Basra Körfezi’nde güvenlik tartışmalarının büyük kısmında yıllarca İran’ın köşeye sıkıştırılabileceği inancı hakimdi. İran’ı; yaptırımlar zayıflatacak, bölgesel baskı sınırlandıracak, ABD'nin caydırıcılığı ise dizginleyecekti. Zamanla bu mantık, Körfez'in güvenlik düzenlemelerini, Washington'a olan bağımlılığını ve Tel Aviv ile giderek artan uyumunu şekillendirdi.

İşte savaş, bu eski güvenceyi zora soktu.

İran ağır darbe aldı. Ekonomisi zor durumda, askeri zayıflıkları daha belirgin hale geldi ve bölgesel konumu aşırı baskı altında sınandı. Yine de haritadan silinemedi . İran İslam Cumhuriyeti ayakta kaldı ve caydırıcılığı ortadan kalkmadı. Körfez’i, Hürmüz Boğazı’nı ve genel olarak bölgeyi sarsma kabiliyeti, hiçbir ülkenin görmezden gelemeyeceği bir realite olmaya devam ediyor.

Financial Times’ın Suudi Arabistan destekli bölgesel saldırmazlık çerçevesine ilişkin son haberlerine anlam kazandıran da budur. Resmi müzakereler ya da bir anlaşma taslağı olmasa bile, bu öneri savaş sonrası Arap dünyasının bazı kesimlerinin İran’a bakışında bir değişime işaret ediyor.

Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler arasında sessizce beliren soru, artık İran'ın bölgesel denklemden nasıl çıkarılacağı değil, savaştan sağ çıkmış, muazzam bir baskıya göğüs germiş ve Batı Asya'nın önde gelen güçlü ülkelerinden biri olarak kalmış bir İran ile nasıl başa çıkılacağı.

Çevreleme politikasının sınırları

Financial Times’a göre Riyad, Soğuk Savaş dönemindeki Helsinki sürecinden esinlenerek bölgesel bir saldırmazlık paktı fikrini gündeme getirdi. Gazeteye konuşan bir Arap diplomat, “Arap ve Müslüman devletler, Helsinki sürecini örnek alan bir saldırmazlık paktını memnuniyetle karşılayacaktır” dedi. Avrupa hükümetlerinin de bu fikri, gerilimi azaltmak ve bölgede ikinci bir felaketi önlemek için desteklediği bildiriliyor.

Ancak önerinin önemine rağmen, henüz resmi bir müzakere sürecine dair işaret yok. Bu çerçeveye yönelik kamuoyuna açık toplantılar yapılmadı ve resmi bir anlaşma taslağı da yok. Bu ayrım çok önemli.

Bu aşamada mevcut olan, bir diplomatik girişim değil, daha çok istişari nitelikte bir siyasi sinyal. Bu sinyal, savaşın şok dalgalarından ve eski güvenlik mimarisinin artık sürdürülebilir olmayabileceğine dair bölgede artan farkındalıktan doğdu.

Savaş, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri için tüm hesapları değiştirdi. Savaş, İran’ın zayıflıklarını ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda tüm bölgeye büyük bedeller dayatma kapasitesini de ortaya koydu. Füze ve insansız hava aracı saldırıları, Hürmüz Boğazı çevresindeki kaos ve tırmanan gerilimin uzun süre devam etme olasılığı, İran, İsrail ve ABD'nin doğrudan çatışmaya sürüklendiğinde Körfez'deki istikrarın ne kadar kırılgan hale gelebileceğini gösterdi.

Daha da önemlisi, savaş birçok bölgesel aktörü, zayıflamış bir İran'ın bile jeopolitik haritadan kolayca silinemeyeceğine ikna etmiş görünüyor.

Bu, savaş sonrası dönemin en önemli stratejik çıkarımlarından biri olabilir.

Yıllardır bölgedeki birçok devlet, -açıktan yahut gizlice- İran'a yönelik artan baskının sonunda ülkenin bölgesel rolünü azaltacağı, hatta iç istikrarını bozacağı varsayımıyla hareket ediyordu.

Ancak savaş daha karmaşık bir sonuç doğurdu. İran, hasar görmüş, ekonomik olarak zor durumda ve stratejik zorluklarla karşı karşıya kaldı, ancak çökmedi. Siyasi sistem ve askeri altyapı ayakta kaldı. Bazı alanlarda bölgesel etkisi azalsa da diğerlerinde baki. Belki de en önemlisi, İran köşeye sıkıştığında bölgesel istikrarı bozma yeteneğini sergilemeye devam etti.

