"Mavi Vatan" doktrininin mimarı emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, geçen yıl The Cradle'a verdiği özel röportajda, NATO'nun içi boş bir ittifak haline geldiğini ve Türkiye'nin geleceğinin egemen bir Avrasya ittifakında yattığını söylemişti. Bugün artık, İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırganlığının küresel bir ekonomik ve askeri krize dönüşmesiyle birlikte, onun uyarıları daha az teorik ve çok daha acil hale gelmiş durumda.

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, küresel çapta büyük bir siyasi ve ekonomik krizi tetikledi. Saldırganlar hızlı bir zafer elde edemedi ve son 40 gündür “kırılgan bir ateşkes” hakim. Dünya şimdi İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki hamlelerini ve Trump yönetiminin ablukasının nereye varacağını anlamaya çalışıyor. Müzakereler yoluyla bir çözüme ulaşılamazsa, bölge ülkeleri büyük bir belirsizlikle karşı karşıya kalacak.

Bir kez daha, ABD ve Batı’nın dikkati, İran’ın yanı sıra bölgenin en kritik ülkelerinden biri olan Türkiye’ye yöneldi. Bir NATO müttefiki olarak Türkiye’nin savunma sanayisini geliştirme çabaları memnuniyetle karşılanıyor ve Adana’daki İncirlik üssünde bir NATO komutanlığı kurulması konusunda görüşmeler sürüyor.

Ankara; 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, saldırgan taraf olarak Trump yönetimini doğrudan eleştirmeyi kaçınıyor ve bunun yerine söylemlerini İsrail’e odaklıyor. Aynı zamanda bir denge politikası izlemeye çalışıyor; Batı’ya meylederken, savaşın bir an önce sona ermesini talep ediyor.

Ancak Türkiye’de kamuoyu, ABD ve İsrail’in İran’ı hedef alan saldırganlığını açıkça eleştiriyor. Ve Batı’ya karşı güvensizlik giderek derinleşiyor.

Bu kapsamlı röportajda, “Mavi Vatan” doktrininin mimarı olan Tümamiral Cem Gürdeniz; Washington’un abluka stratejisini, İran’ın direnişini, ABD’nin deniz üstünlüğünün çöküşünü ve Atlantikçi düzeni saran daha geniş kapsamlı sistemik krizi mercek altına alıyor.

The Cradle: 40 günlük savaşın ardından Trump yönetimi, “medeniyeti yok etme” tehditlerinden kırılgan bir ateşkese, oradan da abluka stratejisine yöneldi. Washington neyi başarmaya çalışıyor?

Cem Gürdeniz: Trump çelişkili ifadeler kullanıyor. Bir an “Kabul etmezlerse onları yok ederiz” diyor, bir an sonra ise “Harika bir anlaşma yapacağız” diyor. Çelişkili açıklamalar arka arkaya geliyor.

Bu arada, ABD’nin bölgede üç uçak gemisi bulunuyor: USS Gerald R. Ford Kızıldeniz’e yeniden girdi, USS George H. W. Bush, Ümit burnundan Arap denizine yöneldi ve USS Abraham Lincoln, İran’ın füze menzilinin dışında, Arap denizinde konuşlanmış durumda. Buna ek olarak, B-52 ve B-1B bombardıman uçakları, yoğun tanker desteği eşliğinde Doğu Akdeniz-Körfez koridoru üzerindeki uçuşlarını yoğunlaştırdı.

Bu arka plan karşısında, Trump’ın “süresiz ateşkes” yönündeki hamlesi dikkat çekicidir.

Abluka kararı, yalnızca İran’ın inisiyatifi elinde tutması ve müzakereleri reddetmesi değil, aynı zamanda askeri, ekonomik ve siyasi kısıtlamalar tarafından da şekilleniyor.

İran zaten savaşa hazır. Hürmüz Boğazı kartını masada tutarak, Körfez’deki ABD varlığını geri püskürtmeyi, İsrail’i çevre cephelerde –özellikle Lübnan’da– ateşkes yapmaya zorlamayı ve gelecekteki tehditleri önleyen uzun vadeli bir denge kurmayı hedefliyor. İran, ABD veya İsrail’e yapılan her tavizin daha sonra daha büyük bir askeri baskı olarak geri döndüğünü biliyor.

