Akademik platform Neutrality Studies YouTube kanalında program yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Pascal Lottaz, devletler hukuku ve küresel siyaset alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk ile mülakat gerçekleştirdi.
Söyleşide, küresel güvenlik mimarisinin 2026 yılı itibarıyla içinde bulunduğu yapısal krizler, Birleşmiş Milletler sisteminin tasarım hataları, ABD merkezli tek kutuplu küreselliğin çöküşü ve sivil toplumun uluslararası adalet arayışındaki rolü ayrıntılı bir biçimde masaya yatırıldı.
“Küresel güvenlik alanında devletler hukuku büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor”
Dr. Pascal Lottaz’ın küresel sistemin mevcut durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun işlevselliğini analiz ederken iki temel alan arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini belirtti.
Falk, teknik, operasyonel ve rutin nitelikteki uluslararası ilişkiler ile yüksek güvenlik siyaseti arasındaki uçurumu şu sözlerle ifade etti:
“Uluslararası hukukun rutin etkileşimlerin gerçekleştiği çerçeve içindeki işleyişi ile küresel güvenlik bağlamındaki performansı arasında hayati bir ayrım yapmak gerekir. Deniz ve hava güvenliğinden turizme, haberleşmeden ticaret ve yatırımlara kadar her alanda devletler hukuku rutin olarak işlemekte ve burada karşılıklılık mantığı sorunsuz çalışmaktadır. Ancak maalesef, küresel güvenlik söz konusu olduğunda, gücün asimetrik dağılımı ve eşitsizlikler, etkili bir devletler hukukunun dayanması gereken o karşılıklılık ilkesini tamamen ezmektedir.”
Falk, bu durumun tesadüfi bir başarısızlık olmadığını, doğrudan 1945 yılında tasarlanan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kurucu mimarisinden kaynaklandığını vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerine tanınan imtiyazların sistemi en başından beri adaletsiz kıldığını belirten Falk, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bizzat tasarımında kabul edilmişti. Savaşın galiplerine, kendi stratejik çıkar alanlarına girmeyen her türlü kararı veto etme hakkı tanındı ve bu bilinçli bir tercihti. Bu durum, savaşın kazananlarına diğer tüm üye devletler karşısında ayrıcalıklı bir konum vererek güce öncelik tanıdı. Aynı jeopolitik çarpıklık, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde de kendini gösterdi. Bu yargılamalarda yalnızca kaybedenlerin işlediği suçlar soruşturulurken, kazananların gerçekleştirdiği devasa cürümler inceleme konusu dahi yapılmadı; hatta sanıkların savunmalarında bu konuları gündeme getirmelerine bile izin verilmedi.”
Bu durumun küresel güvenlik yönetimini hukuk temelli bir yapı yerine güçlü devletlerin kendi kendilerini sınırlama iradesine mahkum ettiğini dile getiren Falk, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine yönelik makul bir yaptırım veya hesap verebilirlik beklentisi kurulamadı. Normatif düzenin dokusuna 1945 yılında işlenen bu istisna, son dönemde ABD’nin izlediği aşırı, sorumsuz jeopolitik hat ve İsrail’i her koşulda koruma kalkanı altına almasıyla iyice ifşa oldu. Bugün yaşanan inanç krizi, devletler hukukunun kendisinden ziyade, bu düzeni 1945’te inşa edenlerin tasarımıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.
“Hukukun güçlülerin çıkarlarına hizmet etmesi iç hukukta da görülen bir cezasızlık pratiğidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın devletler hukukunun doğasına ve iç hukuk sistemleriyle olan benzerliğine dair sorusu üzerine Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun sanıldığı kadar iç hukuktan kopuk olmadığını, her iki alanda da gücü elinde bulunduran sınıfların cezasızlık ayrıcalığından yararlandığını belirtti.
