Uluslararası siyaset, ABD dış politikası ve askeri müdahaleler üzerindeki akademik çalışmalarıyla tanınan Arizona Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü David N. Gibbs, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Washington ile Tahran arasında tırmanan askeri gerilimi ve küresel güç dengelerindeki yapısal kaymaları değerlendirdi.
Prof. David N. Gibbs, Trump yönetiminin Ortadoğu’da yürüttüğü askeri stratejinin rasyonel bir temelden yoksun olduğunu ve ABD’nin bölgede kazanamayacağı bir bataklığa saplandığını belirtti.
Sahadaki askeri dengelerin, küresel enerji güvenliğinin ve diplomatik müzakerelerin çıkmaza girmesinin Amerikan hegemonyasını geri döndürülemeyecek bir çöküş sürecine sürüklediğini kaydeden Prof. Gibbs, tarafların rasyonel zeminlerden uzaklaşarak topyekun bir imha savaşına yaklaşmasının küresel çapta bir insani ve ekonomik felakete yol açabileceği uyarısında bulundu.
“İran, Hürmüz Boğazı’nda kontrolü kurumsallaştırıyor ve savaşı askeri sahada bitirmek istiyor”
Müzakere süreçlerinin ve diplomatik temasların mevcut tıkanma noktasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. David N. Gibbs, İran İslam Cumhuriyeti’nin müzakere masasında uzlaşmaz ve maksimalist bir çizgi benimsemesinin ardındaki stratejik saikleri analiz etti.
Prof. Gibbs, “İran’ın bakış açısından en büyük endişe kaynağı, geçmişte defaatle tecrübe ettikleri üzere, İsrail ve ABD tarafından gelecekte düzenlenebilecek olası askeri saldırılardır” ifadelerini kullandı.
Tahran yönetiminin geçici bir ateşkese değil, çatışmayı bütünüyle sona erdirecek nihai ve bağlayıcı bir mutabakata odaklandığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran’ın talep ettiği şey, savaşın kesin olarak bittiğine ve bir daha askeri saldırıya maruz kalmayacağına dair sarsılmaz, hukuki ve diplomatik güvencelerdir. Buna, rejimi devirmeye yönelik gizli operasyonların tamamen durdurulması da dahildir. Ayrıca, ülkenin yeniden imarı için mali kaynak sağlanmasını içeren bir mekanizma talep ediyorlar ki bu da pratikte Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri üzerinde uzun vadeli bir mali yükümlülük kurulması anlamına gelir. ABD’nin bu şartları kabul etmesi mümkün görünmüyor. Washington’ın istediği ise nükleer programın durdurulması karşılığında savaşı geçici olarak askıya alacak uzun vadeli bir ateşkestir. Ancak bu, bir yıl sonra ABD veya İsrail’in yeniden saldırmayacağına dair hiçbir güvence barındırmıyor.”
İran’ın geçmişte ABD ve İsrail kaynaklı suikast ve askeri operasyonlara karşı oldukça temkinli ve ölçülü yaklaştığını, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin suikastına dahi şaşırtıcı derecede yumuşak bir yanıt verdiğini hatırlatan Prof. Gibbs, Tahran’ın artık diplomatik vaatlere inanmadığını kaydetti.
Bölgesel gelişmelerin ve askeri tahkimatların seyrini değerlendiren Profesör Gibbs, “İranlılar bu kez ‘Beni bir kez aldatırsan yazıklar olsun sana, ikinci kez aldatırsan yazıklar olsun bana’ mantığıyla hareket ediyor. Benim kişisel tahminim, İran’ın masada iyi niyetle müzakere yürütmediği, süreci yalnızca uluslararası kamuoyunu, Çin’i ve kısmen Rusya’yı memnun etmek için idare ettiğidir. Tahran, bu meselenin en nihayetinde askeri sahada çözüleceğini öngörüyor ve bu uğurda kendi rejim güvenliği ve devlet bütünlüğü adına topyekun bir savaşı göze alıyor. Talepleri, ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri varlığının bütünüyle geriletilmesine dayanıyor” tespitinde bulundu.
Tahran yönetiminin sahada kurumsallaşma hamleleri yaptığını belirten askeri kaynaklar, İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi’nin kararıyla Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği ve operasyonları yönetmek üzere “Fars Körfezi Boğazı İdaresi” adıyla yeni bir resmi bürokratik mekanizma kurulduğunu bildirdi.
Kurumun resmi iletişim kanallarını devreye alarak küresel petrol sevkiyatının en kritik düğüm noktasında kontrolü kurumsallaştırdığını aktaran kaynaklar, bu hamlenin diplomatik bir koz olmanın ötesinde, küresel enerji akışını doğrudan yönetme stratejisinin parçası olduğunu kaydetti.
“Trump, kişisel itibarını kurtarmak adına küresel ekonomiyi derin bir depresyon riskine atıyor”
ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri tırmanışı körükleyen diplomatik dilini ve karar alma mekanizmalarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, Beyaz Saray’ın rasyonel istihbarat raporlarını göz ardı ettiğini belirtti.
Donald Trump’ın kendi atadığı Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ve askeri danışmanı Joe Kent gibi isimlerin, istihbarat kurumlarının verilerine dayanarak İran’ın askeri amaçlı bir nükleer silah geliştirmediğini açıkça ortaya koyduğunu hatırlatan Prof. Gibbs, “ABD’nin nükleer silah gerekçesiyle İran’a saldırmasının hiçbir hukuki ve olgusal zemini yoktur. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir imzacısıdır ve bu faaliyetleri yürütmediği teyit edilmiştir” dedi.
Trump’ın askeri müdahale kararının arkasında tehlikeli bir kibir ve kişisel büyüklük arzusu yattığını vurgulayan Prof. David N. Gibbs, şu ifadeleri kullandı:
“Donald Trump, tarihe kazanan, büyük bir savaş başkanı olarak geçmek istedi. Bu savaşı hızlı ve kolay kazanabileceği bir askeri operasyon olarak gördü. Savaş planlamalarında her zaman zaferin zahmetsiz olacağı varsayılır ancak Trump kendini büyük bir bataklığın içinde buldu. Şimdi bu bataklıktan, Amerikan devletinin ve kendisinin itibarını zedelemeden, aşağılanmayı kabul etmeden çıkmasının hiçbir yolu yok. Aşağılanmaktan kaçınmak, Amerikan hegemonyasının ve küresel üstünlüğünün uğradığı zararı gizlemek adına dünya ekonomisini ve küresel güvenliği muazzam bir riskin altına sokuyor. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminde ilk dönemine kıyasla çok daha öngörülemez ve tehlikeli bir çizgide duruyor. 2024 seçim kampanyasında yeni savaşlar başlatmayacağını söyleyerek rakiplerini savaş çığırtkanlığıyla suçlayan adam, bugün kendi askeri ve istihbarat bürokrasisine değil, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın temelsiz raporlarına güvenerek savaşı tırmandırıyor.”
Prof. Gibbs, Trump’ın kamuoyu önünde ekonomik istikrarı, petrol fiyatlarını veya Amerikan halkının yaşam standartlarını zerre kadar önemsemediğini, tek odak noktasının Tahran’ın stratejik olarak dize getirilmesi olduğunu ilan ettiğini kaydetti.
Siyaset bilimci, “Trump, kendi kişisel imajını korumak uğruna her türlü riski almaya hazır. Ancak sahadaki gerçekler, Amerikan askeri gücünün sınırlarını gösteriyor” diye konuştu.
“Körfez altyapısının imhası, küresel tedarik zincirlerini çökerterek sosyal ayaklanmaları tetikleyebilir”
Olası askeri senaryoları ve bunların küresel pazarlar üzerindeki yıkıcı etkilerini senaryolaştıran Prof. David N. Gibbs, ABD’nin kara unsurlarını sahaya sürmekten kaçınarak geniş çaplı bir hava bombardımanı stratejisine yönelebileceğini ifade etti.
Ancak New York Times gibi bağımsız yayın organlarının askeri raporlarına göre İran’ın stratejik füze ve insansız hava aracı kapasitesinin yüzde 70’inden fazlasının yer altı tesislerinde bütünüyle korunduğunu ve Amerikan hava gücünün bu tahkimatlara ulaşamadığını belirten Prof. Gibbs, Washington’ın bu çaresizlik karşısında sivil altyapıyı hedef alacağını kaydetti.
Profesör Gibbs, olası operasyonel hedefleri ve sonuçlarını şu sözlerle aktardı:
“ABD ordusu, İran’ın askeri kapasitesine doğrudan ulaşamadığı için elektrik santrallerini, petrol rafinerilerini, enerji nakil hatlarını, limanları ve su arıtma tesislerini vuracaktır. Geçmişte Sırbistan ve Irak harekatlarında Amerikan hava kuvvetleri sivil altyapıyı bütünüyle imha etme stratejisini uyguladı. Nitekim 1999 Kosova Savaşı sırasında, Clinton yönetimine yakınlığıyla bilinen New York Times yazarı Thomas Friedman, Sırbistan’ın teslim olmasını sağlamak için ülkenin sivil altyapısının bombalanmasını, gerekirse Sırbistan’ın 1950’lere, hatta Orta Çağ’a kadar geri götürülmesini savunan makaleler yazmıştı. Benzer bir barbarca altyapı yıkımı stratejisinin bugün İran’da uygulanacağını öngörebiliriz. Trump, bir medeniyeti haritadan silmekten bahsettiğinde bunu kelimenin tam anlamıyla kastetmektedir.”
İran’ın bu ölçekte bir yıkıma simetrik ve yıkıcı bir karşılık verme kapasitesine sahip olduğunun altını çizen Prof. David N. Gibbs, Tahran’ın karşı saldırılarının merkezinde Fars Körfezi’ndeki petrol emirlikleri, özellikle de gerilimde tamamen taraf olarak görülen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olacağını belirtti.
İran ordusunun, Körfez ülkelerinin hayati can damarı olan deniz suyu arıtma komplekslerini ve enerji tesislerini imha edebileceğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez emirlikleri, su arıtma tesislerine İran’dan çok daha fazla bağımlıdır. Bu tesislerin vurulması, bölgede muazzam bir insani trajedi yaratacaktır. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanmasıyla birlikte küresel tedarik zincirleri çökecek, dizel yakıt gibi hayati endüstriyel hammaddeler piyasadan silinecek, havalimanları kapanacak ve dünya ekonomisi derin bir küresel resesyona, hatta büyük bir ekonomik depresyona sürüklenecektir. İran’ın stratejik kozu, dünya ekonomisini Trump’a ‘pes dedirtecek’ noktaya kadar felç etmektir. Küresel pazarların bu gerçeği idrak edememesi ve iyimser beklentiler içinde olması tamamen irrasyoneldir” uyarısında bulundu.
Askeri istihbarat kaynakları ise gerilimin tırmanma hızını doğrulayan veriler paylaştı. İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth gazetesinin askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, İsrail güvenlik kabinesinin yeni bir askeri harekat dalgası için operasyonel hazırlıklarını tamamladığı bildirildi.
Tel Aviv’deki askeri bürokrasi, Trump yönetiminin daha önce hedef almaktan kaçındığı kritik enerji ve komuta merkezlerini vurmak üzere birkaç gün sürecek kapsamlı bir hava operasyonu planlandığını aktardı. İsrail medyasına konuşan yetkililer, askeri müdahalenin bir ihtimal olmaktan çıktığını, zamanlama meselesine dönüştüğünü kaydetti.
Sahadaki bu hareketliliğe eşzamanlı olarak, İran’ın bir gün önce Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah Nükleer Enerji Santrali’nin jeneratör ünitelerinden birini füzeyle vurduğu yönündeki askeri raporlar bölge genelinde tansiyonu en üst seviyeye çıkardı.
