Lübnan, İsrail ile açık savaştan ABD’nin doğrudan arabuluculuğunda sağlanan geçici ateşkese geçişin ardından son derece hassas bir siyasi aşamaya girdi. Güneyde silah sesleri henüz tamamen kesilmemişken dikkatler bundan sonra ne olacağına yönelmiş durumda.
Ateşkesi sürdürülebilir bir müzakere sürecine dönüştürmek için çabalar sürüyor. Kağıt üzerinde öncelik güney sınırındaki istikrar. Fiiliyatta ise tartışma hızla daha çetrefilli bir zemine kayıyor: Hizbullah’ın silahlarının akıbeti, devletin rolü ve Lübnan’ın İsrail ile şimdiye kadar hiç görülmemiş bir siyasi yola çekilip çekilmeyeceği.
Washington’da yapılan Lübnan-İsrail görüşmelerinin ikinci turu bu yönde önemli bir adım oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın ateşkesi üç hafta uzatma kararı, Beyrut’ta müzakerelerin daha kalıcı bir sonuç doğurup doğurmayacağını test etmek için bir fırsat olarak görülen ekstra zaman kazandırdı.
Hizbullah ateşkesin uzatılmasını reddetti
Ancak Hizbullah, ateşkesi uzatmayı kesin bir dille reddetti. “Direnişe Sadakat” parlamento blokunun başkanı Muhammed Raad, İsrail’e Lübnan topraklarında saldırı düzenleme serbestisi tanıyan herhangi bir ateşkesin kabul edilemez olduğunu vurguladı.
Ayrıca Lübnan hükümetini eleştirerek, devam eden bir savaş sırasında Tel Aviv ile doğrudan müzakereye girişmek konusunda ulusal bir konsensüsün bulunmadığını ve bunun anayasaya aykırı olduğunu belirtti.
Hizbullah için bu uzatma, gerginliğin azalması anlamına gelmekten çok, ABD gözetiminde tek taraflı bir düzenlemenin resmileştirilmesine yönelik bir girişimdir.
Trump’ın açıklamaları beklenenden daha ileri gitti. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında bir görüşme yapılabileceğine dair önerisi, Lübnan’da şiddetli tepkilere yol açtı.
Avn ise “İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile temasa geçmeyi hiç düşünmedim” diye ısrar etti. Resmi bir destek olmasa bile, bu fikir tek başına normalleşme tartışmasını yeniden alevlendirmek için yeterliydi.
Bu düzeyde doğrudan temas, başta Cumhurbaşkanı Camille Chamoun döneminde yürürlüğe giren 1955 boykot yasası olmak üzere, uzun süredir var olan siyasi ve hukuki sınırlamalarla çelişecek. Bu yasa, Hizbullah'tan önce yürürlüğe girmiş olup, Filistin meselesine ilişkin kapsamlı bir çözüm bulunmadan normalleşmeyi reddeden Arap konsensüsüne Beyrut'un bağlılığını yansıtıyor.
Washington'un yaklaşımındaki paralel açılım
Washington, aynı anda iki cephede harekete geçmiş görünüyor.
İlki güvenlik odaklı olup, büyük çaplı bir çatışmanın yeniden başlamasını önlemeyi amaçlıyor. İsrail'in güney Lübnan'daki saldırıları devam ederken, Hizbullah ihlallere yanıt olarak nitelendirdiği sınırlı operasyonlarını sürdürüyor. Açıklanan ateşkese rağmen durum hala istikrarsız.
İkinci cephe ise siyasi. Burada amaç, mevcut durumu fırsat bilerek uzun süredir gündemde olan dosyaları yeniden gündeme almak: Sınırların belirlenmesi, İsrail'in geri çekilmesi, esir takası ve Mavi Hat üzerindeki 13 ihtilaflı nokta. Bu konular daha önce de tartışılmıştı, ancak mevcut bağlam bu konulara daha fazla aciliyet kazandırıyor.