Aynı zamanda Washington da ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya. Donald Trump’ın stokların yenilendiği yönündeki iddialarına rağmen, açık kaynaklar JASSM, Tomahawk ve SM-3 gibi hassas mühimmatların ciddi baskı altında olduğunu ve kapasitenin hızlı bir şekilde geri kazanılmasının sınırlı olduğunu göstermektedir. Bir pilot için çok sayıda uçağın dahil olduğu maliyetli bir hava kurtarma operasyonu da dahil olmak üzere son zamanlardaki operasyonel aksilikler ABD içinde eleştirilere yol açmıştır.

Trump'ın bir başarı öyküsüne ihtiyacı var — ancak böyle bir başarı yok. “20.000 hedefin vurulduğu” iddiaları gerçeklikle çelişmektedir. Bunun yerine, USS Spruance'ın uzun süren bir takipten sonra bir konteyner gemisini durdurması gibi sembolik eylemler öne çıkarılmakta ve bunlar stratejiden çok bir gösteri olarak sunulmaktadır.

Ancak bu önlemlerin stratejik bir etkisi yoktur. Böylesine geniş bir deniz alanını abluka altına almak belirleyici olamaz ve bunu ateşkes sırasında uygulamak, doğası gereği çelişkili olup gerginliğin azaltılmasını baltalamaktadır.

Abluka devam ettiği ve Hürmüz Boğazı'ndaki aksaklıklar sürdüğü sürece, kriz bölgenin ötesine yayılacak ve enerji kesintisini sistemik bir küresel baskıya dönüştürecektir.

The Cradle: İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki hamleleri nasıl değerlendirilmeli?

Cem Gürdeniz: Savaş zamanında hiçbir ülke, stratejik boğazlarının düşmanları tarafından serbestçe kullanılmasına izin vermez. İran, kontrollü geçiş uygulamasını etkin bir şekilde yürürlüğe koyuyor; bazı gemilerin geçişine izin verirken diğerlerini engelliyor. Bu durum bir ablukayı andırsa da, temelde bir boğazın savaş zamanı düzenlemesidir.

ABD’nin ablukası daha derin bir endişeden kaynaklanıyor: İran’ın Çin ile yuan ve yerel para birimlerinde yaptığı ticaret. Bu, ABD’nin deniz hakimiyetini sadece ekonomik değil, psikolojik olarak da zayıflatıyor.

On yıllardır ABD kendini denizlerin hakimi olarak görüyordu. Şimdi ise bu hakimiyet sorgulanıyor.

Tarihsel olarak benzer durumlar yaşandı. I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Cebelitarık’ı kontrol ediyordu ve düşman gemilerinin geçişine izin vermiyordu. Napolyon, İngiliz ticaretini ablukaya almaya çalıştı ancak başarısız oldu; bunun bir nedeni de Rusya’nın safları bozmasıydı.

Bugün Trump, şu mesajı veriyor: Çin kazançlı çıkarsa, karşılıklı zarara yol açsa bile bunu durduracağız.

The Cradle: Bu öncelikle Pekin’e yönelik bir mesaj mı?

Cem Gürdeniz: Kesinlikle. ABD, Çin’i başlıca rakibi olarak görüyor. Çin’in gücü finans değil üretimden geliyor ve birçok sektörde hızla ABD’yi geride bırakıyor.

Venezuela ve İran'daki operasyonlar, ABD'nin hala küresel enerji akışlarını kontrol ettiğini göstermek içindi. 1973'ten beri, deniz gücü ve petro-dolar sistemi aracılığıyla hakimiyetini sürdürmüştür.

Çin bu sistemi bozdu.

Artık orta güçler bile gelişmiş askeri teknolojilere erişebiliyor ve bu da ABD'nin üstünlüğünü aşındırıyor.

