ABD Başkanı Donald Trump’ın Pakistan’ın talebi üzerine İran ile ateşkesin uzatılmasına ilişkin kararı, İslamabad’a Washington, Tel Aviv ve Tahran arasında daha kapsamlı bir mutabakat sağlanması için zaman kazandırdı. Ancak diplomasi yavaş ilerlerken, savaş Batı Asya'da çoktan daha köklü bir değişimi tetiklemiş durumda. 

Pakistan'ın arabuluculuğunda sağlanan ateşkes, artık daha geniş çaplı bir bölgesel yeniden yapılanmaya bağlı. Uzun süredir Washington'un askeri kalkanına bağımlı olan Basra körfezi ülkeleri, bu kalkanın hala işlevsel olup olmadığını açıkça sorguluyor. ABD yerine Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerin liderliğinde bölgesel savunma işbirliğine odaklanan yeni bir diyalog ortaya çıktı.

İran, geçen hafta İslamabad’da yapılacak ikinci tur görüşmelere katılma konusunda ihtiyatlı ama iyimser bir tavır sergiledi. Bazı haberlere göre, ABD’nin Hürmüz boğazında bir İran gemisine düzenlediği saldırının ardından Tahran’ın görüşmelere katılmayı reddedebileceği öne sürülmüştü, ancak Trump’ın ateşkesi uzatma kararı taraflara daha fazla zaman kazandırdı.

Bu gelişmenin, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir’i Washington’a baskı yapmaya ve ateşkesi uzatması, ablukayı hafifletmesi için ikna etmeye sevk ettiği bildiriliyor. Trump'ın ateşkesi uzatma kararı, abluka devam etse de İran'ın müzakerelere yeniden katılma koşullarını kısmen karşıladı.

Geçen hafta Tahran'a yaptığı üç günlük ziyareti tamamlayan Münir, Trump ile temas halinde kalırken, Başbakan Şehbaz Şerif de Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'de paralel diplomasi yürüttü.

Anlaşmanın önündeki bir başka engel İran'ın sahip olduğu zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti. Son gelişmeler, hem Rusya hem de Çin'in, ABD'nin barış anlaşması için öne sürdüğü talebi karşılamak üzere İran'ın uranyumunu kendi topraklarında depolamayı teklif ettiğini ortaya koyuyor.

Washington'sız bir bölgesel düzen

Barış çabalarına paralel olarak, ABD liderliğindeki Körfez güvenlik mimarisinin yerine geçebilecek olası bir “Müslüman” oluşum konusunda Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve Mısır arasında yoğun diplomatik görüşmeler sürüyor.

17-19 Nisan tarihleri arasında Türkiye’de düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu sırasında gerçekleştirilen dörtlü toplantının, gerginliği azaltmaya ve yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmaya odaklandığı bildirildi. The Cradle’a konuşan kaynaklar, ekonomik entegrasyon ve savunma koordinasyonuna dayanan bir “iç güvenlik mekanizması”na yönelik geniş bir destek olduğunu belirtiyor.

Ankara, Batı Asya’nın savunmasından dış güçlerin değil, bölge ülkelerinin sorumlu olması gerektiği fikri etrafında şekillenen ve “organize bölgesel güvenlik platformu” olarak tanımladığı bir öneri sundu.

Bu tartışmaların ardındaki aciliyet anlaşılır.

Birçok Arap devleti, özellikle Suudi Arabistan ve Katar, artık Basra körfezindeki ABD üslerinin birer kazanımdan çok külfet haline geldiğine inanıyor. İran’ın saldırıları sonucu bölgedeki birçok ABD askeri tesisi hasar gördükten veya yok edildikten sonra, Körfez hükümetleri ABD’nin varlığının kendilerini koruduğunu mu yoksa sadece hedef haline getirdiğini mi sorgulamaya başladı.

