İran’a karşı yürütülen savaş, yalnızca Tahran ile Washington destekli İsrail arasında doğrudan bir çatışmayı ateşlemekle kalmadı, aynı zamanda Batı Asya’daki örtülü rekabetleri de su yüzüne çıkardı. Şu anda en belirgin fay hatlarından birisi BAE ile Pakistan arasında yaşanıyor. Bir yıldır tırmanan gerginlik, açık bir stratejik ayrışmaya yol açtı.

Geçtiğimiz yıl boyunca Abu Dhabi ile İslamabad arasındaki ilişkiler gittikçe gerildi. Ancak bu kopuş, ABD-İsrail'in İran'a yönelik saldırısının başlamasıyla hızlandı. Bunu, BAE’nin Pakistan'dan 2018'e dayanan 3,5 milyar dolarlık krediyi geri ödemesine yönelik ani talebi izledi.

Abu Dhabi, Pakistan’ın son dönemde Tahran ile Washington arasında arabuluculuk yapmaya ve halihazırda ihlal edilmiş olan ateşkesi yeniden tesis etmeye yönelik son dönemdeki rolünü açıkça kabul etti. Ancak kapalı kapılar ardında, çatışmayı ve bunun sonucunda ortaya çıkan küresel ekonomik şoku tetikleyen saldırganları isimlendirmeyi reddetti. Bu bilinçli sessizlik, kendi bölgesel ortaklıklarını istikrarsızlaştırma riski taşısa da, ABD’nin önceliklerine daha yakın bir duruşu yansıtıyor.

Bu görüş ayrılığı, 19 Mart'ta Riyad'da yapılan stratejik istişare toplantısında doruğa ulaştı. Toplantı, BAE'nin Kuveyt, Ürdün ve Bahreyn ile birlikte Pakistan'ın İsrail saldırganlığını kınama çağrısını engellemesi üzerine neredeyse çöküyordu. Abu Dhabi, Washington veya Tel Aviv'e yönelik herhangi bir eleştiriden kaçınırken, İran'ın “her türlü yola başvurularak” yenilgiye uğratılmasını savunarak çok daha radikal bir tutum sergiledi.

Urduca yayınlanan Jhang gazetesinde yazan Pakistanlı gazeteci Hamid Mir’e göre, BAE’li yetkililer İran’a karşı nükleer silah kullanılabileceğini ima edecek kadar ileri gittiler. Lübnan, Türkiye ve Pakistan, böyle bir tırmanışın İran sınırlarında kalmayacağını, kaçınılmaz olarak Basra Körfezi monarşilerini de içine alacağı uyarısında bulunarak sert bir şekilde karşı çıktılar.

Ancak Suudi Arabistan’ın son dakika müdahalesi sonrasında nihai bildiride değişiklik yapılarak İsrail’in saldırganlığını kınayan ifadeler eklendi.

Arabuluculuk mu, kontrollü baskı mı?

Pakistan, Türkiye ve Mısır ile birlikte, savaşı durdurmayı amaçlayan gevşek bir arabuluculuk sürecinin öncülüğünü üstlendi. Üç ülke de Washington ile bağlarını sürdürüyor, ancak kendilerini Tahran’ın kabul edebileceği bir ateşkes sağlayabilecek aracılar olarak konumlandırmaya çalışıyor.

İslamabad’ın önerisi iki aşamalı bir plan içeriyordu. İlk aşama, derhal ateşkes ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını öngörüyor. İkincisi ise, 15 ila 20 günlük müzakereleri kapsayan ve “İslamabad Anlaşması” olarak adlandırılan daha kapsamlı bir çözümü içeriyor. Bu süreçte İran, yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve Hürmüz için yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesi karşılığında nükleer programını sivil alanda kullanıma sınırlayacaktı.

Tahran bu çerçeveyi kesin bir dille reddetti.

İranlı yetkililer 6 Nisan’da, bağlayıcı garantiler içermeyen herhangi bir geçici düzenlemenin sadece yeni saldırılara yol açacağını yineledi. Tahran, ABD ve İsrail’in saldırganlıklarına yeniden başlamayacağına dair kesin garantilerle desteklenen kalıcı bir ateşkes konusunda ısrarcı oldu. 

Ayrıca, stratejik deniz yolunun kontrolünün egemenlikle ilgili bir güvenlik unsuru olduğunu savunarak, savaş koşulları altında Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik dış baskıyı da reddetti.

Buna rağmen, İran’ın Pakistan Büyükelçisi Rıza Amiri Mugadim, X'de yazdığı mesajda İslamabad’ın çabalarının “kritik ve hassas bir aşamaya” girdiğini belirtti. Diplomatik dil, daha derin bir gerçeği gizliyor. Tahran, arabuluculuk girişimlerini tarafsız inisiyatifler olarak değil, temel güvenlik endişelerini ele almadan taviz koparmak için tasarlanmış baskı enstrümanları olarak görüyor.

