Artık demokratik kamuoyunda giderek daha sıklıkla “Epstein koalisyonu” olarak anılmakta olan ABD-İsrail koalisyonunun İran’a saldırısının daha ilk saatlerinde, Rusya Dışişleri saldırıyı, “egemen ve BM üyesi bir devlete karşı, uluslararası hukukun bütün temel ilke ve normlarını ihlal eden, önceden planlanmış ve karşı taraf tarafından provoke edilmemiş bir silahlı saldırganlık eylemi” olarak tanımladı.

Genel olarak diplomatik metinleri, özel olarak da geleneksel diplomasiye obsesyon ölçüsünde bağlı Rusya’nın açıklamalarını yorumlarken kavramların önemi genellikle gözden kaçıyor. Saldırganlık kavramı sıradan bir kavram değildir ve BM Şartı’nın başta madde 2/4 olmak üzere bütün ruhunun ihlali anlamına gelir.

Saldırganlığa karşı kararlı bir duruş

Kavramın kullanılması kadar kullanılmaması da bilinçli bir tercihtir. Karşılaştırma için: Rusya, KDHC ve Küba dışında saldırganlığı kınayan başka hiçbir ülkenin ilk açıklamalarında “saldırganlık” ifadesi kullanılmadı. Buna Çin de dahildir. Çin Dışişleri ancak 2 Mart’tan sonra “saldırganlık” diye ifade etmeye başladı.

Rusya’nın bütün resmi açıklamalarında ve Putin’in görüşme notlarında da bunun altı çizildi. Rusya yetkilileri, özellikle Körfez monarşilerinin yetkilileriyle yapılan görüşmelerde İran’ın Körfez hanedanlıkarındaki Amerikan ve İsrail hedeflerine saldırılarını desteklemekten özenle kaçınmakla birlikte temel meselenin ABD-İsrail saldırganlığı olduğunu ve bu İran’a yönelik eleştirilerin bunun önüne konulamayacağını vurguladılar. Örneğin 6 Mart’ta Lavrov Körfez monarşilerinin dışişleri bakanlarıyla toplantısında, İran’ın Körfez ülkelerine saldırılarına karşı olduklarını söyledi ve bunun İran’a askeri üstünlük kazandırmadığını ileri sürdü; ancak şunu ekledi: “(ama — bn.) … sadece ‘İran’ın hiçbir şey yapmaya hakkı yoktur,’ demek, fiilen, ABD ve İsrail’i devam etmeleri için cesaretlendirmek anlamına gelir.”

Aynı yaklaşımla, Rusya (ve Çin de) 11 Mart’ta BM Güvenlik Konseyi’nin İran’ı “kınayan” kararını veto etmedi. Bununla birlikte Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi daimi temsilcisi Vasiliy Nebenzya, kararın tek yanlı olduğunu, “neden-sonuç ilişkisini karıştırdığını” söyledi.

Bu büyük ölçüde, Rusya’nın Batı yaptırımları altında sermaye hareketleri için BAE’nin kritik bir rol oynamasından kaynaklanır.

İsrail’in hiddeti ve tırmanan gerilim

Saldırganın ve saldırganlığın tanımındaki bu uzlaşmaz tutumun, dahası belki de Kremlin tarafından (Putin’in bu tür gerilim dönemlerinde rutin davranışının aksine) İsrail hükümetiyle temas kurmaktan bile kaçınılmasının İsrail tarafında öfkeyle karşılanmaması mümkün değildi.

İlk en dikkat çekici olay, İsrail ordu sözcüsü Anna Ukolova’nın Radio RBK ile yaptığı mülakattı. Aslen Ukraynalı olan Ukolova, program moderatörünün, İsrail’in Tahran’daki trafik kameralarını hacklediği ve İran’ın üst düzey yetkilileri hakkında bu yoldan istihbarat edindiği iddialarını hatırlatarak, Moskova’daki trafik kameralarına İsrail’in erişimi olup olmadığı sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Çok önemli insanların ortadan kaldırılması… epey ciddi imkanlara sahip olduğumuzu ve bize kötülük dilemeye kalkışan hiç kimsenin bunun dışında kalmayacağını gösteriyor. Tekrar ediyorum, burada mesele, kimin bize kötülük dilediğidir. Umarım Moskova mevcut durumda İsrail’in kötülüğünü dilemiyordur. Buna inanmak isteriz.”