Falk, toplumsal eşitsizliklerin hukukun uygulanma biçimini doğrudan belirlediğini şu çarpıcı örnekle açıkladı:
“Devletler hukukunun homojen kurallardan oluşan tek bir gövde olmadığını düşünüyorum. Bana göre uluslararası hukuk, genel algının aksine iç hukuka çok daha yakındır. Çünkü iç hukuk da sınıfsal kimliklerin son derece eşitsiz olduğu durumlarda iyi çalışmaz. Bunun en uç örneği, Jeffrey Epstein davasında karşımıza çıktı. Epstein ağının hamiliğini yapan, zengin ve nüfuzlu çevrelerin, genç kızlara yönelik işlenen ağır suçlardan dolayı neredeyse hiçbir şekilde hesap vermemiş olması toplumda adeta doğal bir veri gibi kabul edildi. İç hukukta da maddi imkanları olanların en iyi avukatları tutarak savcıları ve hakimleri dolaylı yollarla etkileyebildiğini biliyoruz. Bu durum kaba bir rüşvetten ziyade, zenginlerin sahip olduğu toplumsal nüfuzun, savunmasız yoksullar üzerindeki asimetrik üstünlüğünün bir yansımasıdır.”
Falk, bu toplumsal ve sınıfsal dinamiğin uluslararası alandaki yansımasını ise şu sözlerle özetledi:
“Hukukun çalıştığı ve çalışmadığı alanlar arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Güç eşitsizliklerinin baskın olduğu bağlamlarda hukukun işlevsiz kaldığını görüyoruz. Bu durum özellikle uluslararası toplumda kendisini göstermektedir. Güçlü devletler büyük bir savaşı kaybetmedikleri sürece sorumsuz davranışlarından dolayı asla hesap vermezler. Örneğin Irak, ABD ve İngiltere karşısında savaşı kaybettiğinde Saddam Hüseyin savaş suçlusu olarak yargılandı; ancak bu saldırgan savaşı başlatan asıl aktörler hiçbir şekilde yargılanmadı. Dolayısıyla küresel güvenlik alanında oyun hâlâ kazananların kurallarına göre oynanmaktadır.”
Karşılıklılık ilkesinin ancak tarafların ortak çıkarları olduğunda işlediğini belirten Falk, “Örneğin Lüksemburg büyükelçisi ile bir ABD büyükelçisinin diplomatik dokunulmazlığı ve güvenliği neredeyse aynı düzeydedir. Çünkü büyük ya da küçük tüm devletlerin bu diplomatik mekanizmanın korunmasında karşılıklı ve hayati bir çıkarı vardır” dedi.
“Tek kutuplu dünya hayali küresel istikrarı yok eden bir yanılsamaydı”
Söyleşide, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışından 2022 yılına kadar geçen ve “tek kutuplu an” olarak adlandırılan dönemin devletler hukukuna etkileri de tartışıldı.
Dr. Lottaz’ın iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi ile tek kutuplu dönem arasındaki kıyaslama sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Richard Falk, Soğuk Savaş dönemindeki dengenin hukuktan ziyade jeopolitik uzlaşılara dayandığını kaydetti:
“Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısını, Yalta ve Potsdam konferanslarında belirlenen jeopolitik fay hatlarının tampon işlevi gördüğü bir dönem olarak okuyorum. Avrupa’da Doğu ve Batı arasındaki bu kırmızı çizgiler, her iki tarafın da askeri çatışmadan kaçınma iradesiyle korundu. Bu durum hukukun bir başarısı değil, karşılıklı yıkım getirecek bir savaştan kaçınma niyetine dayalı siyasi düzenlemelerin sonucuydu. Nitekim Küba Füze Krizi’nde her iki taraf da kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini gördüğünde, Nikita Hruşçov ve John F. Kennedy gibi sağduyulu liderlerin diplomasisi sayesinde iki kutuplu istikrar yeniden kurulabildi.”
Falk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutupluluk döneminin ise yıkıcı sonuçlar doğurduğunu şu sözlerle aktardı:
“Tek kutuplu dünyada, güçlü devletlerin davranışlarını yumuşatacak Potsdam veya Yalta benzeri mekanizmalar kalmadı. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkmasıyla son derece tehlikeli bir döneme girildi. Eğer bu üç ülke arasında yeni bir küresel uzlaşı sağlanamazsa, krizlerin sürekli tekrarlanacağı ve felaketlerden kaçınmak için sadece iyi şansa ya da liderlerin kişisel sağduyularına güvenmek zorunda kalacağımız son derece kırılgan bir dünyada yaşayacağız.”