Pakistanlı analistler de bu şüpheyi paylaşıyor. Birçoğu, arabuluculuk çabalarını Washington ve bölgesel ortaklarının, güç dengesini temelden değiştirmeden deniz ticaretini yeniden canlandıracak geçici bir ateşkes sağlamaya yönelik bir girişim olarak görüyor.

İslamabad merkezli analist Sajjad Azhar, The Cradle’a verdiği demeçte, güvenilir garantörlerin bulunmamasının her türlü anlaşmayı en başından kırılgan hale getirdiğini söylüyor:

“Pakistan’ın çabalarının bölgeye barış getirebileceğinden şüpheliyim, çünkü ne zaman bir barış önerisi gelse, garantilerle ilgili mesele anlaşmanın başarısız olmasına yol açıyor. Bu çatışmada hiçbir üçüncü ülke bir garantiyi vermeye hazır görünmüyor, dolayısıyla barışın sağlanmasına dair umutlar çok zayıf.”

Pekin’in ihtiyatlı yaklaşımı

Çin, 31 Mart’ta Pekin’de düzenlenen toplantıda açıklanan beş maddelik öneri konusunda Pakistan ile koordinasyon içinde hareket ederek diplomatik arenaya temkinli bir şekilde dahil oldu. Bu çerçeve, BM Şartı’na bağlılığı, çok taraflılığı ve uluslararası hukuka dayalı uzun vadeli bir siyasi çözümün oluşturulmasını önemle vurguluyordu.

Ancak Pekin’in tutumu bilinçli olarak ihtiyatlı olmaya devam ediyor.

Tayvan merkezli araştırmacı ve yazar Dr. Ghulam Ali, The Cradle'a verdiği demeçte, Çin'in İran ile olan stratejik ortaklığını ABD ile doğrudan bir çatışmaya dönüştürmek istemediğini belirtiyor:

“Çin'in ABD ve İsrail'in İran'a yönelik eylemlerine verdiği tepki, angajmanının sınırlarını ortaya koydu. Pekin, çatışmalar kendi ortaklarını ilgilendirse bile doğrudan müdahil olmaktan kaçınmaya meyilli. Bu durum, 2021 anlaşmasında belirtildiği üzere İran'ın stratejik ortak olarak rol üstlenmesi nedeniyle doğrudan Çin'in çıkarları doğrultusunda şekillendi." 

Ali, Pekin'in iştirakini diplomatik girişimler ve sözlü taahhütlerle sınırlayarak, bu anlaşmanın korunmasına ilişkin aktif katılımdan veya garantilerden kaçınmasının beklendiğini iddia ediyor.

Bu, daha geniş bir Avrasya politikasını yansıtıyor: İran'a siyasi destek vermek, askeri tırmanıştan kaçınmak ve bölgesel istikrara bağlı uzun vadeli ulaşım projelerini muhafaza etmek.

Trump’ın ültimatom politikası

ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın 8 Nisan’a kadar bir anlaşmaya varamaması halinde ülkeyi “ortadan kaldırabileceğini” söyleyerek baskıyı artırdı. Tahran bu ültimatomu reddetti ve herhangi bir uzlaşmanın savaşı geçici olarak askıya almak yerine tamamen sona erdirmesi gerektiğini yineledi.

Buna paralel olarak, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, müzakereleri kolaylaştırmak ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için iki haftalık bir uzatma talep etti.

Trump, şaşırtıcı bir şekilde İslamabad'ın talebi üzerine İran operasyonunu derhal askıya aldı. Bu durum, Şerif'in hamlesinin Trump ile işbirliği içinde önceden planlanmış olduğu ve Tahran'ı Washington'un belirlediği şartları kabul etmeye zorlamak için bir manevra olduğu şüphesini uyandırdı.

Pakistan'daki yorumcular, İslamabad'ın arabuluculuğunun tarafsızlıktan çok, diplomatik bağımsızlık görüntüsünü korurken ABD'nin çıkarlarına uyum sağlamaya yönelik olabileceğini savunuyor.

Dr. Ali şöyle diyor:

“Pakistan yönetimi, Donald Trump’ın gözüne girmek için onun çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeye çalışıyor. Pakistan’daki mevcut koşullar, ülkenin artan iç sorunlarla boğuşurken, liderliğinin Çin-ABD yakınlaşması konusunda arabuluculuk rolüne odaklandığı 1970–1971 dönemi ile benzerlikler taşıyor. Siyasi istikrarsızlık ve ekonomik zorluklar dahil olmak üzere Pakistan’daki mevcut krizler, geçmişte etkili yönetişimi engelleyen durumlarla benzerlikler sergiliyor.”

