalarca gösterdi.
Lübnan gibi bir ülkede, orduyu siyasi çatışmanın bir aracı haline getirmek, ülkenin birliğini istikrarsızlaştırma riskini doğurur. Kurumu, etkili iç güçlerle çatışmaya itmek ise belirleyici siyasi sonuçlar elde etmeyi sağlamayacak.
Bu, devletin kendisini zayıflatma ve ordunun içinde – ve Lübnan genelinde – tehlikeli fay hatlarını yeniden açma riskini taşır.(Tamjid Kobaissy/The Cradle)
Not: Bu makalede ifade edilen görüşler ’Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.