İsrail’deki faşist Netanyahu hükümeti Rusya ile ilişkilerinde geleneksel olarak temkinli ve diplomatik bir tutum takınırdı. Hiç değilse ben, bu tutumun yerine açıkça düşmanlık göstermeye karar verdiyse bile, bunu diplomasi, ekonomi ve hatta en uç durumda Rusya’da beşinci kol faaliyeti üzerinden yapmasını beklerdim. Ukolova’nın ise doğrudan Rusya yönetimine karşı “ortadan kaldırma” paralelliği kurarak tehdit savurması benzeri görülmemiş bir şeydir.

Bender-Enzeli’ye saldırı

Bu benzersiz tehdit, tuhaf bir şekilde, yeterince dikkat çekmedi. Eğer sonrasında İsrail İran’ın Hazar denizi kıyısındaki Bender-Enzeli limanına saldırmamış olsaydı, gene de en hafifinden bir dil sürçmesi veya en çok İsrail’deki faşist hükümetin ve militarist çevrelerin hesapsız öfke patlamasından ibaret saymak mümkün olabilirdi.

Saldırıyı ilk defa 18 Mart’ta İsrail’in Kanal 12’si duyurdu: “Bu, İsrail topraklarından 1300 kilometre mesafede gerçekleştirilen alışılmadık bir saldırıdır.”

Batı basınında nedense bunun arkasından bir süre sessizlik yaşandı. Rusya’da ise Peskov 20 Mart’ta bu konuda bilgisi olmadığını söyledi. Ancak ertesi gün Zaharova saldırıyı doğruladı: “Hazar denizi havzası bölge ülkeleri ve uluslararası topluluk tarafından daima barış ve işbirliğinin güvenli bir alanı olarak kabul edilmiştir. Saldırganların akılsız ve sorumsuz eylemleri Hazar devletlerini de bir askeri çatışmanın içine çekme riskini yaratıyor.” Zaharova açıklamasında, Bender-Enzeli limanının Rusya-İran ticaretinde aktif bir şekilde kullanılan önemli bir ticaret ve lojistik noktası olduğunu da vurguladı. Peskov da iki gün sonra“çatışmanın sınırlarını genişletme eğilimi gösterdiğini” söyledi.

Dünyayı Londra veya Washington’dan takip etmek genel bir eğilim olduğu için olay ancak 24 Mart’ta saldırıyı bu defa The Wall Street Journal manşete çekince yaygın bir şekilde duyuldu. Başlık, doğrusu, manidardı: “İsrail, Hazar Denizi’nde Rusya-İran silah kaçakçılığı yolunu vurdu”. Journal, İsrail’in bu saldırıyla Rusya’nın İran’a desteğini hedef aldığı özellikle belirtmişti; dahası: “… konuya aşina kimseler, saldırının aynı zamanda İran’ın gıda tedarikini tehdit ettiğini ve gerekirse İsrail’in halka daha fazla acı çektirme kabiliyetine işaret ettiğini söyledi.” (Batıdaki ana akım medyanın sivil halkı koyundan farksız sayan sinizmine ayrıca dikkat edilmeli.)

Aynı gün Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov, “buna dair kişisel bilgisi olmadığını” tekrarladı, ancak eğer doğruysa “son derece olumsuz karşılayacaklarını” söyledi.

Rusya’dan kamuoyuna yansıyan tepki açıklamaları yeterince güçlüydü. İki nedenle başka türlüsü de beklenemezdi.

Hazar denizinin hukuki yapısı

Birincisi, Hazar Denizi’nin hukuki statüsü. Hazar, fiziksel olarak benzersiz bir kapalı deniz olduğu gibi benzersiz bir hukuki statüye de sahiptir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsama alanının tümüyle dışındadır ve beş kıyıdaş ülkenin bu denizi nasıl kullanacağı, 2018 tarihli Hazar Denizi Hukuki Statüsüne Dair Konvansiyon ile belirlenmiştir. Konvansiyon, Hazar ile ilgili her türlü tasarrufun ancak kıyıdaş ülkelerin ortak kararıyla alınabileceğini tespit eder. Kıyıdaş olmayan ülkelerin askeri varlık bulunduramayacağı (3/6), kıyıdaş ülkelerden herhangi birinin kendi topraklarını kıyıdaş ülkelerden birine karşı saldırganlık ve diğer askeri amaçlarla kullandıramayacağı (3/7), seyrüsefer güvenliğinin kıyıdaş ülkeler tarafından sağlanacağı (3/9) Konvansiyon ile güvence altına alınmıştır.