Abu Dhabi, Pakistan'a karşı tutumunu sertleştiriyor

BAE ve Pakistan arasındaki uçurum, İran savaşından önce de vardı, ancak savaşın baskısı altında daha da derinleşti.

İki ülke arasındaki gerginlik, Abu Dhabi'nin İslamabad havaalanını işletme anlaşmasından çekilmesiyle bu yılın başlarında tırmandı. Bu durum, ikili ekonomik işbirliğine duyulan güvenin azaldığının işareti oldu. Aynı zamanda BAE, suç ve düzensiz göç konusundaki endişeleri gerekçe göstererek Pakistan vatandaşlarına yönelik kısıtlamaları sıkılaştırırken, ezeli rakibi Hindistan ile ilişkilerini geliştirdi.

Sajjad Azhar, “BAE ve Suudi Arabistan arasında gerginlik var ve bu koşullar altında, geçen yıl Pakistan'ın Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalaması BAE'yi kızdırdı” diyor.

Azhar, Pakistan'ın bakış açısına göre, BAE'nin Hindistan'a yanaştığını ve Pakistan'da hakkında ceza davaları bulunan emlak devi Malik Riaz ile Belucistan ayrılıkçı liderlerinin iadesini reddettiğini ekliyor.

İslamabad’ın örtülü mecburiyetleri

Pakistan’ın arabuluculuk çabaları, tamamen yardımseverlikten kaynaklanmıyor.

Dr. Ali, ekonomik çöküşün eşiğinde olan, ciddi siyasi parçalanma yaşayan, Küresel Terörizm Endeksi’nde en üst sırada yer alan ve giderek tırmanan bir güvenlik kriziyle boğuşan bir ülkenin, aynı anda süper güçlerin çetrefilli siyasetine dahil olmaya çalışmasını şaşırtıcı buluyor.

Ali, “Pakistan’ın diplomatik çabaları, ülkeyi iç sorunlardan uzaklaştırmayı amaçlayan stratejik bir manevra gibi görünüyor” diyor.

Suudi Arabistan’a verdiği güvenlik taahhütleri, Pakistan’ı riskli bir duruma sokuyor. İran’ın Suudi topraklarına yapacağı herhangi bir doğrudan saldırı, Pakistan’ı çatışmanın içine çekecek yükümlülükleri tetikleyebilir.

Azhar, İslamabad’ın diplomasisinin, aksi bir durumda kendi sınırlarına sıçrayabilecek bir savaşı kontrol altına almayı amaçladığını savunuyor:

“Daha geniş çaplı bir çatışma Pakistan’ı da tehdit edebilir. Eğer İran Suudi Arabistan’a saldırırsa, Pakistan anlaşma gereği Suudi Arabistan’ı savunmak zorunda kalacak ve bu da savunmanın sadece koruma değil, aynı zamanda saldırı eylemlerine girişme olasılığını da içerdiği anlamına gelir. Bu durumda çatışma Pakistan’a da sıçrayabilir. Bu nedenle Pakistan, gerginliği azaltmak amacıyla hem İran hem de Suudi Arabistan ile diplomatik müzakereler yürüterek bunun önüne geçmeye çalışıyor.”

Gerginliği azaltma konusunda söz sahibi olmak, şu anda çatışmanın belirleyici unsuru. Washington ve bölgesel ortakları, deniz ticaretini yeniden canlandıracak ve piyasaları istikrara kavuşturacak bir ara verilmesini istiyor. Tahran ise, kendisinin ve müttefiklerinin ulusal güvenliğini koruyacak garantiler için direniyor. Tarafların hiçbiri geri adım atmıyor.

Abu Dhabi, Washington ve Tel Aviv ile olan ittifakını pekiştirerek tarafını çoktan seçti. İslamabad ise ABD ile uyum içinde çalışırken Tahran ile diplomatik kanalları açık tutarak dengede kalmaya çalışıyor. Görüş ayrılıkları giderek artıyor ve bir zamanlar işlevsel olan ortaklığı derinden sarsıyor.

BAE ve Pakistan arasındaki gerilim, Batı Asya’da daha büyük bir değişimin habercisi. Bölge ülkeleri, Washington’un savaş baskısı altında daha sağlam ittifaklar kurmaya zorlanıyor, eski ittifaklarını tekrar gözden geçiriyor ve bölgenin siyasi düzenini yeniden şekillendiren bir çatışmaya hazırlanıyor.(F.M. Shakil/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayablir.