İran saldırı altında. İran'ın nükleer programı konusunda diplomatik süreçte ilerleme mümkün görünürken, ABD ve İsrail 28 Şubat'ta hava saldırıları başlattı; bu saldırılarda İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü ve en az 165 kız öğrenci katledildi. Washington ve Tel Aviv, hastaneleri, okulları ve sivil altyapıyı bombalamaya devam ederken, ölü sayısı 1400'ü aştı.

Batı'nın İran'a yönelik iddialarını doğru kabul etsek bile, ABD-İsrail saldırısının hiçbir meşru hukuki dayanağı yok. “İranlıları korumak” ve “önleyici meşru müdafaa” iddiaları, BM tüzüğü veya uluslararası teamüller uyarınca askeri güç kullanımı için geçerli gerekçeler olarak kabul edilmiyor. Buna rağmen BM Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kınamalar Washington veya Tel Aviv'e değil, özellikle de Basra körfezindeki misilleme saldırıları nedeniyle Tahran'a yöneltildi.

İran, uluslararası hukuk çerçevesinde hareket ettiğini savunuyor. Saldırıları, askeri tesisler ve savaş faaliyetleriyle bağlantılı altyapıya odaklandı. Yetkililer, bu harekatı bir cezalandırma değil, hayatta kalma mücadelesi olarak nitelendiriyor. Tahran'ın görüşüne göre, asıl ihlalciler İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı saldırıyı başlatanlar.

Uluslararası hukukun kullanımı ve suistimali

Uluslararası hukuk kusursuz olmaktan çok uzak. Modern yapısı, emperyalist genişlemeyle birlikte şekillenirken çoğu zaman hakim güç yapılarını yansıtır. Uluslararası yasaların uygulanması seçici bir nitelik taşırken, hukuki yorumlar sıklıkla jeopolitik etkilerle şekillenir. Ancak bu kusurlu sistem bile bazı sınırlamalar getirir. Sistem, gerginliğin tırmanmasını sınırlamak ve sivil halkı savaşın etkilerinden korumak amacıyla tasarlanmış bir çerçeve sunar.

BM Şartı uyarınca, askeri güç kullanımına yalnızca iki koşulda izin verilir: Silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa veya Güvenlik Konseyi’nin açık yetki vermesi. 51. madde, silahlı saldırı durumunda bireysel veya toplu meşru müdafaa hakkını teyit eder:

“Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler’e üye bir ülkeye karşı silahlı saldırı olması durumunda bireysel veya toplu meşru müdafaa hakkını ortadan kaldırmaz”

39. ve 42. maddeler, Konsey’e barış ve güvenliği yeniden tesis etmek için askeri harekat yetkisi verir:

“39. madde Güvenlik Konseyi, barışa yönelik herhangi bir tehdit, ihlal veya saldırı eylemini tespit eder ve uluslararası barış ile güvenliği muhafaza etmek veya yeniden tesis etmek amacıyla 41. ve 42. maddelere uygun olarak alınacak tedbirler konusunda tavsiyelerde bulunur veya karar verir.”

“Madde 42 Güvenlik Konseyi, Madde 41’de öngörülen önlemlerin yetersiz kalacağını veya kaldığını düşünürse, uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek veya yeniden tesis etmek için gerekli olan hava, deniz veya kara kuvvetleri ile harekete geçebilir. Bu tür eylemler, Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz veya kara kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen harekat, kuşatma ve diğer operasyonları içerebilir.”

İsrail ve ABD, saldırılarını başlatmadan önce İran tarafından saldırıya uğramadılar. Ayrıca BMGK’dan da bu konuda yetki almadılar.

Bunun yerine, alternatif hukuki anlatılar öne sürüldü. Bunlardan biri, soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlarla ilgili durumlarda başvurulan “koruma sorumluluğu” (Responsibility to Protect-R2P) doktrini çerçevesinde şekillendirilen rejim değişikliğine odaklanıyor.