Bu hamle sadece Çin'in enerji arzını kesmekle ilgili değil — bu yenilenebilir enerjideki gelişmeler düşünüldüğünde gerçekçi değil — aynı zamanda hakimiyeti yeniden tesis etmekle ilgili. İran'da hızlı bir zafer, küresel enerji üzerindeki kontrolü güçlendirecek ve ülkeleri dolar dışında ticaret yapmaktan caydıracaktı.

Ancak bu plan başarısız oldu. İran geri adım atmadı. Piyasaları istikrara kavuşturmak için İran'ın petrol ihracatına izin verildi ve bu petrolün büyük bir kısmı nihayetinde Çin'e ulaştı, bu da baskının etkinliğini daha da zayıflattı.

Bu arada, İran-Çin askeri işbirliği iddialarıyla birlikte Çin'e yönelik mesajlar yoğunlaştı ve bu durumun daha geniş bir stratejik çatışmaya dönüşme riski arttı.

The Cradle: Amerika’nın uyguladığı ablukanın daha geniş kapsamlı sonuçları nelerdir?

Cem Gürdeniz: İran, Hürmüz Boğazı’nı nükleer silahtan daha etkili bir şekilde kullanmıştır. Boğazı kapatmak, küresel ölçekte çok daha büyük bir etki yaratır.

Bu kriz devam ederse, ekonomik sonuçlar hızla tırmanacaktır. Haziran ayı kritik bir eşiktir. Bir çözüm bulunamazsa, küresel ekonomi ciddi bir resesyona girebilir. Daha aşırı bir senaryoda, petro-dolar sisteminin kendisi çökmeye başlayabilir.

Kriz, Washington'un önemli deniz ve enerji koridorlarında istikrarı garanti etme yeteneğinin sınırlarını ortaya çıkardıkça, Körfez ülkeleri arasında ABD'nin güvenlik garantilerine olan güven giderek azalmaktadır. Bu durum, çeşitlendirme çabalarını ve ABD'ye münhasır bir şekilde bağımlı olmanın ötesinde yeni bölgesel ve küresel ittifak arayışlarını hızlandıracaktır.

Daha geniş çaplı bir jeopolitik kırılmaya tanık oluyoruz. İran, ağır hasar görmesine rağmen, Hürmüz Boğazı gibi kritik enerji rotaları üzerindeki etkisiyle stratejik inisiyatifini koruyor ve coğrafi darboğazları stratejik araçlara dönüştürüyor. ABD, askeri yığınak ve baskı yoluyla yanıt veriyor, ancak tırmanışı süresiz olarak sürdürme kabiliyeti, ekonomik, lojistik ve siyasi sınırlar nedeniyle yapısal olarak kısıtlıdır.

Çatışma daha da genişlerse, Bab ül-Mendeb Boğazı da tırmanma döngüsünün bir parçası haline gelebilir ve küresel ticaret ve enerji akışlarındaki aksaklıkları genişletebilir. Böyle bir senaryoda, ABD ve İsrail'in sistemik istikrarsızlığın başlıca itici güçleri olduğu algısı yoğunlaşacak ve ABD liderliğindeki küresel hegemonyanın erozyonunun uzun vadede hızlanmasına katkıda bulunacaktır.

The Cradle: Bu kriz, ABD’nin askeri gücü hakkında bize ne anlatıyor?

Cem Gürdeniz: Sınırlarını ortaya koyuyor.

ABD’li Amiral James Stavridis bile böyle bir ablukanın uygulanmasının son derece zor ve yorucu olacağını kabul etti.

ABD donanması ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya. ABD donanmasındaki savaş gemisi sayısı 600'e, ardından 400'e ve sonra da 298'e düştü. Silahların kalitesi hala 1980'li ve 1990'lı yılları yansıtıyor.

Gemi inşa kapasitesi Çin'in çok gerisinde. Çin'in gemi inşa kapasitesi ABD'nin 232 katı. ABD'de 7 büyük tersane varken, Çin'de 150 tane var. Simülasyonlarda, ABD donanması büyük bir çatışmanın ilk günlerinde ağır kayıplar veriyor.

Bu arada İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü sürdürüyor ve bu durumun değişmesi pek olası değil.

The Cradle: Gerçekçi olarak bakarsak, Washington abluka stratejisinden ne kazanabilir?

