Lübnan’ın barut deposunda bir kibrit çöpü
İç savaş mirasından hiçbir zaman tam olarak kurtulamamış bir ülkede, Lübnan Ordusu’nu Hizbullah ile karşı karşıya getirecek her türlü girişim, barut deposunda kibrit çakmakla eşdeğer.
Bu nedenle, Lübnan Ordusu içinde direniş hareketini takip etmek ve silahsızlandırmakla görevli özel bir birim oluşturma planının sadece konuşulması bile Beyrut'ta güvenlikle ilgili bir öneri olarak algılanmadı. Bu, Lübnan devletinin yapısını değiştirebilecek, 1990'dan beri yaraları sarılmamış mezhepsel, kurumsal ve savaş döneminden kalma yaraları yeniden kanatabilecek son derece tehlikeli bir stratejik dönüşüm olarak değerlendiriliyor.
Öneri, Lübnan ile İsrail arasındaki son müzakere turlarının ardından, özellikle de ortak bir güvenlik süreci başlatmak üzere Pentagon'da yapılması beklenen bir güvenlik toplantısı hakkında konuşulurken, medya, siyaset ve güvenlik çevrelerinde yayılmaya başladı.
Bu öneri, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından yaşanan bölgesel değişimlerden ve Lübnan'ı devlet kontrolü dışındaki silahların ortadan kaldırılmasına odaklanan yeni bir aşamaya itmek için Washington'un artan baskısından ayrı düşünülemez.
Ancak asıl tehlikeli soru, bu fikrin tartışılıp tartışılmadığı değil, bunun uygulanıp uygulanamayacağı. On yıllardır iç dengeyi korumaya çalışan bir kurum olan Lübnan Ordusu, ülke içindeki en organize ve en ağır silahlı askeri güçle çatışan bir güç haline dönüştürülebilir mi?
Teorik olarak, bu öneri bazı uluslararası ve bölgesel aktörler için cazip görünebilir. Bu mantık, İsrail’in Hizbullah’a karşı yeni ve maliyetli bir savaş başlatması ya da yakın zamanda gerçekleşmeyebilecek geniş bir bölgesel uzlaşmayı beklemesi yerine, bu görevi Lübnan’ın içinden bir askeri güce devretmeyi öneriyor.
ABD’nin doğrudan kontrolü ve uluslararası siyasi desteğiyle, böyle bir gücün 1701 sayılı Kararı uygulaması ve partinin askeri yapısını kademeli olarak ortadan kaldırması beklenir.
Burada “özel birim” veya “özel tugay” fikri karşımıza çıkıyor. Duyumlara göre, bu birim Lübnan Ordusu’nun geleneksel emir komuta zincirinden bağımsız olacak ve bunun yerine Güney Lübnan’daki ateşkes düzenlemelerini denetleyen operasyon merkezine bağlı olacak.
Bu önerinin tehlike arz eden yanı, sadece bu birliğe verilen görevde değil, komuta yapısının doğasında yatıyor. The Cradle'ın edindiği bilgilere göre, birimin yetkisi Lübnan Ordusu komutanlığından ziyade, ABD'li denetçilere bağlı olacak. Bu durum, normal bir Lübnan askeri biriminden ziyade, ordunun içindeki ikinci bir orduya benzeyen istisnai bir askeri-güvenlik yapısının kurulması anlamına gelir.
Lübnanlıların asıl endişesi de tam bu noktada.
Lübnan Ordusu, Lübnan’ın kırılgan ulusal dengesini bir arada tutan son kurumlardan biri olarak kabul ediliyor. Hassas mezhepsel düzenlemeler üzerine kurulmuş bir devlette, ordunun içindeki herhangi bir bölünme, güvenlik meselesinin çok ötesine geçerek devletin kendi temellerini tehdit edecektir. Bu nedenle, iç savaş sırasında ordunun bölündüğü ve bazı tugaylarının iç çatışmaya sürüklendiği 1980’lerin anıları hala hafızalarda taze.
1983'ün hayaletleri
Dördüncü Piyade Tugayı bu bağlamda en hassas örnek olmaya devam ediyor. 1983'teki Dağ Savaşı sırasında fiilen çöken ve 1984'te resmi olarak lağvedilen bu tugay, sadece dağıtılmış bir askeri birim değildi.