The Cradle'a konuşan siyasi kaynaklar, Washington'un kendisini teknik tartışmalarıa sınırlamadığını söylüyor. Siyasi kaynaklar, yapılan baskının askeri, ekonomik ve Lübnan'ın çatışmayı sona erdirme isteğinden yararlanarak geniş kapsamlı bir siyasi sonuç elde etmeye yönelik olduğunu savunuyor.
Bu açıdan bakıldığında, ateşkes iç dengeleri yeniden düzenlemek ve Hizbullah'ın manevra alanını daraltmak için yürütülen geniş kapsamlı çabaların bir parçası haline geliyor.
Beyrut'tan müzakereleri yönetmek
Lübnan yönetimi bu aşamayı ihtiyatla yönetmeye çalışıyor.
Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevaf Selam, müzakereleri devletin öncülüğünde yürütülen bir süreç olarak nitelendirerek, ortak bir tutum sergilemeye çalışıyor. Öncelikler değişmedi. Ateşkesin kalıcı hale getirilmesi, İsrail'in işgal altındaki bölgelerden çekilmesinin sağlanması, süregelen ihlallerin durdurulması, tutukluların iadesinin sağlanması ve Lübnan ordusunun sınır boyunca konuşlandırılmasının sağlanması üzerinde yoğunlaşıyorlar.
Bu çerçevede bile sıkıntılar açıkça ortada. Müzakereler baskı altında yürütülüyor ve üslup veya yöndeki herhangi bir değişiklik, ülkede siyasi bir krizi tetikleme riskini beraberinde getiriyor.
Suudi Arabistan'ın tutumu sınırları belirliyor
Bölgesel dinamikler, Lübnan'ın yapabileceklerinin sınırlarını şekillendiriyor. Suudi Arabistan, Lübnanlı yetkililerle doğrudan iletişim kurarak tutumunu net bir şekilde ortaya koydu.
Riyad'a yaptığı ziyaret sırasında Milletvekili Ali Hasan Halil, Prens Yazid bin Farhan ile görüştü. Riyad, savaşı sona erdirmek için müzakerelerin kabul edilebilir olduğu, ancak tek taraflı normalleşmenin kabul edilemez olduğu yönündeki net tutumunu iletti.
Bu, normalleşmeyi bir Filistin devletinin kurulması ve kapsamlı bir çözüme bağlayan 2002 Beyrut Arap Barış Girişimi'nde ortaya konulan Arap dünyasının genel tutumunu da yansıtıyor.
Kaynaklara göre, bu mesaj Beyrut’a erken ulaştı ve Avn ile Netanyahu arasında gerçekleşebilecek bir görüşmeyle ilgili tartışmaların kesilmesine katkıda bulundu. Cumhurbaşkanı Avn, ABD’nin desteğini yeterli bir siyasi koruma olarak gördüğü izlenimi vermişti, ancak Meclis Başkanı Nebih Berri’nin Suudi Arabistan’ın da desteğiyle yaptığı müdahale, ülke içindeki hesapları yeniden şekillendirdi.
Lübnan için riskler ortada. Normalleşmeye yönelik herhangi bir tek taraflı adım, hem ülke içinde hem de bölgede önemli sonuçlar yaratarak politik ortamı istikrarsızlaştırabilir ve Arap dünyası ile olan bağları zayıflatabilir.
Berri’nin rolü ve Taif çerçevesi
Meclis Başkanı Berri, bu sürecin merkezinde konumlandı.
Hizbullah ile iletişimi yönetmeye devam ediyor ve devlet ile “Şii ikilisi” Emel ve Hizbullah arasında kilit bir rol oynuyor. Aynı zamanda, Riyad ile ilişkileri yeniden tesis etmeye ve Lübnan’ı bölgedeki gelişmelerle daha uyumlu hale getirmeye çalışıyor.