Bu nedenle Suudi Arabistan'ın önerisi, resmi bir girişim haline gelmeden önce bile önemli bir anlam taşıyor. Bu öneri, İran'ın büyük, diğer ülkelerle sıkı bağlantıları olan ve bölgeye entegre olmuş bir ülke olduğunu ve bu nedenle sadece çevreleme politikasının işe yaramayacağını teslim ediyor. 

Tahran bu fikri duymuştu

Bu fikir, Tahran'ın bakış açısına göre de tamamen yeni değil.

İran, 2019 yılında HOPE girişimi olarak bilinen Hürmüz Barış Girişimi'ni önerdi. Bu girişim, dış güçler yerine bölge devletleri tarafından yönetilen Körfez güvenlik düzenlemeleri çağrısında bulunuyordu. O dönemde birçok Arap hükümeti, bu öneriyi şüpheyle karşıladı ve bunu gerçek bir güvenlik projesi olmaktan çok, İran'ın Körfez'deki ABD rolünü zayıflatma girişimi olarak gördü.

O dönem İran Dışişleri Bakanı olan Muhammed Cevad Zarif'in ifade ettiği, “Basra Körfezi bölgesi kendi güvenliğini sağlayabilir ve sağlamalıdır” vurgusuydu.

Bugün, bölgedeki atmosfer dramatik biçimde değişti.

Savaş, 2023 yılında Çin’in arabuluculuğunda gerçekleşen Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasından bu yana zaten devam etmekte olan bir süreci hızlandırdı. Körfez ülkeleri, sıkı bir ittifak yerine stratejik bir denge kurmaya doğru adım adım ilerliyor. Özellikle Riyad, seçeneklerini genişletmek, tek bir güvenlik garantörüne olan bağımlılığını azaltmak ve sonu belirsiz bölgesel savaşlara bulaşmaktan kaçınmaya istekli görünüyor.

Çin ve Rusya’nın böyle bir süreci desteklemek için güçlü nedenleri var. Her iki güç de uzun süredir Batı’nın askeri hakimiyetinden ziyade bölge ülkeleri tarafından yönetilen güvenlik düzenlemelerini tercih ediyor. Pekin için Körfez’deki uzun vadeli istikrar, enerji güvenliği ve stratejik ticaret koridorlarının korunmasıyla doğrudan bağlantılı. Moskova ise, Körfez’de ABD’nin bölgesel güvenlik düzenlemeleri üzerindeki etkisini azaltacak kolektif güvenlik mekanizmalarını defalarca dile getirdi. 

Ancak bu değişimlere rağmen, İran’ın mevcut öneriyi acil bir öncelik olarak görmemesi için bazı önemli nedenler var.

İlk ve en bariz sorun zamanlama.

Tahran’ın bakış açısına göre savaş gerçek anlamda sona ermiş değil. Bölgede hala çatışmanın tırmanması ihtimali var. İranlı yetkililer, İsrail veya ABD ile yeniden çatışma olasılığını göz önünde bulundurmaya devam ediyor. Hürmüz Boğazı’nın geleceği belirsizliğini koruyor, yaptırım baskısı sürüyor ve askeri gerginlik yüksek seviyede.

Bu koşullar altında, İran’ın stratejik düşüncesi, bölgede uzun vadeli bir kurumsal yapı oluşturmaktan ziyade, acil caydırıcılık üzerinde şekilleniyor. Bu öneri, savaş sonrasında ortamın net bir şekilde istikrar kazanmasının ardından ortaya çıkmış olsaydı, Tahran’da daha fazla ilgi görebilirdi. İranlı karar alıcılar şimdilik, savaşın ardından kurulacak düzeni tasarlamadan önce, savaşın sonucunu belirlemeye odaklanmış durumda.

Gelecekteki herhangi bir düzenlemenin yapısı da ayrı bir sorun teşkil ediyor.

Bu aşamada, böyle bir çerçevenin neye benzeyeceği, kimlerin katılacağı veya hangi yükümlülükleri getireceği henüz bilinmiyor. Tahran için bu belirsizlik önemli.

İran’ın temel endişelerinden biri İsrail’in rolü. İsrail, şu anda pek olası görünmese de, böyle bir yapıya dahil edilmese bile, Tahran yine de Tel Aviv ile yakın ilişki içinde olan devletlerin konumuna dair bazı temel sorular soracaktır.

İsrail'in askeri operasyonlarını destekleyen ülkeler bu çerçeve içinde kalacak mı? Bölgesel güvenlik düzenlemelerine katılan Körfez ülkeleri, gelecekteki çatışmalarda İsrail ile istihbarat veya askeri koordinasyonu sürdürecek mi? Böyle bir mekanizma, bölgeyi gerçekten istikrara kavuşturmak yerine İran'ı dizginlemek için bir araç haline gelebilir mi?

Tahran için bunlar tali endişeler değil, tam tersi temkinli tavrını şekillendiren temel sorular arasında.