Ancak R2P, bağlayıcı bir teamül oluşturmuyor. Birçok yorumcu, bu kavramın belirsizliğinin güçlü devletlerin stratejik hedeflerini insani gerekçelerle meşrulaştırmasına olanak tanıyarak müdahale eşiğini düşürme riski taşıdığını savunuyor.

Yale Review of International Studies dergisinde Jason Athanasios Doukakis’in belirttiği üzere, R2P:

“Muğlak tanımı ve kapsamı, yetki devri için öngörülmüş bir mekanizmanın bulunmaması ve uygulama çerçevesinin net olmaması nedeniyle yasal bir yükümlülük niteliği taşımaz".

Tel Aviv ve Washington’un Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı ve İranlı sivillere yönelik saldırıları göz önüne alındığında, İran’a saldırmayı meşrulaştırmak için R2P’yi kullanmak çok daha absürt bir durum.

İkinci bir gerekçe ise önleyici meşru müdafaa doktrini, yani olası bir saldırıyı önlemek için askeri güç kullanılabileceği iddiası. ABD bile Irak savaşı sırasında bu argümanın saçmalığını fark etti ve bunun yerine, Körfez Savaşı sırasında BM Güvenlik Konseyi’nin verdiği yetkinin Irak’ın kitle imha silahlarını yok etmek için askeri güç kullanımına izin verdiğine dair çetrefilli argümanlar öne sürdü. Bugün ise bu argüman bile geçerli değil.

51. madde, açıkça halihazırda gerçekleşmiş bir silahlı saldırıya atıfta bulunuyor. Doktrini öngörülen tehditleri de kapsayacak şekilde genişletmek, ilgili BM sözleşmesinin tek taraflı güç kullanımına ilişkin başlıca kısıtlamalarından birini sadece zayıflatmaya yarar.

Ölçülü ve orantılı tepki

Uluslararası hukuk açısından sadece savaşın kendisi değil, yürütülüş biçimi de yasa dışı. Uluslararası hukuka göre, meşru müdafaa orantılı ve gelecekteki olası saldırıları önleme amacına uygun olmalı. Aksi takdirde, küçük bir sınır çatışması bir nükleer çatışmaya bile dönüşebilir. 

Orantılılık ve zaruret, uzun bir süre boyunca devletlerin tutarlı uygulamalarından ortaya çıkan bir hukuki dayanak olan uluslararası teamül hukukunun bir parçası.

Bu, Nikaragua-ABD davası gibi uluslararası hukuk davalarında da teyit edilmiştir; Bu davada Uluslararası Adalet Divanı, “meşru müdafaa kapsamında yalnızca saldırı ile orantılı ölçülerde olması ve misilleme için zaruri olan tedbirlerin alınabileceğini belirten, uluslararası teamüllerde iyice yerleşmiş bir kural” olduğunu belirtmiştir.

ABD ve İsrail, savaşın ilk gününde İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'i öldürdü ve bir kız okulunu bombaladı. Bu, hiçbir şekilde askeri bir hedefe yönelik değildi. Aslında saldırganlar, Hamaney'i öldürerek ve masum sivilleri katlederek müzakereleri daha da zorlaştırdı.

Bu arada, İran'ın misilleme olarak binlerce füze ve insansız hava aracı saldırısı düzenlemesine rağmen, resmi verilere göre sadece 15 İsrailli, 13 ABD askeri ve Basra körfezi bölgesinde 20 kişi hayatını kaybetti. İran'ın ana hedefleri, ABD askerlerini barındıran askeri üsler ve binalar oldu ve bunlar, İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılardaki rolleri nedeniyle meşru hedefler. İran ayrıca, diplomatları öldürmek için değil, casusluk operasyonlarını ortadan kaldırmak için büyükelçiliklere de saldırdı.