Berri ayrıca Hizbullah’ın silahlarıyla ilgili tartışmalarda Taif anlaşmasını yeniden gündeme getirdi. Berri, bu meseleyi siyasi mezhepçiliğin ortadan kaldırılması, bir senato kurulması, ademi merkeziyetçiliğin benimsenmesi ve kurumsal dengenin yeniden sağlanması dahil olmak üzere tüm bu hususları Taif anlaşmasının tam olarak uygulanmasıyla ilişkilendiriyor.
Bu yaklaşım, silah meselesini tek başına ele almaya yönelik her türlü girişimin maliyetini artırırken, bunun yerine meseleyi Lübnan sistemi içindeki çözülmemiş yapısal sorunlara bağlıyor. Bu tutum, geniş bir bölgesel bakış açısıyla şekilleniyor.
Son dönemde yaşanan yıkımın büyüklüğüne rağmen İran bir kenara itilmedi. Aksine, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile esnek bir siyasi-güvenlik mutabakatı içinde hareket ederken, Mısır da gelecekteki olası bir işbirliğine açık tavrını sürdürüyor.
Bu görüşe katılan Lübnanlı aktörler için, değişen bölgesel tablo bir dereceye kadar siyasi koruma sağlıyor ve tek taraflı baskının hemen tavizlere dönüşme olasılığını azaltıyor.
Derinleşen iç bölünmeler
Hizbullah’ın yaklaşımı bu değişen dinamikleri yansıtıyor. Hareket, savaşın siyasi sahneyi değiştirdiğini ve 8 Ekim 2023 öncesi duruma geri dönmenin artık gerçekçi olmadığını kabul ediyor. Aynı zamanda, İsrail’in Lübnan içinde nispeten serbestçe hareket ettiği 28 Şubat 2026 öncesindeki koşullara geri dönülmesini de reddediyor.
Bu durum, İsrail’in ihlallerine yanıt vermeye devam ederken çatışmanın tırmanmasını önleme yönündeki mevcut tutumunu açıklıyor.
Hizbullah için ateşkesin anlamı, sahadaki gelişmelere bağlı. İsrail saldırıları devam ettiği ve işgal altındaki bölgeler kontrolleri altında kaldığı sürece sorun çözülmüş sayılmaz.
Lübnan'ın içinde ise siyasi bölünmeler daha belirgin hale geliyor.
Bir taraf, mevcut durumu devlet otoritesini güçlendirmek ve silahlara sadece resmi kurumların sahip olmasını sağlamak için fırsat olarak görüyor.
Karşı taraf ise müzakereleri, Hizbullah ile hesaplaşmak ve Lübnan'a 17 Mayıs 1983'ten bu yana en tehlikeli risk sayılabilecek yeni bir siyasi gerçeklik dayatmak için bir vesile olarak görüyor.
Bu çelişen bakış açıları, mevcut aşamanın sunduğu hem risklerin hem de fırsatların farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor.
Baskı altındaki kırılgan bir açılım
Müzakereler hala somut kazanımlar sağlayabilir. Ateşkesi kalıcı hale getirmek, İsrail'in geri çekilmesi, devletin varlığını güçlendirmek, yerinden edilmiş insanların geri dönüşü ve yeniden inşa sürecinin başlatılması gibi konular hala masada.
Ancak bu süreç aynı zamanda bariz riskler de barındırıyor. Müzakereler, ister iç politikada ister Arap dünyasının tutumunda olsun, bilinen kırmızı çizgileri aşarsa, bunun sonuçları sadece bu alanla sınırlı kalmayacaktır.
Mevcut düzenlemenin henüz kesinleşmiş hiçbir yönü yok. İsrail’in ihlalleri devam ediyor ve ateşkes en iyi ihtimalle kısmi düzeyde gerçekleşebilir. Müzakereler ilerliyor, ancak kesin garantiler ya da ülke içinde ortak bir konsensüs yok.
Bir sonraki aşama, bu sürecin çizgisini koruyup korumayacağı ya da Lübnan'ın içinde yeni bir cephe açılıp açılmayacağını gösterecek.(Mohamad Shamse Eddine/The Cradle)
Not: Makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda'nın yayın ilkelerini yansıtmayabilir.