Prof. Gibbs, bu askeri misillemeyi, “Bu, barış döneminde aniden gerçekleştirilmiş, ABD ve İsrail’e yöneltilmiş açık bir uyarı atışıdır. Tahran, tırmanma merdiveninde artık çekingen davranmayacağının ve Körfez’i bütünüyle ateşe verebileceğinin sinyalini veriyor” şeklinde yorumladı.
“Körfez ülkelerinin ABD karşısındaki mutlak basiretsizliği ve askeri zayıflığı anlaşılır gibi değil”
Bölge devletlerinin askeri ve diplomatik pozisyonlarını eleştiren Prof. David N. Gibbs, İslam dünyasının ve Fars Körfezi İşbirliği Konseyi ülkelerinin Washington karşısındaki zayıf duruşuna şaşırdığını ifade etti.
Bölge ekonomilerinin ve devlet yapılarının topyekun imha tehdidi altında olmasına rağmen rasyonel bir diplomatik direnç gösterilemediğini kaydeden Prof. Gibbs, “Körfez ülkelerinin bugüne kadar Trump’a karşı net bir diplomatik rest çekmemiş olması beni hayrete düşürüyor. Normal şartlarda rasyonel bir devlet aklının Beyaz Saray’a gidip ‘Eğer yeni bir askeri saldırı düzenlersen, tüm Amerikan üslerini topraklarımızdan çıkarırız, Amerikan tahvillerini satarız, ticari ilişkileri keseriz ve bütünüyle Çin eksenine kayarız’ diyerek net bir diplomatik ambargo koyması gerekirdi. Ancak bunu yapmıyorlar; en azından kamuoyu önünde tamamen sessizler. Belki perde arkasında çok farklı pazarlıklar yürütülüyordur ancak sahnede mutlak bir basiretsizlik var” değerlendirmesinde bulundu.
Körfez sermayesinin ve diplomatik nüfuzunun Trump üzerinde kesin bir ağırlığının bulunmadığını, Donald Trump’ın Riyad veya Abu Dabi’den ziyade tamamen Tel Aviv’in güvenlik algısına göre hareket ettiğini belirten Profesör Gibbs, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iki ay sonra yapılacak kritik genel seçimleri kazanmak için Trump’ın siyasi desteğine muhtaç olduğunu, buna karşın Trump’ın İsrail kamuoyundaki popülaritesinin Netanyahu’dan çok daha yüksek olduğunu kaydetti.
Gibbs, “Trump istese İsrail’in askeri adımlarını tamamen durdurabilecek diplomatik kaldıraca sahip ancak bu iradeyi göstermiyor” dedi.
ABD iç siyasetindeki ve yasama organındaki dengeleri de değerlendiren Prof. David N. Gibbs, Amerikan halkının askeri müdahalelere duyduğu tepkinin iç politikayı sarstığını belirtti.
Kongre bünyesinde askeri bütçelere ve denizaşırı operasyonlara karşı partiler üstü bir duruş sergileyen Cumhuriyetçi Milletvekili Thomas Massie’nin, Trump ve İsrail lobisinin ortak siyasi saldırısı altında olduğunu aktaran Prof. Gibbs, “Thomas Massie, Amerikan tarihindeki en yüksek bütçeli Kongre komisyonu kampanyalarından biriyle tasfiye edilmek isteniyor. Trump’ın iç politikadaki popülaritesi askeri başarısızlıklara ve akaryakıt fiyatlarındaki sert artışa rağmen şaşırtıcı bir direnç gösteriyor. Kamuoyu onay oranı yüzde 40 seviyesinde kalmayı başardı. Ancak ekonomik çöküşün henüz ilk aşamasındayız; benzin fiyatlarının ardından tedarik zincirlerinin kopmasıyla Trump’ın toplumsal desteği tamamen çökecek, sokak çatışmaları ve toplumsal ayaklanmalar başlayacaktır. Fransa’da Emmanuel Macron veya Birleşik Krallık’ta Keir Starmer gibi liderlerin halk desteğinin yüzde 20’lerin altına indiği bir küresel düzende, Trump’ın tarikat benzeri taraftar kitlesi şimdilik iç siyasi dengeleri elinde tutuyor” şeklinde konuştu.
