İslamabad görüşmelerinin sonuçsuz kalması, sadece diplomaside bir turun daha sona ermesi anlamına gelmiyor. Bu durum, Tahran'da bu çatışmanın nasıl algılandığında bir değişime işaret ediyor. Washington'un hala bir baskı seferberliği olarak gördüğü süreci, İran artık daha uzun süreli bir çatışmanın başlangıç aşaması olarak değerlendiriyor ve bu süreçte zaman, piyasalar ve siyasi baskı, olumsuz etkisini İran'dan çok ABD üzerinde daha fazla hissettirebilir.

Görüşmeler, savaşın mevcut gidişatı konusunda ortak bir anlayışa dayandırılmadığı için başarısız oldu. ABD, askeri baskının büyük tavizler koparmak için yeterli bir koz oluşturduğu varsayımıyla müzakerelere girdi. İran ise tam tersi, savaşın henüz bu tür tavizlerin verilmesi gereken aşamaya gelmediği varsayımından hareket ediyordu. Sorun, taktiklerin ötesindeydi.

Washington’un tutumu, geleneksel yaklaşımının devamını yansıtıyordu. Lübnan konusunda bağlayıcı taahhütlerden kaçınırken, İran’ın nükleer programının sonlandırılmasını, bölgesel etkisinin azaltılmasını ve Hürmüz boğazından serbest geçiş hakkı talep ediyordu.

Tahran’ın bakış açısına göre bu, uzlaşmaya varmak için tasarlanmış bir müzakere değil, savaş ile elde edilemeyen sonuçları siyasi tavizlerle teslimiyete dönüştürme girişimiydi.

İran’ın tutumu ise farklı bir mantığa dayanıyordu. İran, nükleer kapasitesini korumakta, Hürmüz boğazı üzerindeki egemenliğini sürdürmekte ve ateşkes mutabakatının Lübnan’ı da içerecek şekilde genişletmekte ısrar etti. Bu tutum, çatışmanın bölgesel olduğu ve ayrı ayrı ele alınamayacağı görüşüne dayanan stratejik sınırları yansıtıyor.

Yanlış İran algısı

Bu ayrışmanın temel nedenlerinden biri, Washington’un İran’ın iç dinamiklerini yanlış yorumlaması. ABD, İran’ın müzakereleri hala baskıdan kurtulmak için bir çıkış yolu olarak gördüğünü varsayıyor. Ancak İran’daki iç dinamikler artık değişti. Diplomasinin hemen fayda sağlayacağına dair yaygın bir beklenti yok. Hatta, kamuoyunun önemli bir kesimi, mevcut koşullarda müzakerelere girmenin mantığını sorguluyor.

Ülke içindeki bu değişim, İran’ın müzakere yaklaşımını doğrudan etkiliyor. İranlı siyaset analisti Fuat İzadi’nin 12 Nisan’da belirttiği gibi, “müzakerelerden çok fazla bahsetmek kamuoyunu rahatsız ediyor” çünkü taviz verildiği algısı artan bir hassasiyet yaratıyor. Bu ortamda uzlaşma artık sadece diplomatik bir araç değil, siyasi bir yükümlülük haline geliyor.

Coğrafi konum değil baskı aracı olarak Hürmüz

Bu değişimin merkezinde Hürmüz boğazı yer alıyor. 11-12 Nisan’da yaşananlar, İran’ın artık bu geçidi aktif bir baskı aracı olarak gördüğünü gösterdi. İran güçleri bir ABD savaş gemisine uyarıda bulunarak, “Hürmüz boğazına yaklaşan herhangi bir askeri gemi ateşkes ihlali olarak değerlendirilecek ve sert bir şekilde karşılık görecektir” şeklindeki resmi söylemini pekiştirdi. Bu dil, İran’ın belirlediği şartlara göre çatışma kurallarını dayatma çabasını yansıtıyor.

Bu çerçeve, kapsamlı bir resmi söylemle pekiştiriliyor. İranlı yetkililer, “Boğaz’ın İran Donanması’nın idaresi altında olduğunu ve sivil gemilerin belirli düzenlemelere uygun olarak geçebileceğini” vurgulayarak, Hürmüz’ün sadece savunulmadığı, aynı zamanda yönetildiği bir modeli işaret ediyor.

İran’ın siyasi mesajları da gerginliğin tırmanmasını daha kapsamlı stratejik terimlerle ele somutluyor. ABD’nin tehditlerine yanıt olarak yetkililer, “zorla uygulanan herhangi bir abluka, güçlü ve kararlı bir tepkiyle karşılanacaktır” uyarısında bulunarak, boğaza dışarıdan hakimiyet kurma girişimlerinin boyun eğme ile değil çatışma ile sonuçlanacağını vurguladılar.

