ABD Başkanı Donald Trump'ın özellikle İran limanlarını ve bu limanlara uğrayan gemileri hedef alan Hürmüz Boğazı’na abluka uygulayacağı açıklaması, Tahran ile süren çatışmayı yeni bir aşamaya taşıyor ve İran'ın halihazırda kontrol ettiği bir deniz yoluna fiilen ABD ablukası anlamına geliyor.
Bu hamle, İran'ın çok ötesine uzanıyor ve küresel ticaret trafiğini kesintiye uğratıyor. Buradaki amaç, uluslararası arenadaki rakiplerine, özellikle de Tahran'ın bu sularda uyguladığı esneklikten faydalanmış olan Çin'e baskı yapmaya yönelik. Bu gerginliğin tırmanışı, aşina olduğumuz bir engelle karşı karşıya kaldı: On yıllardır yaptırımlara boyun eğmek yerine onları absorbe edip atlatmayı başarmış bir devlet.
Tahran baskı denklemini tersine çeviriyor
İran, Lübnan'daki ateşkesin ardından, Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerin bir parçası olarak Hürmüz Boğazı’nın yeniden açıldığını duyurdu. Ancak Washington, 13 Nisan'da aldığı abluka kararında ısrar ederek bu diplomatik hamleye aynı şekilde karşılık vermeyi reddetti. Tahran, 24 saat içinde kısıtlamaları yeniden getirerek yanıt verdi ve ABD'nin baskı altında boyun eğdirme beklentisini bozdu.
Durum hızla deniz sahasına taşındı. Bir İngiliz denizcilik ajansı, İran Devrim Muhafızları (IRGC) ile bağlantılı gemilerin boğazı geçmeye çalışan bir petrol tankerine ateş açtığını bildirdi.
Reuters ayrıca aynı koridorda ham petrol taşıyan iki Hindistan bayraklı gemiye yönelik saldırıları yazdı. İran'ın Hatam-ül Enbiya komutanlığı daha sonra boğazın yeniden “önceki durumuna” getirildiğini ve şu anda sıkı bir askeri kontrol altında olduğunu açıkladı.
Tahran, Washington'un “İran'a giden ve İran'dan kalkan gemilerin tam seyrüsefer özgürlüğünü” garanti etmediği sürece kısıtlamaların devam edeceğini açıkladı. Bu tutum, Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ve IRGC donanması tarafından da tekrarlandı.
ABD'nin ablukası, İran'ın ticaret ve enerji akışını kesintiye uğratıyor. Ancak bu durum, Washington'un Basra körfezindeki müttefiklerini de zor durumda bırakıyor. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapatılması, bu ülkelerin ihracatını doğrudan vuruyor. Dolayısıyla, Trump'ın müzakereler esnasında baskıyı sürdürme girişimi tersine dönüyor. Muhammed Bekir Galibaf liderliğindeki İran müzakere heyeti, görüşmelerde sınırlı ilerleme kaydedildiğini kabul etmekle birlikte, özellikle nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ciddi görüş ayrılıklarının devam ettiğini vurguluyor.
IRGC, “İran’a gelen ve İran’dan kalkan gemiler tehdit altında olduğu sürece, Hürmüz Boğazı’ndaki durum değişmeyecek. ABD’nin herhangi bir ihlali, gereken şekilde karşılık bulacaktır” diye ilan etti.
Hürmüz Boğazı, Washington’u ateşkes ve müzakerelere zorlamaya yarayan, Tahran’ın en etkili kozlarından biri olduğunu çoktan kanıtladı. Bu, İran’ın kolay kolay vazgeçeceği bir kart değil.
İnisiyatif dengesi değişti. Tahran, baskıyı absorbe etmekten baskı oluşturmaya geçti. Boğaz artık bir kaldıraç işlevi görüyor ve çatışmanın gidişatına göre kısıtlanıyor veya serbest bırakılıyor. Buna karşılık Washington, kısa sürede zafere ulaşmak yerine uzun soluklu bir mücadeleyle karşı karşıya.
Bab-ül Mendeb savaş sahnesine giriyor
İran’ın sinyalleri Hürmüz Boğazı’yla sınırlı değil. Kızıldeniz’deki Bab-ül Mendeb Boğazı’nın kapatılması ihtimali, birçok deniz koridoruna baskı uygulayan geniş bir caydırıcılık çerçevesinin bir parçası olarak gündeme geldi.
İran’ın son açıklamaları, Tahran’ın yaklaşımının coğrafyanın ötesine geçtiğini gösteriyor. Danışman Ali Ekber Velayati, ABD’nin baskısı devam ederse İran ve Direniş Ekseni’nin “küresel enerji koridorlarını” etkileme gücüne sahip olduğunu belirtti. Bu mesaj Körfez’in ötesine, Sanaa’nın stratejik bir etkisi olduğu Bab-ül Mendeb gibi deniz geçitlerine kadar uzanıyor.