Bol News’in genel müdür yardımcısı Zahir Şah Şerazi, The Cradle’a şu açıklamayı yaptı:

"ABD’nin ileri karakollarının bulunduğu Körfez ülkelerindeki tesisleri hedef almak, Washington’un gerçek yüzünü ortaya çıkaran İran’ın stratejik ve zekice askeri taktiğiydi. Körfez ülkeleri, ABD’nin asıl önceliğinin Siyonist devlet ve onun yayılmacı emellerinde olduğu için kendilerini koruyamayacağını anladı.” 

Şerazi, Büyük İsrail kavramının, ABD’nin koruması altında Batı Şeria, Lübnan, Gazze ve Suriye’de bu amaç için çalışan Siyonist devletin yayılmacı planlarından kaynaklandığını belirtiyor. Ona göre bu durum Körfez ülkelerini endişelendiriyor ve hatta Türkiye bile Suriye ve Lübnan’da İsrail ile çatışma riskiyle karşı karşıya. 

Bu endişeler, İran’a değil, İsrail’in yayılmacı planlarına karşı koymak amacıyla Batı Asya’da NATO benzeri bir gücün kurulması fikrini doğurdu. Şerazi, İran’ın savaştan sonra bu oluşuma katılabileceğini ve bunun ABD ve İsrail’e karşı güçlü bir askeri ittifak haline gelebileceğini söylüyor.

Sünni ittifakı mı, yoksa bölgesel caydırıcı güç mü?

Herkes önerilen gücü aynı bakış açısıyla değerlendirmiyor.

Araştırma ve Güvenlik Çalışmaları Merkezi (CRSS) yönetici direktörü İmtiyaz Gül, The Cradle'a verdiği demeçte, projenin gerçek anlamda bölgesel bir savunma yapısı olmaktan ziyade, bir Sünni koalisyonu olarak faaliyet gösterebileceğini belirtti.

Gül'a göre, bu birlik nihayetinde hem Washington'a hem de İsrail'e yarayabilir, çünkü petrol zengini Arap monarşilerini korurken İran'ı kontrol altında tutmak için kullanılabilir.

“Bu güç, bölgesel ittifakları güçlendirmek ve Ortadoğu'daki İran nüfuzuna karşı koymak üzere tasarlandığından, İbrahim Anlaşmaları'nın bir katalizörü olarak değerlendiriliyor. ABD askeri üsleri Körfez ve Arap devletleri için koruyucu bir şemsiye işlevi görmek yerine bir yük haline geldiğinden, bu ittifak özellikle Suudi Arabistan için alternatif bir güvenlik düzenlemesi olarak ortaya çıkabilir.”

Gül, bu birliğin geleceği konusunda o kadar da iyimser değil, böyle bir örgütün bölgeyi düzene sokma sorumluluğunu etkili bir şekilde üstlenemeyeceği görüşünde:

“Bu, son derece karmaşık bir mesele. İran ile Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır arasında süregelen gerginlikler gibi çeşitli görüş ayrılıkları ve çıkar çatışmaları nedeniyle hem zorlu hem de uygulaması güç bir konu ve bu da bölgesel sorunları çözme girişimlerini karmaşıklaştırıyor ".

ABD üsleri bir yük haline geldi

Trump, Batı Asya'daki ABD askeri operasyonlarının azaltılabileceğini ima etse de, Washington askeri varlığını genişletmeye devam ediyor.

Trump, binlerce ABD askerinin Eylül 2026'ya kadar Irak ve Suriye'den çekilebileceğini öne sürdü. Ancak bölgeye 2500 deniz piyadesi daha gönderdi.

Bu çelişki, “Pentagon bölgedeki ABD asker sayısını artırmaya devam etmesi, Rusya’nın ‘ABD ve İsrail’in barış görüşmelerini İran’a karşı bir kara harekatı hazırlığı için kullanabileceği’ yönündeki uyarılarını haklı çıkardı”.

Gül, ABD’nin Körfez ülkelerindeki üslerinden çekilmesinin İsrail’i daha da izole edeceğini düşünüyor. Tel Aviv, bu üsler olmadan bölgedeki askeri varlığını destekleyen lojistik ve istihbarat altyapısının büyük bir bölümünü kaybedecektir.