Dolayısıyla, kıyıdaş olmayan bir veya bir dizi ülkenin kıyıdaş ülkelere Hazar üzerinden saldırısı doğrudan doğruya Konvansiyon’u ve Hazar’ın gelecekteki istikrarını tahrip eder.

Mevcut durumda görünürde 3/6 ve 3/7’yi ihlal eden bir durum yoktur; bununla birlikte başta Azerbaycan olmak üzere İsrail’in, ABD’nin ve Britanya’nın kıyıdaş ülkelerdeki askeri ve istihbarat varlığı herkesin bildiği bir sırdır. Bu da bölgeyi daha güçlü bir gerilim kaynağı haline getirme potansiyeli taşır.

İsrail’in Bender-Enzeli limanına saldırısı ise Konvansiyon’un 3/9’uncu maddesinin kıyıdaş olmayan bir ülke tarafından ihlal edilmesi anlamına gelir, dolayısıyla seyrüsefer güvenliğini sağlamayı taahhüt eden bütün kıyıdaş ülkelerin sorumluluğunu gerektirir. Ne var ki, görüldüğü gibi, Rusya ve İran dışında kıyıdaş ülkelerden hiçbiri bu ihlale tepki göstermemiştir.

Ticaret yolları ve stratejik derinlik

İkinci neden ise basit bir coğrafya bilgisi: iki ülke arasında temel ticaret yolu Hazar denizi ve Bender-Enzeli de İran’ın Rusya ile en önemli ticaret kapısı. Burada “ticaret” sadece sivil ürünlerle ilgili değil; özellikle 17 Ocak 2025’te imzalanan “kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması” sonrası silah ve mühimmat sevkiyatının da Hazar üzerinden yapıldığını bilmek için kahin olmak gerekmiyor.

Bu anlaşmanın kısa kronolojisi şöyledir:

17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması Moskova’da düzenlenen törende Putin ve Pezeşkiyan tarafından imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma anlaşmayı onayladı. 21 Nisan 2025, Putin Duma kararını imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi.

The Cradle okurları, anlaşmayla ilgili 2 Haziran’da gene The Cradle’da yayınlanan ve anlaşmanın niteliğini değerlendiren yazımı belki hatırlayacaklardır. Orada anlaşmanın “çatışma halinde askeri yardım taahhüdü değil daha ziyade bir niyet beyanı” olduğunu vurgulamıştım. Benim görüşüme göre başlıca iki neden buna yol açmıştı. Birincisi, Rusya açısından, askeri yardım taahhüdü ancak, İran’ın olası bir çatışmada uluslararası hukuk bakımından tamamen haklı olması halinde geçerli olabilirdi. Bir başka deyişle Rusya’nın kırmızı çizgisi, İran’ın “saldırganlık” olarak tanımladığı şeyi Kremlin’in de aynı şekilde tanımlaması gereğiydi. İkinci neden ise Rusya askeri personelinin İran’dan transit geçişi veya İran topraklarını askeri hazırlık için kullanması gündeme geldiğinde İran tarafının bunu kategorik olarak reddetmesiydi.

Ancak bu, anlaşmanın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Anlaşma güvenlik, savunma ve istihbarat alanında işbirliğinin altını çok kalınca çiziyor ve dahası, Hazar, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu bölgelerinde “üçüncü devletlerin müdahalesini ve istikrarı bozucu varlığını engellemek için işbirliği yapacaklarını” vurguluyor.