En tartışmalı olay, Bahreyn'deki bir deniz suyu arıtma tesisine yapılan saldırı oldu. Cenevre Sözleşmesi Ek Protokolü'nün 52(1) maddesi uyarınca, “Sivil tesisler saldırı veya misilleme hedefi olamaz.” Özellikle 54. madde, “Sivil halkın hayatta kalması için elzem olan tesislere saldırmak, tahrip etmek, yok etmek veya kullanılamaz hale getirmek yasaktır".

İran, 150 bin kişiye su sağlayan tek tesis olan Keşme adasındaki deniz suyu arıtma tesisinin tahrip edilmesine karşılık verdiğini savunurken, Bahreyn'in su tedarikini sağlayan birden fazla tesise sahip olduğu biliniyor.

Savaş hukuku kapsamında, bu tür eylemler bazen “savaşan tarafların misilleme” doktrini üzerinden değerlendirilir. Bu, normalde hukuka aykırı olan ancak ciddi bir ihlale karşı son çare olarak kabul edilebilir hale gelen önlemleri ifade eden, kapsamı dar bir kavram.

Geleneksel yorumlar, misillemelerin orantılı olması gerektiğini, yalnızca karşı tarafı yeniden hukuka uygun davranışa zorlamayı amaçlaması gerektiğini ve ancak diğer çözüm yolları başarısız olduktan sonra uygulanması gerektiğini vurgular. Tahran, Bahreyn altyapısına yönelik saldırıyı, İran içindeki hayati öneme sahip sivil tesislere yönelik hukuka aykırı saldırıları caydırmak amacıyla yapılan bir zorlayıcı hamle olarak nitelendiriyor.

Bu görüşü savunanlar, uluslararası kurumların ihlalleri önleyemediği durumlarda, sınırlı misillemelerin, askeri açıdan üstün düşmanlarla karşı karşıya kalan devletlerin bedel ödetebilecekleri ve bir dereceye kadar hukuki müştereklik sağlayabilecekleri nadir uygulamalardan birisi olduğunu savunuyorlar.

BMGK'daki yalanlar

Bu yorum, BMGK'da pek kabul görmedi. ABD'nin daimi üye olarak veto hakkını kullanması nedeniyle, ABD'nin eylemlerini kınayan herhangi bir kararın kabul edilmesi olası değildi. Bunun yerine, gerginliğin tırmanmasından İran sorumlu tutuldu. 

2817 sayılı karar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Ürdün'ün toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını teyit ederken, İran'a karşı operasyonlarda kullanılan yabancı askeri üsleri barındırma rollerine rağmen bu ülkelerin meşru müdafaa hakkını da yineliyor.

İran’ın herhangi bir sivil altyapıyı kasıtlı olarak hedef aldığına dair hiçbir kanıt yok (İran’ın tesislerine yönelik saldırıları caydırmak amacıyla Bahreyn’deki deniz suyu arıtma tesisleri hariç). Askeri personel de dahil edildiğinde, İran’ın saldırılarında ölenlerin toplam sayısı 50’nin altında. Hayatını kaybeden az sayıdaki sivilin çoğu, imha edilen füzelerden düşen enkaz parçalarının kurbanı oldu. Hastaneleri, okulları ve masum sivilleri vuran İran değil. Bunları yapan İsrail ve ABD.

Tahran ve müttefikleri, bir devletin kendi topraklarını üçüncü bir ülkeye saldırı düzenlemek için başka bir devletin kullanmasına izin verdiği durumları da saldırganlık kapsamına alan BM Genel Kurulu'nun 3314 (1974) sayılı kararına dikkat çekiyor. Madde 3(f), askeri harekat için hava sahası, üsler veya lojistik altyapı sağlanmasını, başlı başına saldırganlık teşkil edebilecek bir davranış olarak tanımlıyor.

Bu açıdan bakıldığında, bu tür operasyonlara yardımcı olan devletler tarafsızlık statüsünü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır ve devam eden saldırıları durdurmayı amaçlayan orantılı müdafaa tedbirlerine maruz kalabilir.