Bu tugay, siyasi ve mezhepsel bölünmelerin baskısı altında birleşik bir ordu kavramının çöküşünün sembolü haline geldi. O dönemde, Yüzbaşı Velid Sukkariye komutasındaki 43. Tabur'un taraf değiştirmesi, savaşın dengesini değiştirdi ve daha sonra 6 Şubat ayaklanmasına ve 17 Mayıs Anlaşması'nın çöküşüne yol açan süreci tetikledi.
Bu nedenle, Hizbullah'a karşı mücadeleye adanmış bir askeri gücün kurulması konusundaki tartışmalar bile, yeniden bölünme ve çöküş senaryolarını akla getiriyor. Lübnan Ordusu'nun içinde binlerce Şii subay ve asker bulunuyor ve bunların çoğu, Hizbullah ile çatışmayı ulusal bir vazife olarak göremez. Bu, kendi sosyal, mezhepsel ve siyasi çevresiyle çatışma olarak algılanır.
Bu durum, askeri kurumların bu öneriye sert bir şekilde karşı çıktığı yönündeki haberleri de açıklıyor. Lübnan Ordusu, iç savaşın sona ermesinden bu yana varlığını sürdürmesinin sırrının, iç çatışmalarda bir araç haline gelmeyi reddetmesi olduğunu anlıyor.
Askeri liderler, orduyu Hizbullah ile bir çatışmaya sürükleyebilecek her türlü formülü ve Lübnan içinde belirli bir mezhep veya siyasi topluluğu hedef alan bir proje olarak algılanabilecek her türlü askeri yapıyı reddediyor.
Ancak sahada meydana gelen değişiklikler göz ardı edilemez.
ABD, yıllardır eğitim, silah ve finansman yoluyla Lübnan Ordusu’na yatırım yaptı. Hamat ve benzeri üslerde, Komando Alayı ve özel kuvvetler dahil olmak üzere seçkin birimler, ABD ve İngiltere’nin gözetiminde ileri düzeyde eğitim alıyor.
Bu durum, bazı çevrelerin özel görevlere sahip bir gücün kurulması için gerekli teknik ve askeri altyapının halihazırda mevcut olduğuna ve sorunun askeri kapasiteden çok siyasi karar alma sürecinde yattığına inanmasına yol açtı.
Ancak asıl sorun, Lübnan’ın siyasi ortamında yatıyor. Lübnan, karmaşık iç hesaplamalar yapmadan önemli kararları zorla dayatabilecek türden merkezi bir devlet değil. Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını zorla dayatmaya yönelik bir girişim, pratikte İsrail ile son savaşın yarattığı tehlikeleri gölgede bırakacak bir iç çatışmayı tetikleyecektir.
Bu nedenle partinin tutumu net ve sert oldu. The Cradle’ın kaynaklarına göre Hizbullah, bu tür bir askeri gücü, işgal sırasında İsrail ile işbirliği yapan Antoine Lahad ve Güney Lübnan Ordusu’na (SLA) atıfta bulunarak “yeni Lahad Ordusu” olarak görüyor. Bu karşılaştırma, siyasi bir tanımlamadan daha fazlası. Hizbullah’ın bu amaçla oluşturulan bir gücü düşman ve vatan haini olarak nitelendireceği yönünde bir uyarı.
Lübnan’ın siyasi hafızasında “Lahad Ordusu” ifadesi büyük bir sembolik öneme sahip. Bu ifade sadece İsrail ile işbirliğini değil, aynı zamanda ulusal ve halk nezdindeki meşruiyetin yitirilmesini ve direnişin tabanıyla açık bir çatışmaya girilmesini de çağrıştırıyor.
Hizbullah’ın sertleşen tutumu ve sınırlı manevra alanı
Ancak The Cradle’ın kaynaklarından edinilen özel bilgilere göre, Hizbullah’ın kamuoyuna yönelik beyanlarından daha pragmatik bir tavır sergilediği izlenimi vermesi daha dikkat çekici bir noktayı oluşturuyor.
