İsrail’in giderek gelişen “kalıcı güvenlik” doktrini, stratejik bir paradoksa dayanıyor. Devlet, askeri üstünlük yoluyla mutlak güvenlik peşinde koşarken, tam da ortadan kaldırmaya çalıştığı istikrarsızlığı daha da kalıcı hale getirme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Caydırıcılık ve hızlı zafer kazanma doktrini olarak başlayan süreç, kademeli olarak kalıcı seferberlik, önleyici savaş ve süresi belirsiz çatışma modeline dönüşerek Tel Aviv’i artan siyasi, ekonomik, hukuki ve stratejik sorunlara maruz bırakıyor.

İsrail, neredeyse üç yıldır Gazze, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, İran ve Batı Şeria’ya yayılan çok cepheli bir çatışmanın içerisinde. Başlangıçta birbiriyle bağlantılı bir dizi askeri harekat olarak görünen bu durum, giderek İsrail liderlerinin vaat ettiği mutlak güvenliği sağlayamayan, süresi belirsiz savaşlara dönüştü. 

İsrail’in genellikle tek bir güvenlik doktrini ile hareket ettiği algısı yaratılsa da, askeri yaklaşımı birkaç aşamada gelişmiştir. Devletin varlığını tehdit eden unsurlarla mücadeleye yönelik geleneksel doktrinin yanı sıra, İsrail stratejik çerçevesini kademeli olarak genişleterek, düzensiz savaş ve devlet dışı aktörlerin saldırılarına da yanıt vermeye başlamıştır.

İsrail’in kurucu başbakanı David Ben-Gurion tarafından 1950’lerde geliştirilen temel güvenlik doktrini, caydırıcılık, erken uyarı ve mutlak zafer olmak üzere üç temele dayanıyordu.

Eski savunma bakanı ve ordu komutanı Moshe Dayan, daha sonra bu düşünceyi, düşman aktörlere ve çevre halklara ağır bedeller ödetmek amacıyla tasarlanmış ezici misillemeye odaklanan ve “Dayan doktrini” olarak bilinen daha kapsamlı bir doktrine dönüştürdü.

Zamanla bu yaklaşım, orantısız güç kullanımı ve düşman silahlı gruplarla bağlantılı bölgelerdeki sivil altyapının tahribatıyla ilişkilendirilen, meşhur “Dahiya doktrini”ne dönüştü.

İlk olarak İsrail’in 2006 Lübnan savaşıyla anılan ve daha sonra Gazze’de defalarca uygulanan bu doktrin, uluslararası hukukun temel ilkelerini ihlal ettiğini savunan insan hakları örgütleri ve uluslararası hukuk uzmanlarından yoğun eleştiri aldı.

Caydırıcılık çöktüğünde

Birçok İsrailli askeri analist, El-Aksa Tufanı Operasyonu’nun İsrail’in geleneksel güvenlik doktrininin üç temel direğinin de iflasını ortaya çıkardığına inanıyor. Bu çöküş, İsrail güvenlik kurumları içinde köklü bir yeniden değerlendirme sürecini tetikledi ve yeni bir askeri paradigma arayışını hızlandırdı.

İsrail'in stratejisi, uzun süreli seferberliğin ülkeyi sosyal, ekonomik veya askeri açıdan tüketmeden sona ermesi için tasarlanmış uzun sürmeyen, hızla sonuç veren savaşlara dayanıyordu. Ancak İsrailli stratejistler, merkezi olmayan yapıları ve siyasi direnciyle uzun yıpratma savaşlarından sağ çıkabilen Hizbullah gibi devlet dışı aktörlere karşı bu modelin yetersiz olduğunu fark etmeye başladı.

Bu yılın başlarında, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “kalıcı alarm durumunu” merkezine alan yeni bir çok eksenli askeri stratejinin benimsendiğini duyurdu. Ocak ayında “İç Cephedeki Liderler Konferansı”nda sunulan bu doktrin, İsrail’i geleneksel caydırıcılıktan çok daha agresif ve önleyici bir pozisyona kaydırıyor.

Strateji, tehditlerin stratejik tehlikelere dönüşmeden önce ortadan kaldırılması için hızlı harekete geçmeyi tercih ederek, önceki “çatışma yönetimi” yaklaşımını terk ediyor. Ayrıca, Hamas, Hizbullah ve İran dahil olmak üzere İsrail'i düşmanlarından coğrafi olarak uzaklaştırmak için genişletilmiş güvenlik çemberi kurulmasını öngörüyor. 

Bu çerçeve, kimi zaman muhalifler tarafından “Süper Sparta modeli” olarak adlandırılan “kalıcı güvenlik” kavramıyla uyumlu olup, Başbakan Benyamin Netanyahu'nun daha önce İsrail'in geleceğine ilişkin ortaya koyduğu vizyonu yansıtıyor.