Cem Gürdeniz: Çok az şey. Bu strateji, petrol, gübre, helyum ve daha fazlasını içeren küresel tedarik zincirlerini aksatacaktır. Ayrıca İran ve Körfez ülkelerine yapılan hayati öneme sahip tıbbi ve yaşamı sürdürmeye yönelik ithalat ve ihracatı kesintiye uğratarak halklar arasında çok daha büyük acılara neden olacaktır. Elbette en çok acı çeken İran halkı olacaktır, ancak nihayetinde son söz yine İran halkına ait olacaktır; sonuç, onların direnci ve dayanıklılığına bağlı olacaktır.

The Cradle: İran bu koşullar altında müzakerelere güvenebilir mi?

Cem Gürdeniz: Trump, 2018 yılında Obama yönetimi döneminde 2015 nükleer anlaşmasından bizzat çekilerek, bu çok taraflı anlaşmayı fiilen feshetti. Bugünkü son süreçte Washington Post gibi gazeteler, İslamabad'da müzakereler sürerken İsrail'in İran heyetine suikast girişiminde bulunabileceğine dair haberlere bile yer veriyorlar. Bu, insanlık tarihi kadar eski olan diplomasi ve müzakerelerin temelini sarsıyor. Böyle bir bağlamda, beyaz bayrak kavramı bile anlamını yitiriyor.

The Cradle: Bu savaşta ve ABD politikalarında İsrail faktörünü nasıl anlamalıyız?

Cem Gürdeniz: Başından beri benim görüşüm, bu savaşın İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiği yönündedir. Netanyahu, ABD politikasını fiilen şekillendirirken, Trump’ın yakın çevresinde neo-konservatif ve Siyonist etkiler yer almaktadır. ABD Büyükelçisi Mike Huckabee, ABD’deki evanjelist kitlelere yönelik, ilahi olarak “seçilmiş” topraklara dair dini bir anlatıyı pekiştirmektedir.

ABD'nin BM Daimi temsilcisi Mike Waltz, "Trump ne yaptığını biliyor, gerginliği tırmandırarak yatıştıracağız" diyor. Böyle şey olabilir mi? Aynı zamanda, ABD’li yetkililer, İran’daki sivil altyapıyı yok edecek eylemleri açıkça tartışıyor. Bu durum, savaş suçu endişelerinin göz ardı edilmesi de dahil olmak üzere, söylem ile gerçeklik arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. Genel olarak, ABD’nin kararları küresel istikrarsızlığa katkıda bulunuyor ve Vietnam gibi tarihsel referanslar bile, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen “hızlı zafer” fikirlerini desteklemek için kullanılıyor.

The Cradle: İran’ın tavizsiz tutumunu nasıl değerlendirmeli? İran bu süreçten kazançlı çıkabilir mi?

Cem Gürdeniz: İran’ın tutumu, zenginleştirilmiş uranyumdan vazgeçmek gibi herhangi bir tavizin gelecekte yeni saldırılara yol açacağı inancına dayanıyor. İran’ın direnişi stratejik bir hayatta kalma meselesi.

Esasında İran’ın yaptığı direniş hepimizin direnişi. Bütün onurlu devletlerin direnişi. Eli sopalı, cebine paralar doldurmuş finans kapitalin insanlık tanımayan, paradan başka bir şeye tapmayan gruplarına direnen - bana göre büyük bir ulus. İran halkı dişiyle tırnağıyla bu arsız azgın mafyaya direniyor.

The Cradle: Trump yönetimi, İran’ı “teokrasi” olarak nitelendirirken ve Papa XIV. Leo ile çatışmalar yaşarken, dini siyasallaştırmakla suçlanıyor. Dinin bu şekilde kullanılması nasıl anlaşılmalıdır?

Cem Gürdeniz: Trump yönetiminin dini kullanımı oldukça göze çarpan ve siyasi bir nitelik taşıyor. İran “teokrasi” olarak nitelendirilirken, üst düzey ABD’li yetkililer açıkça dini bir dil kullanıyor ve sembolik dua benzeri eylemlerde bulunuyor; bu da ABD’de devlet işlerinde alışılmadık düzeyde bir dini retoriği yansıtıyor.