3314 sayılı Karar, Uluslararası Adalet Divanı’ndaki içtihatlar ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma tüzüğünün Kampala düzenlemeleri dahil olmak üzere müteakip hukuki gelişmelere ışık tutar; Söz konusu düzenlemeler, saldırı eylemlerinin planlanması, kolaylaştırılması veya desteklenmesinde rol alan liderlerin bireysel cezai sorumluluğunun kapsamını genişletir.

Son alınan karar, İran’ın Hürmüz boğazını tek taraflı kapatmasını da kınıyor. Tahran ise, savaş zamanı ablukaların bildirilmesi ve etkin bir şekilde uygulanması halinde uluslararası deniz hukukunda tanınan bir uygulama olduğunu savunuyor. Ayrıca, boğazın kısmen İran ve Umman karasuları içinde yer aldığını da belirtiyor.

Belki de kararın asıl ima ettiği husus, sivil gemilerin karasularından geçmesine izin veren masum geçiş hakkı. Bu hak, uluslararası teamüllerin bir parçası ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 17. maddesinde yasalaştırmış durumda. 

Bununla birlikte, San Remo Kılavuzu, denizdeki silahlı çatışmalara ilişkin uluslararası hukuka dair mevcut uluslararası teamüller hakkında daha detaylı bilgiler içeriyor. 93 ila 108. maddeler, ablukaların ilan edilmesi (Madde 93) ve etkili bir şekilde uygulanmasına (Madde 95) izin veriyor. Bu kurallara uyulduğu sürece, 98. madde şunu belirtir:

“Makul gerekçelerle ablukayı ihlal ettiği düşünülen ticari gemilere el konabilir. Önceden uyarıldıktan sonra el konulmaya direnen ticari gemiler saldırıya uğrayabilir.”

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, sadece İran’ın küresel ekonomiye baskı uygulaması olarak değil, Körfez ülkelerine gelen mallara yönelik bir abluka olarak görülmelidir. İran ablukasını ilan etti ve bu tedbirin Körfez ülkelerini zayıflatmakta etkili olduğu görülüyor. Bu eylem, BM kararına aykırı olmakla birlikte uluslararası hukuka uygun.

Çin ve Rusya, kararı adil bulmadıklarını belirterek çekimser oy kullandı; ancak Körfez ülkeleriyle diplomatik ve ekonomik bağlarını korumaya çalıştılar.

BM'de kabul edilmeden önce Pekin ve Moskova, bu kararın adil olmadığını ve çatışmanın temel nedenini ortaya koymadığını belirterek eleştiriler yönelttiler.

Bir başarısızlık daha

BM Güvenlik Konseyi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çatışmaları önlemek amacıyla kuruldu. Konseyin son kararı, saldırganları (ABD, İsrail ve saldırgan askeri üsleri barındıran ülkeler) kınamaması nedeniyle çatışmayı teşvik etti.

Rusya'nın hazırladığı ancak kabul görmeyen, savaşı kınayan genel bir açıklama bile daha iyi olurdu. Bunun yerine BM Güvenlik Konseyi, Körfez ülkelerinin İran'ın bombalanmasındaki rolünü gizleyerek ve Tahran'ın kendini savunmasını kınayarak durumu daha da kötüleştirdi.

İran, sivil kayıpları önlemeye çalıştığını ve savaş faaliyetleriyle doğrudan bağlantılı hedeflere odaklandığını savunuyor. Uluslararası hukuk seçici bir şekilde uygulanırsa, yani saldırganları korurken kendini savunmak isteyenleri kınarsa, hukuki otorite aşınması riskiyle karşı karşıya kalınır.

Varlığı tehdit altında olan devletler için savaş hukukuna uymak stratejik bir tercih olmaktan çıkıp tehlikeli bir yanılsama haline gelebilir.(Aidan J. Simardone/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını tansıtmayabilir.