Hatibzade, baskının devam etmesinin “bölgesel deniz güvenliğini” tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundu. Galibaf ise deniz koridorlarının nükleer konusuyla birlikte müzakerelerin merkezinde yer almaya devam ettiğini doğruladı.
Askeri taraf da buna paralel sinyaller verdi. IRGC komutanları, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini Kızıldeniz’deki gelişmelerle ilişkilendirerek, İran’a yönelik tırmanışın dolaylı olarak diğer bölgelere de yayılabileceğini ima etti. Bu, Bab-ül Mendeb’i de aynı caydırıcılık denklemine dahil ediyor.
Bu nedenle İran, Hürmüz Boğazı’nı merkezi baskı noktası, Bab-ül Mendeb'i ise genişletilebilir bir cephe olarak konumlandıran çok katmanlı bir caydırıcılık modeli geliştiriyor ve bölgesel bir çatışmayı küresel bir denizcilik krizine dönüştürüyor.
Sanaa'daki Ensarullah'a bağlı silahlı güçler, Gazze'ye destek vermek amacıyla Kızıldeniz'deki deniz taşımacılığını kesintiye uğratma kapasitelerini zaten kanıtladı. Bu durum Bab-ül Mendeb'i, Tahran üzerindeki baskı yoğunlaşırsa gerilimin daha da tırmanabileceği aktif bir cepheye dönüştürüyor.
Küresel ekonomiye sıçrayan savaş
Washington’un, net hedefler belirleyememesine rağmen iki haftalık bir ateşkesle savaşa ara verme kararı, giderek artan ekonomik etkileri yansıtıyor. Bu yansımalar İran’ın sınırlarını aşıyor. Küresel piyasalarda dalgalanmalara neden oluyor ve ABD de bu sistemin bir parçası olarak bu durumdan etkileniyor.
Tahran’ın stratejisi bu kırılganlık üzerine inşa edilmiş. Yerel bir çatışmayı bölgesel ve uluslararası bir krize dönüştürerek, Washington’u geçici de olsa geri adım atmaya zorladı. Abluka uygulamasına verilen yanıt da aynı mantığı izliyor: ABD müttefikleri için Hürmüz’ü kısıtlarken, Bab-ül Mendeb’i inandırıcı bir tırmanma noktası olarak elinde tutmak.
Bu yaklaşım, çatışmayı küresel ekonominin merkezine taşıyor. Bu durum, İran ve ortakları, özellikle de Çin için bedelsiz değil. Ancak Pekin, çatışmayı daha geniş bir perspektiften, yani Batı Asya'daki nüfuz mücadelesinin bir parçası olarak görüyor.
Washington'un deniz rotaları üzerindeki kontrolünü pekiştirmesine izin vermek, nihayetinde ABD'nin Çin üzerindeki baskısını artıracaktır.
Ukrayna savaşı nedeniyle zaten gergin olan Washington’un Avrupalı müttefikleri için de riskler aynı derecede yüksek. Hürmüz Boğazı ve potansiyel olarak Bab-ül Mendeb’te yaşanacak aksamalar, mevcut ekonomik baskıları daha da derinleştirecektir.
Algılardaki değişim şimdiden belirgin. İran, siyasi çevrelerde giderek daha fazla bir büyük güç olarak değerlendiriliyor. Bu durum, yalnızca Hürmüz Boğazı üzerinde sahip olduğu konum veya Bab-ül Mendeb'i kullanma kabiliyeti nedeniyle değil, aynı zamanda baskıyı sürdürmek için gerekli askeri ve siyasi kapasiteye sahip olması nedeniyle de böyle.
Temelde bu çatışma, küresel ticaret rotalarını yeniden şekillendiriyor. Hürmüz ve Bab-ül Mendeb, birbirine bağlı bir baskı sistemi içinde merkezi noktalara dönüşüyor. Washington krizi sınırlandırmaya çalışırken, Tahran ise bunu deniz ticaretinin kontrolünün siyasi güce dönüştüğü küresel bir rekabete çeviriyor.
Savaşın gidişatı bu ayrışmayı yansıtıyor. Bir senaryoda, ABD’nin sürdürdüğü baskının İran’ı içten parçalayabileceğini varsayılıyor. Diğer bir senaryo ise, uzayan çatışmanın Tahran’ın küresel ölçekte belirleyici bir bölgesel güç olarak konumunu güçlendireceğini öngörüyor.
Şu ana kadar ikinci senaryo güç kazandı. İran, savaş meydanını sınırlarının ötesine taşıma yeteneğini gösterdi ve çatışmanın sadece kendi toprakları içinde tutulmasını zorlaştırdı. Bunun yerine şekillenen, Tahran'ın küresel güvenlik üzerinde etkisini, gelecekteki herhangi bir çözümün merkezi bir faktörü olarak kabul eden yeni bir denge.(Abbas Al-Zein/The Cradle)
Not: Bu makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.