Papa ile olan anlaşmazlık, Papa’nın savaşı haksız olarak nitelendirmesinin ardından başladı. Ancak, Vatikan küresel finansal ve siyasi yapılarla yakından bağlantılı olduğu ve tarihsel olarak egemen güç merkezleriyle aynı çizgide yer aldığı için, bu çatışma tamamen dini nitelikte değildir.

Genel olarak bakıldığında, bu mesele teolojik bir ayrılıktan ziyade, birbiriyle örtüşen siyasi ve finansal çıkarları yansıtmaktadır; daha geniş kapsamlı Batılı finans merkezleri ise perde arkasında küresel ittifakları şekillendirmeye devam etmektedir.

The Cradle: ABD’nin en önemli müttefiki İngiltere. Starmer hükümetinin bu çatışmanın dışında kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Cem Gürdeniz: Bu yılın başlarında, ABD Donanması İngiltere yakınlarındaki uluslararası sularda bir Rus tankerine çıkmış, ancak Rusya’dan kayda değer bir tepki gelmemişti. Daha sonra, “gölge filo” olarak tanımlanan sivil tankerlere eşlik etme kararı alındı. İngiltere, uluslararası sular olmasına rağmen Manş denizinden geçen Rus gemilerine çıkacağını duyurdu. Rusya ne yaptı? Birisi Rus bayraklı 'gölge filo' tabir edilen iki tankeri, Rus donanmasının lider gemisi Amiral Grigoroviç fırkateyni eşliğinde Manş'tan geçirdi. İngiltere hiçbir şey yapamadı. Zaten yapamaz. İngiltere'nin şu an deniz gücü perişan bir halde.

Buna paralel olarak, üç hafta evvel HMS Dragon'u Ağrotur ile Dikelya üslerini koruması için Güney Kıbrıs'a gönderdiler. Gemi gitti 10 gün kaldı, arızalandı, geri çekildi. Dünya Savaşı bittiğinde 1200 gemisi olan koskoca İngiltere'nin şimdi 65 gemisi var. Bunların da sadece 8 tanesi muhrip, 9 tanesi de fırkateyn. Perişan haldeler. Yani İngiltere Trump istese de bir şey yapamaz.

The Cradle: Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Avrupa’yı tamamlama” teması altında Türkiye’yi Rusya ve Çin ile birlikte “düşman” olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamalıyız?

Cem Gürdeniz: Von der Leyen seçilmiş biri değil, atanmış bir yetkili. Avrupa'da birisi atanmışsa mutlak surette ya siyonizmle ya finans kapitalle ilişkisine bakmak gerekir.

Avrupa'nın şu an enerjisi var mı? Yok. Hele Bab-ül Mendeb kapanırsa durumları çok daha vahim olacak. Enerjin yok, mal akışın kesilmiş. Rusya yolunu kendin kapatmışsın. Deniz ulaştırma hatları allak bullak. LNG'nin yüzde 25'ini Katar'dan alıyorlardı. Savaş sonrası Katarlılar "5 yıl unutun" dediler.

Von der Leyen “Rusya ile sonsuza kadar düşmanız” diyor. Neye güvenerek? Norveç'in gazı kapasitesi belli. Şimdi kimden alacaklar? Tankerlerle ABD'den. Yarın öbür gün Rusya ile savaş çıkar deniz ulaştırması biter. Bunu da düşünemiyorlar. Dünya Savaşı'nda İngiltere'de kıtlık çıktığını herhalde bilmiyorlar. Savaş çıksa tankerlerin Hamburg'a Gdansk'a geleceğini mi zannediyorlar?

Bunlarda tarih bilinci de yok. Sürekli yaşlanan bir nüfus. İspanya'da, İtalya'da, Almanya'da nüfus artışı negatif. İnsan gücün yok. Silahlı kuvvetlerin “sağdan say, soldan say” ortak bir ordu çıkaramıyorlar. NATO'ya katkılar belli. Bu kadın çıkıyor, böyle açıklamalar yapıyor.

The Cradle: Türkiye bu ortamda ne yapmalı?