ABD’nin tek kutuplu dönemi son derece kötü yönettiğini ifade eden Falk, “Joe Biden yönetimi, Ukrayna Savaşı’nın odağını Ukrayna’yı korumaktan çıkarıp, Rusya’nın kendi sınırındaki geleneksel nüfuz alanına yönelik meydan okumasını tamamen ezmeye dönüştürerek büyük bir hata yaptı. Donald Trump ise sanki hâlâ tek kutuplu dünyadaymışız gibi davranarak, kestirilemez güce dayalı sorumsuz iddialarıyla bu durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı. Trump, artık var olmayan bir gerçekliğe dayanan yanılsamalı bir jeopolitik yürütmektedir. Bu yanılsama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ve ardından ABD ile Avrupa’nın 2023’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü soykırımı açıkça korumasıyla tamamen parçalanmıştır” dedi.
“ABD militarizmi kendi halkını yoksullaştırırken Çin ekonomik karşılıklılıkla büyüyor”
Prof. Dr. Richard Falk, küresel egemenlik mücadelesinde askeri güç odaklı yaklaşımlar ile ekonomik işbirliği odaklı stratejiler arasındaki farkı ABD ve Çin örnekleri üzerinden analiz etti.
ABD’nin denizaşırı askeri üslere yaptığı yatırımların kendi iç toplumsal yapısını çürüttüğünü belirten Falk, şu ifadeleri kullandı:
“Tek kutupluluğun en büyük fiyaskolarından biri, ABD’nin devasa bütçeleri askeri harcamalara ve kapasitelere yatırması oldu. Bakımı son derece maliyetli olan 750 denizaşırı askeri üssün kurulması, ABD’deki sıradan insanların yaşam standartlarını doğrudan baltaladı. Başka bir deyişle, küresel ölçekte bu aşırı militarist jeopolitiği yürüten ülkenin ta kendisi içeriden yoksullaştı. Buna karşılık Çin, aynı dönemde askeri harcamalara aşırı odaklanmadan, karşılıklı ekonomik faydaya ve kazan-kazan ilişkilerine dayalı bir stratejiyle muazzam bir yükseliş gerçekleştirdi. Çin, zayıf ülkelerin altyapı ihtiyaçlarını karşılarken, bunun karşılığında sermaye genişlemesi sağladı. Kendi çıkarlarını daha barışçıl ve sorumlu bir yöntemle takip ettiler ve diplomasileri de bu durumu yansıtıyor.”
Falk, nükleer silahların kullanımı konusundaki küresel yaklaşımlara da değinerek, “Çin, Birleşmiş Milletler nezdinde devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme konferansında, nükleer silahları ‘ilk kullanan taraf olmama’ taahhüdünü içeren bir anlaşma önerdi. Batılı NATO güçlerinin bu öneriyi reddedeceğinden eminim. Ancak bu hamle bile askeri odaklı jeopolitik yaklaşım ile benim iktisadi jeopolitik olarak adlandırdığım yaklaşım arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
“Askeri üstünlüğün siyasi zafer getiremediği gerçeği Vietnam’dan beri öğrenilmedi”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana askeri gücün siyasi hedeflere ulaşmadaki yetersizliğinin kanıtlandığını, ancak egemen güçlerin bu dersten kaçındığını ifade eden Falk, bu durumun arkasındaki ekonomik çıkarları deşifre etti:
“Sömürge karşıtı savaşlarda ve bu kapsama dahil ettiğim Vietnam Savaşı’nda, askeri açıdan mutlak üstünlüğe sahip olan taraf yenildi. Askeri üstünlüğün siyasi zafere dönüştürülememesi gerçeğinin neden hâlâ öğrenilemediğini sorgulamak gerekir. Bunun temel sebebi, ulusal milliyetçiliğin yükselişi, halkların mobilize olması ve sömürgeci ya da müdahaleci gücü tüketene kadar ağır bedeller ödemeyi göze almasıdır. Ancak bu yıkıcı çarkın durdurulamamasının asıl nedeni, militarist bürokrasi ile özel sektörün silah satışları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Batılı silah şirketleri savaşın kazanılmasından ya da kaybedilmesinden bağımsız olarak kârlarını sürdürmektedir. Bu nedenle, güvenlik tehditlerini sürekli abartarak krizleri barışçıl müzakereler yerine zorlayıcı askeri yöntemlerle çözme eğilimini beslerler.”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD’nin stratejik çıkarları ile dış politikasını uyumlu hale getirmesi gerektiğini savunduğunu belirten Falk, “Bu aşırı militarizm, Amerikan toplumunun kendi iç altyapısını zayıflatmış ve halkın en az yüzde 75’inin yaşam standartlarını düşürmüştür” dedi.