İsrailli sosyolog Yagil Levy'ye göre, bu kavram büyük ölçüde tarihçi Dirk Moses'tan esinlenmiştir ve gerekirse aşırı güç kullanımı, toprak kontrolü ve insanları sürgün etme yoluyla, gelecekteki olası tehditler de dahil olmak üzere “tüm tehditlere karşı mutlak bir dokunulmazlık elde etme arzusunu" ortaya koyuyor.

Eleştirilerin hedefindeki doktrin

Ancak bu yeni doktrin, hem İsrail içinde hem de dışında şiddetli eleştirilere maruz kaldı.

İsrail Başbakanlık Ofisi Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Eran Etzion, İtalyan Uluslararası Siyaset Araştırmaları Enstitüsü için yazdığı makalede, “ileri savunma” doktrininin “neredeyse refleksif bir dürtüden biraz daha fazlasını” temsil ettiğini ve bunun stratejik açıdan “kısa görüşlü ve nihayetinde sürdürülemez olduğunu” savundu.

Etzion’a göre bu doktrin, jeopolitik, tarihsel bağlam, uluslararası hukuk, meşruiyet ve sivil unsurları büyük ölçüde göz ardı ediyor. Levy ise bu doktrini, caydırıcı uzlaşmaya ya da siyasi çözüme yer bırakmayarak kendine özgü yeni tehditler yaratan bir “paranoyak bilinç” yansıması olarak tanımlıyor.

Levy'ye göre bu, “devlete varoluşsal bir tehdit olarak sınıflandırılan grupların yok edilmesi, yerinden edilmesi veya bu gruplar üzerinde mutlak kontrolün dayatılmasına kapı aralıyor”.

Bu bağlamda, Dayan doktrininin terk edilmediği, ancak daha geniş bir daimi savaş sistemine uyarlanarak devam ettiği söylenebilir.

Stratejik derinlik sınırı 

İsrail’in stratejik ikilemi, coğrafya ve demografi nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor. Önemli bir stratejik derinlikten yoksun olan ve sınırlı insan gücüne sahip olan İsrail, yapısal olarak uzun süreli yıpratma savaşlarına karşı savunmasız kalıyor. 

“San Pio V” Siyaset Bilimleri Enstitüsü’ne bağlı Akdeniz Gözlemevi’nde (OSMED) kıdemli analist olan Giuseppe Dentice’ye göre, uzun süreli savaşlar, İsrail için rakiplerine kıyasla yapısal olarak daha maliyetli.

İsrail ordusu teknolojik ve operasyonel açıdan son derece yetkin olmaya devam etse de, İsrail daha büyük devletlerin aksine, içeride gerilim oluşturmadan sivil yaşamdaki rahatsızlıkları, yedek kuvvetlerin seferber edilmesini, ekonomik verimliliği ve sosyal istikrarı uzun vadede kolayca tolere edemez. Uzun süreli seferberlik, verimliliği, sosyal uyumu ve siyasi istikrarı kademeli olarak olumsuz etkiler.

Mali yük şimdiden ağır bir hal aldı. Tekrarlanan seferberlikler, üretim ve hizmetlerdeki aksaklıklar ile yatırım eksikliği, ekonomik performansı baskı altında tutmaya devam ediyor.

İsrail Merkez Bankası, Gazze savaşının toplam ekonomik maliyetini yaklaşık 352 milyar şekel (112 milyar dolar) olarak tahmin etti. 

Ancak Dentice, İsrail toplumunun tarihsel olarak, varoluşsal kriz dönemlerinde, savaş zamanındaki köklü güvenlik kültürü ve güçlü sosyal dayanışma sayesinde olağanüstü bir direnç kapasitesi sergilediğini belirtiyor. 

Dentice, The Cradle'a verdiği demeçte “Ancak dayanıklılık sınırsız değildir ve toplumlar acil durum koşullarını geçici olarak tolere edebilse de, kalıcı güvensizlik normalleştiğinde çok daha fazla zorluk çekerler,” dedi.

Dentice, tehlikenin ani bir çöküş değil, kademeli bir tükenme olduğuna dikkat çekiyor: Kurumsal güvenin aşınması, sosyal uyumun zayıflaması, artan siyasi kutuplaşma ve kalıcı seferberliğin sürdürülebilirliğine olan güvenin azalması.

Acil durumlar için kurulmuş bir devlet

Netanyahu hükümeti yönetiminde İsrail, İran, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria olmak üzere yedi cephede eş zamanlı çatışma halinde. İsrailli liderler, bölgenin uzun süreli bir çatışma ve “sürekli savaş” dönemine girdiğini giderek daha fazla kabul ediyorlar.