Cem Gürdeniz: Ben çok memnunum, iyi ki dedi, bizim AB hayranlarına, NATO hayranlarına ders olsun. İşte seni böyle görüyor. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, coğrafyası ve çalışkan nüfusu sayesinde çok daha büyük atılımlar yapma potansiyeline sahiptir. Önemli olan, bu orkestraya bir şef çıkmasıdır. Ben, böyle bir şefin ve böyle bir düzenin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağına inananlardanım. Türkiye Cumhuriyeti kendi gücünün farkında değil. Mustafa Kemal’in mirasının gücünün farkında değil. Neyse ki, bunun farkında olan çok geniş bir kesim de var.

The Cradle: Üçüncü Dünya Savaşı tartışmaları alıp başını gitti. Kimileri ‘savaş çıktı bile’ diyor. Siz nasıl görüyorsunuz?

Cem Gürdeniz: Üçüncü Dünya Savaşı aslında düşük yoğunluklu ve hibrit bir biçimde halihazırda devam ediyor. Buna “dünya savaşı” dememizin nedeni, dünya savaşlarının küresel düzeni değiştirmesidir. Ve şu anda düzen değişiyor. Ukrayna'daki savaş bir cephe. İran ise başka bir cephe. Bu savaşın mutlaka 1939–45'teki savaşa benzemesi gerekmiyor, çünkü dünya artık farklı.

Neden farklı? ABD 1970'te Bretton Woods'u terk edip doların petrole bağlı rezerv para birimi haline geldiği bir sisteme geçtikten sonra, neo-liberal model dünyayı birbirine bağımlı hale getirdi. Şimdi, sistemin çarkları dönerken, bu tür krizler tüm dünyayı sarsıyor. Doğal olarak, bu durum hegemonyacı gücü de etkiliyor. Bu nedenle, ABD büyük bir panik içinde.

40 trilyon dolarlık borç var. Siyonist ağların etkisinde olan bir finansal sermaye sistemine bağımlı. Bir tarafta İsrail’in talepleri, diğer tarafta küreselciler ve finansal sermaye, bir diğer tarafta ise Trump’ın temsil ettiği MAGA hareketi var.

“Bir plan yaptık — Venezuela halledilecek, İran halledilecek, Çin kontrol altına alınacak, Kuşak ve Yol bölgelerinde savaşlar başlatılacak” demek yeterli değil. Plan, istedikleri gibi gitmiyor.

The Cradle: Bu kriz nereye varacak?

Cem Güdeniz: Görünen o ki savaş devam edecek. Umarım etmez; İran halkı da zarar görüyor. Ama şunu unutmamak lazım. Savaşın uzaması ABD'yi de çok yıpratıyor. Ben İran'ın şartlar ne olursa olsun teslim olacağını "Tamam gelin anlaşalım" diyeceğini düşünmüyorum.

İran’ın tutumu, dış müdahalelerle ilgili uzun bir tarihsel deneyimden, özellikle de 1953’teki Musaddık’a karşı darbe ve 1979’a kadar Şah üzerinde Batı’nın uyguladığı sıkı kontrol döneminden kaynaklanıyor. Bu miras, iç siyasi farklılıklar olsa bile, dayatılan siyasi sonuçlara karşı derin bir toplumsal direnci pekiştiriyor.

İç bölünmelere rağmen, İran'ın sistemini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan dış baskı ile karşı karşıya olduğu yönünde ortak bir algı var ve bu da iç direnci güçlendiriyor. Tipik savaş zamanı Ukrayna’da gördüğümüz kitlesel göç modellerinden farklı olarak, İran vatandaşlarının geri dönüşü, devletin güçlü bir sürekliliğinin ve toplumun ulusal yapıya ve tarihsel kimliğe bağlılığının bir işareti.

The Cradle: Bu durum uzarsa ne beklemeliyiz?

Cem Gürdeniz: Haziranın sonuna kadar devam ederse dünya çok ciddi bir krize girecek. 1929 krizi gibi bir kriz. Uzarsa, ABD'nin dayattığı petro-dolar sistemi çöker. ABD artık güvenlik üretmiyor, rıza üretmiyor. ABD korku, dehşet ve mafya vari zulüm üretiyor. Bunu gören ülkeler çekiniyor. Ama bu çekince neyi doğuruyor? Muazzam bir nefreti. İsrail yüzünden ABD de kaybediyor.