Resmi mesajların yanı sıra, İran içindeki bazı analistler bu mantığı daha da ileri götürüyor. Izadi, bunu “Hürmüz Boğazı İran’ın en önemli gelir kaynağı haline gelebilir” diye ortaya koyarken, geçişi kısıtlayacak ve deniz taşımacılığına transit geçiş ücreti uygulanmasını öngören önerilere işaret etti. Bu tür fikirler halen gelişmekte olan bir tartışmanın parçası olsa da, coğrafyanın ekonomik bir kaldıraç haline getirildiği daha geniş bir stratejik yönelimi yansıtıyor.

Washington tepki gösteriyor, Tahran yeni hesaplar yapıyor

ABD’nin tepkisi, bu dinamikleri aksi yönde daha da güçlendirdi. ABD Başkanı Donald Trump, 13 Nisan’da deniz ablukası uyguladıktan sonra, Washington’un deniz trafiğini kısıtlayarak gemilerin İran’ın belirlediği koşullar altında faaliyet göstermesini engelleyebileceğini ima ederken, ABD güçlerinin İran’ın askeri kapasitesinin bazı unsurlarını zayıflattığını iddia etti. Halihazırda bir abluka yürürlükteyken yeni bir abluka tehdidinde bulunmak, tutarlı bir stratejiden ziyade tepkisel bir duruşa işaret ediyor.

Tahran’ın bakış açısına göre, bu tutarsızlık bir baskı işareti. İranlı yetkililer, ABD’nin söylemlerini “çaresizlik ve öfkeyi” yansıttığını belirterek, ilan edilen hedefler ile ulaşılabilir sonuçlar arasındaki uçurumun genişlediğine işaret etti.

İsrail’in rolü, diplomatik süreci daha da karmaşık hale getirdi. Müzakereler sürerken Lübnan’daki İsrail saldırıları devam etti ve yetkililer bu cephede ateşkesin geçerli olmadığını açıkça belirtti. Bu durum yapısal bir çelişki yarattı.

İran müzakerelere bölgesel bir çerçevenin parçası olarak yaklaşırken, Washington ve Tel Aviv çatışmayı ayrı bir konu olarak ele aldı. Görüşmeler sırasında saldırıların devam etmesi, diplomasinin askeri realitelerden ayrılamayacağına dair Tahran’ın uzun süredir savunduğu görüşü pekiştirdi.

Farklı bir zaman çizelgesinde yürütülen savaş

Görüşmelerin başarısızlığı, bundan sonra ne olacağına ilişkin ipuçları veriyor. Savaş yeniden başlarsa, Washington artan baskının sonunda İran’ı taviz vermeye zorlayacağını varsayıyor. Tahran ise farklı bir zaman çizelgesine göre hareket ediyor gibi görünüyor.

İran ekonomisi baskı altında kalmaya devam ediyor ve yeni bir çatışma bu baskıyı daha da artıracak. Ancak İran’ın stratejik düşüncesi, maliyetlerin dağılımında asimetriyi giderek daha fazla vurguluyor. Izadi’nin de belirttiği gibi, ABD’nin yaptırımları kaldıracağı veya ekonomik tavizler vereceği beklentisi gerçekçi değil ve bu da uzun süreli bir çatışmanın uzlaşmadan çok daha fazla avantaj sağlayabileceği inancını pekiştiriyor.

Belirleyici değişken sadece İran’ın kapasitesi değil, tırmanışın yaratacağı küresel sonuçlar. Hürmüz boğazındaki uzun süreli bir kriz, küresel enerji piyasalarını, nakliye rotalarını ve sigorta maliyetlerini doğrudan etkileyecek. Bu etkiler bölgeyle sınırlı kalmaz. Batı ekonomilerine ve siyasi sistemlerine de yayılır.

İşte burada zamanlama kritik hale geliyor. ABD, önemli uluslararası gelişmeler ve ulusal seçim döngüleriyle şekillenen, siyasi açıdan hassas bir döneme giriyor. Artan enerji fiyatları ve ekonomik istikrarsızlık, dış politikanın çok ötesine uzanan sonuçlar getiriyor.

Bu bağlamda, gerginliğin tırmanması siyasi riskler yaratıyor.

Tahran, bunu stratejisine dahil ediyor gibi görünüyor. Çatışma ne kadar uzun süre çözümsüz kalırsa, baskının içe değil dışa doğru kayma olasılığı o kadar artar. İran’ın hesaplaması, oluşacak zararı engellemek değil, bunu rakiplerinden daha iyi yönetebilmek.

İslamabad görüşmelerinin çöküşü, çatışmada dayanıklılık, baskı ve stratejik zamanlamanın belirleyici olduğu yeni bir aşamanın başlangıcını işaret ediyor.

Savaş yeniden başlarsa, bunun sonucu sadece savaş meydanındaki gelişmelerle belirlenmeyebilir. Savaş, hangi tarafın olası sonuçlarını daha uzun süre kaldırabileceğine göre şekillenecek.

Bu çatışmada ilk kez, Tahran, bu sorunun cevabının Washington'un lehine olmadığına inanıyor gibi görünüyor.(Peiman Salehi/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.