“Kurallara dayalı uluslararası düzen kavramı batı dünyasının kendisini hukuktan muaf tutma girişimidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada hukuk ekibinde yer alan ünlü uluslararası hukukçu John Dugard’ın tezlerine atıfta bulunarak yönelttiyi soru üzerine Falk, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının arka planını anlattı. Batı dünyasının devletler hukuku yerine bu muğlak kavramı ikame etmeye çalıştığını belirten Falk, mülakatta şu analizi sundu:
“Eski Filistin Özel Raportörü ve yakın dostum John Dugard’ın bu konudaki tespitlerine büyük oranda katılıyorum. Ancak ondan küçük bir farkım var; ben bu durumun sonradan gelişen bir sapma olmadığını, sistemin bizzat bu şekilde tasarlandığını savunuyorum. Bu, sistemin evrimleşmiş hali değil, sistemin kendisidir. Bu adaletsiz sonucu engellemek için, hükümetlere yön veren dış politika elitlerinin çok daha farklı bir siyasi realizm anlayışına sahip olması gerekirdi. Devletler hukukuna dair diğer bir gerçek ise, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin küresel güvenlik bağlamında hukuktan muaf olmalarının yanı sıra, bu hukuku rakiplerine karşı ikiyüzlü bir propaganda aracı ve politika enstrümanı olarak kullanmalarıdır.”
Batılı ülkelerin bu hukuki araçları çifte standartla kullandığını vurgulayan Falk, “ABD ve Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını en sert şekilde kınarken, İsrail’in 7 Ekim sonrasında gerçekleştirdiği çok daha ağır ve yıkıcı saldırıları koruma altına almakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece devletler hukuku güçlüler için sadece bir cezasızlık alanı değil, rakipleri yıpratmak için kullanılan bir propaganda aparatına dönüşmektedir” şeklinde konuştu.
Falk, bu durumun uluslararası kurumlara olan güveni tamamen sarstığını belirterek, “Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sadece Afrikalılar ve Slobodan Miloseviç gibi isimler için tasarlandığını duyduklarında haklı olarak bu adaletsiz yapıya ortak olmak istemiyorlar. Birçok ülkenin bu mahkemeden çekilmeyi tartışması şaşırtıcı değildir” dedi.
“Siyonist ideoloji iktidarda kaldığı sürece Filistin’de iki devletli çözüm tamamen imkansızdır”
Söyleşinin en can alıcı bölümlerinden birini de Filistin ve İsrail topraklarındaki mevcut durum ve geleceğe yönelik çözüm arayışları oluşturdu.
Dr. Lottaz’ın iki devletli çözümün bittiğini ve tek devletli ortak anayasal yapı arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Richard Falk, bölgedeki ideolojik gerçekliğe dikkat çekti:
“Bölgede adil bir çözüm şu an için imkansız görünmekle birlikte, hayati bir zorunluluktur. Ben bu durumu tanımlamak için ‘imkansızın siyaseti’ kavramını kullanıyorum; yani insani ve siyasi duyarlılığa sahip kişilerin çatışmanın evrilmesini isteyeceği yegane yön budur. Ancak şu an için siyonizmin kendi karakterini değiştireceğine veya İsrail üzerindeki hegemonyasından vazgeçeceğine dair hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. Siyonist ideoloji devlet mekanizmasını kontrol ettiği ve vatandaşların ezici çoğunluğu tarafından desteklendiği sürece, demokratik ve eşitlikçi bir dönüşümün gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu durum, ideolojilerin sonuna gelindiği yönündeki iddiaların tamamen asılsız olduğunu, ideolojinin kitleler ve egemen elitler üzerinde hâlâ en belirleyici güç olduğunu kanıtlamaktadır.”