İran ekonomik baskı altında, halkı zorlanıyor ama "Demokles'in kılıcı altında mı yaşayacağım, yoksa bu işi artık bitirip sonsuza kadar daha rahat mı yaşayacağım?” noktasındalar.

Bir de tabii Filistin'de çoluk çocuk o kadar insan katledilirken karşı duran bir tek İranlılarla Husiler oldu. Nerede Sünni ülkeler? Nerede o Katar, Suudi Arabistan? Hatta Türkiye nerede? Fiilen ne yaptık biz? Hiçbir şey yapmadık. Açıkça söyleyeyim. Sadece deklarasyonlarda bulunduk, insani yardım yaptık.

Ve bu dönemden sonra artık yok Şii İslamıymış, Sünni İslamıymış, artık geçti. Bu kavramlar artık sorgulanacak. Yani doğrunun, ezilenin yanında mısın yoksa emperyalistlerin ezenin yanında mısın? Milli çıkarların yanında mısın? Yoksa AB'nin, ABD'nin, NATO'nun çıkarlarını savunanların yanında mısın?

Mustafa Kemal bunu yıllar evvelden görmüş. Keşke bütün insanlık Kemalizmin altı okunu takip edebilseydi; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık. Bugün bizde görüyorum, ‘birey mutlu olsun, anı yaşa, tadını çıkar’ deniyor. Toplum umurunda değil. Esas olan topluluğun mutluluğu olmalı. İşte Çin'in zaten büyük başarısının sırrı. Biz takıldık Batılıların bu neo-liberal kapitalizmine, 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler'...

The Cradle: Son olarak bütün bu gelişmeler NATO için ne anlama geliyor? Bölünme tartışmaları, 5’inci maddenin sorgulanması söz konusu. Bu mümkün mü? ABD'siz NATO olabilir mi? Türkiye açısından ne gibi sonuçlar yaratır?"

Cem Gürdeniz: NATO’nun iç bölünmüşlüğü artık bir istisna değil, yapısal bir gerçekliktir. İttifak, tek bir askeri bloktan, birbirinden farklı önceliklere sahip 32 devletin oluşturduğu gevşek bir güvenlik çerçevesine dönüşmüştür. Rusya-Ukrayna savaşından bu yana, üyeler Amerika’nın geri çekildiğine dair algıların ortasında giderek kendi ulusal çıkarlarını gözetmeye başladıkça, Avrupa genelinde ve Avrupa ile ABD arasında belirgin bölünmeler derinleşmiştir.

Bu durum, kilit aktörler arasındaki siyasi ve stratejik ayrışmayı yoğunlaştırarak NATO’nun uyumunu zayıflatmıştır.

Aynı zamanda, ABD’nin Avrupa’yı hızlı ve sürdürülebilir bir şekilde güçlendirme kapasitesi Soğuk Savaş dönemine kıyasla azalmış, bu da Avrupa’yı kendi savunma kapasitelerini kademeli olarak geliştirmeye itmiş, Rusya’nın askeri-sanayi kapasitesi ise bu durumu daha da zorlaştırmıştır.

Bu bağlamda, NATO’nun geleceği yapısal bir ikilemle şekillenmektedir: Avrupa’nın özerkliğinin artırılması mı, yoksa küresel olarak daha az angaje olan ABD’ye bağımlılığın sürdürülmesi mi?

Öte yandan, 5. madde zaten otomatik askeri müdahaleyi garanti etmemektedir. Tam bir konsensüs gerektirmekte ve herhangi bir müdahale, her üye devlet tarafından “gerekli gördüğü şekilde” bireysel olarak kararlaştırılmaktadır. Dolayısıyla bu, otomatik bir savaş tetikleyicisi değil, esnek bir siyasi danışma ve müdahale çerçevesidir.(The Cradle)

 

Not: Röportajda dile getirilen bazı ifadeler Hürseda Haber'in görüşlerini yansıtmayabilir.