İran meşru bir devlet ve her meşru devletin olması gerektiği gibi, imzalayacağı uluslararası anlaşmalar ABD’nin iznine tabi değil. Rusya ile İran arasındaki anlaşma da meşru, açık bir anlaşma. Bunun 4, 5 ve 6’ncı maddeleri doğrudan doğruya çok geniş spektrumlu bir askeri işbirliğini kapsıyor. 4/1 ve 4/2 maddeler ise istihbarat paylaşımını taahhüt ediyor:

4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”

ABD-İsrail saldırganlığının ABD’deki en güçlü borazanı olan The Wall Street Journal, bunu bilinçli olarak “silah kaçakçılığı” diye tanımlıyor, çünkü ancak böylelikle İsrail saldırganlığı meşru gösterilebilir. ABD ve İsrail’de “Rusya İran’a istihbarat sağlıyor” diye çıkartılan patırtı ve böylelikle istihbarat teminini gizli kapaklı bir destek gibi göstermek de aynı amacı güdüyor.

İlkesel bir istikrar

Neticede, birincisi, Rusya, yaptırımlar devam ederken Körfez ülkeleriyle ilişkilerin olanca önemine rağmen çatışmayla ilgili 28 Şubat günü ne dediyse aynısı söylemeye devam ediyor. Bunun Rusya ve İran arasında imzalanmış anlaşmalar, yıllara dayanan ticari, ekonomik, siyasi, askeri ilişkiler, Hazar’a kıyıdaşlık gibi birçok nesnel, somut temeli var. Bu ilkesel bir tutum.

İkincisi, ticari, askeri ve siyasi ilişkilerin gerektirdiği ve her iki ülkenin de bağımsız, egemen ülkeler olmasının doğal sonucu, keza stratejik ortaklık anlaşmasının gereği olarak askeri işbirliğini de inkar etmiyor.

Üçüncüsü, gerek İran gerekse de Rusya istihbarat paylaşımıyla ilgili somut bir şey söylemiyorlar, ancak bunu reddetmiyorlar da. Arakçi 8 Mart’ta NBC’ye verdiği mülakatta bu soruyu diplomatik bir dille savuşturmuştu: “Rusya’dan herhangi bir yardım alıyor musunuz?” — “Rusya ile stratejik ortaklığımız var.” — “Yani bu bir evet mi?” — “İran ve Rusya arasında askeri işbirliği yeni bir şey değil. Bir sır değil. Geçmişte oldu. Gelecekte de olacak.” — “Rusya, ABD kuvvetlerinin yerlerini tespit etmekte yardım ediyor mu?” — “Kesin askeri bilgiye sahip değilim. Bildiğim kadarıyla Rusya ile çok iyi ortaklığımız var.” — “Yani size yardım ediyorlar, yani istihbarat sağlıyorlar?” — “Birçok farklı istikamette bize yardım ediyorlar. Herhangi ayrıntılı bir bilgim yok.” 26 Mart’ta Lavrov da France Télévisions’a verdiği mülakatta neredeyse aynı ifadeleri kullanmıştı: “Aramızda askeri-teknik işbirliği mutabakatı var. İran’a belli tiplerde askeri ekipman sağlamaktayız, ama İran’a istihbarat yardımında bulunduğumuz suçlamalarıyla hemfikir olamayız.”

İstihbarat paylaşımı, istihbaratın doğası gereği doğrulanamaz. Dolayısıyla her iki dışişleri bakanı verdikleri cevaplarla aynı zamanda diplomatik yeteneklerini de sergiliyorlar. Ancak mesele istihbarat paylaşımının olup olmadığı değil, bütün Batı basınının ağız birliği yaparak bunu bir suçlama vasıtası haline getirmiş olması. Bu ise bilinçli bir kriminalizasyon ve bilinçlerin iğdiş edilmesi çabası olmaktan başka kendi iradesini kanun sayan bir haydutluk.

Bu gidişatın sonucu

Rusya, İran’ı desteklemede kendi stratejik hedeflerine hizmet ettiği için kendi bağımsız çıkarları tarafından da yönlendiriliyor. Bu şartlarda, “Epstein koalisyonunun” saldırganlık vasıtalarını değiştirmesi sonucu veya başka yollardan İran’da tamamen beklenmedik, öngörülemez bir durumun ortaya çıkması ihtimali dışında Rusya ve İran arasındaki ilişkilerin daha güçlü bir nitelik kazanacağı ve güvensizlik unsurunun zayıflayacağı açık görünüyor.(Hazal Yalın/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.