“Amerikan imparatorluğu yapısal olarak çöküyor ve çok kutupluluk küresel güvenliği artıracak”
Mülakatın son bölümünde küresel sistemik dönüşüme ve makroekonomik verilere değinen Prof. David N. Gibbs, Amerikan imparatorluğunun küresel tasfiyesinin kaçınılmaz bir tarihsel süreç olduğunu ilan etti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin gayri safi yurtiçi hasıla büyüme oranlarında ve teknolojik altyapıda ABD’yi bütünüyle geride bıraktığını tescillediğini belirten Prof. Gibbs, Harvard Üniversitesi’nden Graham Allison’ın kuramsallaştırdığı “Thukydides Tuzağı” kavramına atıfta bulundu.
Yükselen bir gücün yerleşik hegemonu tehdit ettiği tarihsel kırılma dönemlerinin, antik Yunan’daki Peloponez Savaşı’ndan bu yana her zaman yüksek savaş riski barındırdığını kaydeden Prof. David N. Gibbs, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a yönelik diplomatik uyarılarında bu tarihsel tuzağa düşülmemesi gerektiğini açıkça ihtar ettiğini hatırlattı.
Prof. Gibbs, küresel güç kaymasını ve Amerikan devletinin yapısal çürümesini şu sözlerle özetledi:
“Bir Amerikan vatandaşı olarak söylüyorum, Amerikan küresel askeri gücünün ve hegemonyasının sona ermesini memnuniyetle karşılıyorum. Washington’ın küresel askeri müdahaleleri dünya halkları için bir felaket olduğu gibi, Amerikan halkının kendi yaşam standartlarını da bütünüyle çürüten, kaynakları tüketen ve iç siyaseti zehirleyen bir işlev gördü. ABD bugün altyapısı çökmüş, işlevini kaybetmiş bir ülkedir. New York’un metro sistemi eski ve çürümüş durumda, trenler çalışmıyor, caddeler gelişmiş dünyanın en kötü fiziki şartlarına sahip. New York John F. Kennedy Uluslararası Havalimanı’na indiğinizde, gelişmiş bir ülkeye değil, dünyanın en fakir coğrafyalarından birine geldiğinizi hissedersiniz. ABD, üretime ve kendi halkının refahına yatırım yapmak yerine milyarlarca doları denizaşırı askeri üslere ve silahlara harcadı. ‘Önce Amerika’ söylemi, parayı silahlara değil halkın refahına harcamak anlamına gelmelidir.”
Çok kutplu yeni küresel mimarinin, savunma sanayii lobilerinin ve savaş yanlısı karar mercilerinin hareket alanını kısıtlayacağını, bunun da küresel güvenliği azaltmak bir yana artıracağını dile getiren Profesör David N. Gibbs, sözlerini şu tespitlerle tamamladı:
“Amerikan imparatorluğunun çöküşü, müttefiklerine net bir diplomatik sinyal gönderiyor: Washington’la ittifak kurmak sizi daha güvenli kılmaz, tam aksine topyekun imha riskinin ortasına atar. ABD, Körfez’deki müttefiklerini bile İran’ın füzelerine karşı korumaktan aciz olduğunu sahadaki basiretsizliğiyle kanıtlamıştır. Çin gibi yükselen güçlerin, doğaları gereği ABD gibi saldırgan, askeri yayılmacı ve sürekli küresel savaş üreten bir genetiğe sahip olmadığına inanıyorum. Çok kutupluluk, küresel askeri endüstriyel kompleksin gücünü kıracak ve devletleri kendi halklarının refahına odaklanmaya mecbur bırakacaktır. Amerikan askeri üstünlüğünün sona ermesi, dünya barışı ve küresel istikrar adına tarihsel bir dönüm noktası olacaktır.”(Harici)
Not: Makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda Haber'in yayın ilkelerini yansıtmayabilir.