Bu durum, şimdiye kadar hiçbir üst düzey İranlı yetkilinin öneri hakkında kamuoyuna açıklama yapmamasını da açıklıyor. Bu sessizlik çok şey ifade ediyor. Eğer resmi görüşmeler veya somut anlaşmalar söz konusu olsaydı, taraflardan birinden daha güçlü bir sinyal gelirdi. Bunun yerine, mevcut aşama sessiz bir sınama, arka kanal arayışları ve stratejik gözlem aşaması söz konusu.

Şu an için Tahran, öneriyi bir diplomatik değişimin temeli olarak görmek yerine, temkinli bir şekilde izliyor gibi görünüyor. Konuyla ilgili bilgili İranlı bir kaynak The Cradle'a, Suudi önerisiyle ilgili tartışmaların İran siyasi çevrelerine ulaşmış olmasına rağmen, Riyad'ın gerçekten uzun vadeli, gerçek bir bölgesel saldırmazlık çerçevesini benimseyip benimsemediği konusunda Tahran'da ciddi şüphelerin devam ettiğini söyledi. 

Kaynağa göre, İran'a karşı askeri gerginliğin yeniden tırmanması durumunda Suudi Arabistan ve diğer Körfez devletlerinin nasıl tepki vereceği büyük önem taşıyor.

Riyad'ın kendisinin ihtiyatlı tavrı da kasıtlı görünüyor.

Suudi Arabistan'ın temkinli davranmak için nedenleri var. Savaşın sonuçları hala belirsizken İran'ı da içeren bir bölgesel güvenlik çerçevesini açıkça öne sürmek, Washington ile arasında gerginlik yaratabilir veya Riyad'ı ABD'nin güvenlik şemsiyesinden uzaklaştığı yönündeki suçlamalara maruz bırakabilir. Bu nedenle Suudi Arabistan, olasılıkları çok hızlı bir şekilde açık taahhütlere dönüştürmeden değerlendiriyor.

Aynı zamanda, Avrupa'nın bu fikre verdiği destek, bölgenin gidişatına dair artan endişeyi yansıtıyor. FT'nin belirttiği gibi, “Aylar süren savaş, Arap ve Müslüman devletler arasında ittifaklarını ve bölgenin güvenlik yapısını yeniden düşünme konusunda yeni bir aciliyet yarattı".

Brüksel'den Paris'e kadar öncelik artık İran'ı içeriden yeniden şekillendirmek değil, enerji piyasalarını alt üst edebilecek, deniz ticaret yollarını istikrarsızlaştırabilecek, ekonomik krizleri derinleştirebilecek ve daha geniş bir bölgesel kırılmayı tetikleyebilecek büyük bir Batı Asya felaketini önlemek.

İhtiyatlı bir ortak yaşam

Bölgesel ortam bir başka önemli değişime daha sahne oldu. İsrail, Arap ve Müslüman dünyasının bazı kesimleri tarafından artık sadece İran’a karşı stratejik bir ortak olarak değil, aynı zamanda bölgeyi sürekli bir çatışmaya çekebilecek istikrarsızlık yaratan bir güç olarak da görülüyor.

Bu, Körfez devletlerinin birdenbire İran’a güvendiği anlamına gelmez. Hala derin bir güvensizlik ve rekabet havası hakim. Ancak bir zamanlar bölgesel siyaseti tanımlayan, bir tarafta İran, diğer tarafta Arap-Amerikan-İsrail ittifakı şeklindeki ikili yapının istikrarı eskisi kadar sağlam görünmüyor.

Bunun yerine, ideolojik bloklardan ziyade tedirgin ve çıkar odaklı bir ortak yaşam üzerine kurulu, daha pragmatik bir düzen şekilleniyor olabilir.

Böyle bir düzenin gerçekten başarılı olup olmayacağı belirsiz.

Batı Asya, 1970’lerin Avrupası değil. Helsinki sürecini şekillendiren Soğuk Savaş dengesi benzeri bir durum yok. Bölgesel rekabetler yoğun, vekalet savaşları devam ediyor. İsrail sorunu hala çözülmemiş durumda. İran’ın dahil olduğu başka bir çatışma olasılığı ortadan kalkmış değil.

Yine de Suudi önerisi, bugünkü haliyle değil, ortaya koydukları açısından önemli.

Yıllar sonra ilk kez, İran’ı izole etmek yerine, onunla bir arada yaşamayı yönetmek üzerine ciddi söylemler gündeme geliyor.

Bu tek başına, bölgede yeni bir dönemin ilk işareti olabilir.(Peiman Salehi/The Cradle)

 

Not: Makalede yer alan bazı ifadeler Hürseda Haber'in görüşlerini yansıtmayabilir.