Medya organlarının egemen ideolojilerin rıza üretimindeki payına değinen Falk, “New York Times, The Economist gibi ana akım medya kuruluşları, egemen paradigmanın dışına çıkmak istemeyen rıza üretim merkezleridir. Bu durum toplumları sistematik bir beyin yıkamaya maruz bırakmaktadır. Saldırganlık savaşı ile meşru müdafaa arasındaki farkı kendi çıkarlarına göre çerçeveleyerek gerçekliği çarpıtmaktadırlar. Örneğin Irak Savaşı’nda apaçık bir saldırganlık savaşı yürütülürken, medya bunu bir ‘tercih savaşı’ ile ‘zorunluluk savaşı’ arasındaki teknik bir ayrıma indirgeyerek meşrulaştırmıştır” ifadelerini kullandı.
“Gerçeği söylemenin suç haline geldiği yerde sistem büyük bir krizdedir”
Mülakatın sonunda devletler hukukunun ve savaş hukukunun geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Richard Falk, Birleşmiş Milletler nezdinde görev yapan bağımsız gözlemcilerin uğradığı baskılara dikkat çekerek, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin yaşadığı süreci örnek gösterdi:
“Uluslararası insancıl hukukun ve savaş hukukunun bu mevcut kaos ortamından sonra nasıl bir yön alacağını kestirmek güç. Ancak liberal demokrasilerin, tarihin televizyonlarda canlı yayınlanan en şeffaf soykırımına suç ortaklığı yapacağını kimse tahmin edemezdi. Bu gerçeği örtbas etmenin tek yolu, doğruyu söyleyenleri cezalandırmaktır. Francesca Albanese gibi cesur bir hak savunucusu, sadece gördüğü doğruları dile getirdiği için dünyanın en güçlü devleti olan ABD tarafından yaptırımlara ve baskılara maruz bırakıldı. Doğruyu söylemenin suç haline geldiği bir uluslararası sistemin çok büyük bir kriz içinde olduğu açıktır.”
Falk, sömürgecilik sonrası dönemde egemen güçlerin yeni sömürü biçimleri geliştirdiğini belirterek mülakatı şu sözlerle tamamladı:
“Albanese davası kişisel bir olay değildir; küresel sistemin sömürge sonrası dönemde de zayıf halkları sömürmeye devam etme iradesinin bir göstergesidir. Nadir toprak elementlerinin aranması gibi modern ekonomik gerekçeler, sömürgeci amaçların yeni kılıfıdır. Donald Trump’ın Grönland’a, Kanada’ya, Meksika’ya ve Küba’ya yönelik tehditkar söylemleri, uluslararası sistemde çok ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Küresel Güney bile bu yıkıcı gücü elinde bulunduran aktörlerin tehditleri karşısında sinmiş durumdadır. Günümüzde savaş, yıkım ve felaket yoluyla tarihi kontrol etme arayışına dönüşmüştür. Bu askeri maceralar ekonomik olarak başarısız olsa bile, silah endüstrisi ve militarist elitler için kârlı kalmaya devam ettiği sürece bu tehlikeli döngü sürecektir. Büyük bir kapandayıf ve buradan nasıl çıkacağımızı acilen bulmamız gerekiyor.” Söyleşinin sonunda Dr. Pascal Lottaz, Prof. Dr. Richard Falk’a mülakat ve ufuk açıcı değerlendirmeleri için teşekkürlerini sundu. Söyleşide atıfta bulunulan sivil toplum temelli uluslararası yayın organı Transnational Media Service platformunun, alternatif barışçıl politikaların zemin bulması açısından taşıdığı önem vurgulandı.(Harici)