Gül, Washington'un İsrail'i savunmasız gördüğü sürece Batı Asya'daki askeri varlığını sürdüreceğini savunuyor.

American Enterprise Institute (AEI) tarafından yayınlanan yakın tarihli bir rapor, Pentagon'u İran ile savaş sona erdiğinde Körfez'deki konuşlanma stratejisini yeniden değerlendirmeye çağırdı. Rapor, Bahreyn ve BAE'nin ABD deniz kuvvetleri için önemli merkezler olarak kalması gerektiğini, diğer tesislerin ise faydadan çok sorun yaratabileceğini savundu.

AEI, Washington'a, Türkiye'ye taviz vermek yerine Yunanistan ve Kıbrıs'a güvenmesini önerdi. Ayrıca ABD'nin Suudi Arabistan ve Umman'da geniş çaplı askeri varlığını sürdürmek yerine Somaliland'daki varlığını artırması gerektiğini de telkin etti.

Middle East Institute (MEI) verilerine göre, ABD güçleri BAE, Umman, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Katar'da konuşlanmış durumda. Yaklaşık 50 bin asker, bilinen 19 üsse dağılmış durumda.

Gül, “ABD’nin güvenlik şemsiyesi, özellikle bu üslerin İran’a yönelik operasyonda rol alması nedeniyle, ev sahibi ülkelerin egemenliğini doğrudan tehdit eden bir yük haline geldi. İran, KİK’in egemenliğine yönelik bir tehdit oluşturmasa da, ABD’nin İran’a operasyon düzenlediği üsleri hedef alıyor,” diyor.

Şerazi, ABD'nin askeri güç, hava üstünlüğü ve teknolojik üstünlüğüne rağmen uğradığı kayıplar göz önüne alındığında, İran'ın direnci ve yoğun misillemesi nedeniyle Suudi Arabistan ve Katar'daki üslerini çoktan terk ettiğini söyledi.

Pakistan, Körfez'in koruyucusu olarak devreye giriyor

Pakistan, Suudi Arabistan'ın Doğu Vilayeti'ndeki Kral Abdülaziz Hava Üssü'ne 13 bin asker, JF-17 “Thunder” Block III ve J-10CE savaş uçakları gibi gelişmiş platformlar da dahil olmak üzere 10 ila 18 adet savaş uçağında oluşan bir filo konuşlandırdı.

Şerazi son durumu şöyle özetledi:

“Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan, ticaret ve savunma işbirliği konusunda güçlü bağlar kurdu. Katar, Suudi-Pakistan savunma mekanizmasına katılma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Ayrıca Suudi Arabistan ve Katar, topraklarının İran’a karşı yapılacak operasyonlarda kullanılmayacağını açıkladı” .

Pakistan, Körfez monarşileri için alternatif bir güvenlik garantörü olarak kendisini konumlandırmaya çoktan başladı.

Pakistan ve Türkiye de askeri işbirliğini derinleştiriyor. İslamabad, KAAN hayalet avcı uçağı programına dahil olurken, Ankara ise insansız hava aracı teknolojisi, eğitim ve askeri teçhizat konusunda Pakistan'a destek sağlıyor.

İran'ın bu bölgesel dönüşümün belirli unsurlarını gizlice destekliyor olabileceğine dair spekülasyonlar da artıyor. Tahran’ın Washington ile son müzakerelerdeki temel taleplerinden birinin, bölgedeki ABD askeri üslerinin kapatılması olduğu bildirildi.

Şerazi, “BAE gibi birkaç ülke hariç, neredeyse tüm Ortadoğu ülkeleri, Arap ülkeleri arasında kan dökülmesine neden olan ABD-İsrail işbirliği nedeniyle, bölgede yerel bir güvenlik mekanizmasını destekliyor,” vurgusunu yaparak ekledi: “Şimdi, Siyonistlerin ve destekçilerinin barbarlığına son verecek güçlü bir kuvvete ihtiyaç var”.(F.M. Shakil/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen bazı görüşler ’Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.