Foreign Policy analizine göre; Suudi Arabistan, BAE ve Katar son on yılda bölgeyi bir teknoloji, lojistik ve turizm merkezine dönüştürmek için devasa adımlar atmıştı. Bölgesel güvenliği ABD askeri varlığına, siyasi istikrarı ise güçlü hanedan yönetimlerine yaslayan bu devletler, Ortadoğu’nun kronik çatışmalarından uzak durarak küresel birer çekim merkezi haline geldi. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı operasyonlar, bu "güvenli liman" anlatısının sonunu getirdi.

Enerji ve teknoloji altyapısına ağır darbe

Savaşın tarafı olmadıklarını ilan etmelerine rağmen, Körfez ülkeleri İran’ın "komşularını vur ve enerji arzını tehdit et" stratejisinin doğrudan kurbanı oldu. BAE’nin teknoloji sektörü ve enerji altyapısı İsrail’den daha fazla saldırıya uğrarken; Bahreyn’in veri merkezleri, Kuveyt’in petrol sahaları ve Katar’ın devasa Ras Laffan tesisi ağır hasar aldı. Suudi Arabistan’ın rafinerileri ve stratejik boru hatları ise İran füzelerinin düzenli hedefi haline geldi. Binlerce drone ve füzenin hedefi olan bölge, yatırımcı ve profesyonel sınıfa vaat ettiği "istikrar" sözünü tutamaz hale geldi.

Hürmüz’de yeni düzen ve savunmaya zorunlu dönüş

Ateşkes görüşmelerinde masaya gelen şartlar, Körfez ülkeleri için karanlık bir tablo çiziyor. İran’ın Hürmüz Boğazı geçişlerini kendi silahlı kuvvetleriyle koordineli hale getirme ve geçiş ücreti talep etme planı, bölgenin enerji damarlarını İran’ın kontrolüne bıraktı. Trump yönetiminin bu sisteme açık kapı bırakması, Riyad, Abu Dabi ve Doha’yı kaynaklarını kalkınma projelerinden çekip savunma sanayiine kaydırmaya zorluyor. Körfez liderleri için artık öncelik dev projeler değil, şehirlerin füze savunma sistemleriyle donatılması ve Çin gibi aktörlerle yeni güvenlik dengeleri kurmak oldu.(Ajanslar)