Ancak geçici acil durumlar için tasarlanmış bir devlet ile kalıcı çatışmayı giderek normalleştiren bir strateji arasındaki bu çelişki, bugün İsrail’in karşı karşıya olduğu temel stratejik ikilemi temsil ediyor olabilir.

George Washington Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Nathan Brown, İsrail’in bu çelişkiyi nüfuzu zorla sürgün etmek, çok katmanlı tampon bölgeler oluşturmak, sivil altyapıyı tahrip etmek ve düşman bölgeleri parçalamak yoluyla çözmeye çalıştığını savunuyor. Pratikte bu, düşmanlar tamamen ortadan kaldırılamadığında, onları ayakta tutan unsurların yok edileceği anlamına geliyor.

Ancak İsrail, ezici güç ve genişletilmiş askeri operasyonlar yoluyla güvenlik arayışını sürdürdükçe, 1982'den sonra Hizbullah'ın ortaya çıkmasına ve yıllar süren işgal ve abluka boyunca Hamas'ın güçlenmesine katkıda bulunan aynı döngüyü yeniden üretme riskini de artırıyor.

Brown, “Bu, kısa vadede taktiksel başarılar sağladı. Ancak bu durum, büyük çaplı bir seferberlik gerektirdi, uluslararası izolasyonun artmasına yol açtı ve uzun vadeli stratejik başarıya dair bir kanıt sunmadı” diyor.

Dentice de benzer şekilde, sorunun askeri olduğu kadar yapısal da olduğunu savunuyor. Acil durum seferberliği ve hızlı zafer kazanma üzerine kurulu bir devlet, acil durum koşulları kalıcı hale geldiğinde ciddi zorluklarla karşılaşabilir. Sürekli militarizasyon, demokratik kurumları zayıflatma, ekonomik sürdürülebilirliği baltalama ve uzun vadeli toplumsal yorgunluk yaratma riski taşır.

Aynı zamanda, siyasi çözümlerin eşlik etmediği askeri zaferler, ortadan kaldırmayı amaçladıkları direniş hareketlerini istemeyerek yeniden üretme riski taşır.

Taktiksel üstünlük, stratejik tükenme

Netanyahu her ateşkesin ardından rutin olarak zafer ilan etse ve İsrail’in “her zamankinden daha güçlü” bir şekilde sahneye çıktığını vurgulasa da, pek çok gözlemci buna derin bir şüpheyle yaklaşıyor.

Bradford Üniversitesi’nden emekli profesör Paul Rogers, The Cradle’a verdiği demeçte, İsrail’in “güvensizliği içinde zapt edilemez” olarak tanımladığı bir durumun tuzağına düştüğünü söylüyor ve ekliyor: Askeri açıdan üstün olmasına rağmen stratejik açıdan öncekinden daha az güvende.

Bu arada, Hizbullah, Hamas gibi devlet dışı aktörlerin yanı sıra Yemen’deki Ensarullah ile ittifak halindeki silahlı güçler ve İran, uzun süreli asimetrik savaş mantığına giderek daha fazla uyum sağlıyor gibi görünüyor.

Toprak kontrolü ve savaş alanında kesin sonuçlar elde etmek üzere tasarlanmış geleneksel ordulardan farklı olarak, bu aktörler dayanıklılık, ademi merkeziyetçilik, esneklik ve yıpratma stratejilerine öncelik veriyor. Amaçları her zaman kesin bir askeri zafer değil, hayatta kalmak ve rakibin siyasi iradesini kademeli olarak zayıflatmak.

Dentice, İsrail'in teknolojik, ekonomik ve konvansiyonel olarak ezici bir üstünlüğe sahip olmaya devam etmesine rağmen, yıpratma savaşlarında belirleyici faktörün genellikle mutlak güç değil, sosyal uyumu ve operasyonel sürekliliği korurken uzun süreli maliyeti karşılama kapasitesi olduğunu savunuyor.

Bu bağlamda Dentice, devlet dışı aktörlerin, bir devletin yönetmesi gereken ekonomik, siyasi ve toplumsal baskılardan daha az etkilenmeleri nedeniyle, uzun süreli çatışmalarda yapısal avantajlara sahip olduğunu düşünüyor.

Bu nedenle, asıl soru artık İsrail'in askeri olarak savaşları kazanıp kazanamayacağı değil. Hızlıca zafer kazanma odaklı bir devletin, kendi güvenliğinin temellerini tüketmeden, kalıcı savaş doktrinini sonsuza kadar sürdürüp sürdüremeyeceği.(Stasa Salacanin/The Cradle)

 

 

Not: Makalede yer alan görüşler yazara aittir, Hürseda Haber'in yayın ilkelerini yansıtmayabilir.