Parti, zorla silahsızlandırmayı reddetmekle birlikte, Lübnan Ordusu’nun güneydeki bazı bölgelerde artan rolünü tolere etti ve ateşkes kapsamında mühimmat depolarına el konulmasına karşı çıkmadı. Balistik füzeler dahil olmak üzere gelişmiş silahlar gibi daha hassas konularda tartışmalar kapalı kapılar ardında devam etmekte olup, bunların çözümü daha geniş kapsamlı ulusal ve bölgesel düzenlemelere bağlı olacak.
İşte mevcut durumun en büyük paradokslarından biri de burada yatıyor.
Zorla silahsızlandırılma girişimlerini kesinlikle reddeden Hizbullah, bu silahların yeniden organize edilmesi ve işlevlerini ulusal ve bölgesel düzeyde kapsamlı bir mutabakat çerçevesinde tartışmaya hazır görünüyor.
Bu durum, kısmen son savaştan sonra parti içinde yapılan bir askeri revizyonun sonucu. The Cradle’ın kaynaklarına göre, balistik füzeler İsrail karşısında arzu edilen caydırıcılığı sağlayamadı, buna karşılık ucuz ve kullanışlı insansız hava araçları savaşta çok daha fazla etkinlik gösterdi.
Bu değerlendirmenin kapsamı savaş alanı taktiklerinin ötesine geçiyor. Son 20 yılda oluşturulan büyük cephaneliğin, İsrail’in istihbarat erişimi ve hava üstünlüğü altında hala aynı caydırıcılık işlevini yerine getirip getiremeyeceği konusunda parti içinde geniş bir stratejik revizyonun sinyallerini veriyor.
Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’un “bireysel silahların” Lübnan kültürünün bir parçası olduğuna dair sözlerinden çıkarılan mesaj daha anlaşılır hale geliyor. Bazıları bu yorumları, müzakere konusu olabilecek stratejik ağır silahlar ile pratikte tamamen ortadan kaldırılması çok daha zor olan hafif silahlar veya kısa menzilli füzeler arasında zımni bir ayrım olarak yorumluyor.
Meclis Başkanı Nebi Berri'ye gelince, onun çevresi bu öneriye son derece duyarlı görünüyor. The Cradle'a konuşan Ayn el-Tine çevrelerine göre, konu Berri'ye ciddi bir şekilde sunulmadı, çünkü sadece gündeme getirilmesi bile bir provokasyon olarak algılanabilirdi. Aynı çevreler, böyle bir fikri ortaya atmaya cesaret eden bir tarafın Ayn el-Tine'den son derece sert bir yanıt alabileceğini ve hatta diplomatik yollarla sınır dışı edilebileceğini vurguluyor.
“Şii ikilisi”nin (Hizbullah ve Emel) üst düzey yetkilileri de The Cradle'a, bu önerinin Şii askeri çevrelerde Lübnan Ordusu'ndaki Şii subaylara yönelik bir hakaret olarak yorumlanacağını ve ordunun birliğini tehdit edebileceğini belirtiyor.
Daha derinde, bu önerilerin sızdırılmasının ardındaki amacın, uygulamadan ziyade baskı oluşturmak olduğu görülüyor. Hizbullah’a gönderilen mesaj, uzlaşma ve kademeli tavizlerin alternatifi olarak bir iç savaşın patlak vermesi ya da en azından içeride yeni bir dengenin zorla kurulmaya çalışılması olabilir.
Baskı taktiği mi, yoksa iç savaşın tetikleyicisi mi?
Peki ABD ya da herhangi bir uluslararası aktör, Lübnan’ı gerçekten böyle bir senaryoya sürükleme gücüne sahip mi?
Şu ana kadar cevap, büyük ölçüde olumsuz görünüyor. Önceki tüm deneyimler, Lübnan askeri kurumunun istikrarının uluslararası ve bölgesel bir kırmızı çizgi olduğunu gösterdi. Hizbullah’a karşı en düşmanca tavır sergileyen aktörler bile, Lübnan Ordusu’nun çöküşünün veya bölünmesinin stratejik bir felaket olacağını biliyorlar. Bu, Lübnan'ı tamamen kaosa açık bir arenaya dönüştürecek ve İsrail için bile daha tehlikeli bir ortam yaratacaktır.
Bu nedenle, daha gerçekçi senaryo, partiyi takip etmek için bir “özel birim” oluşturmak değil, Lübnan Ordusu’nun güneydeki rolünün kademeli olarak güçlendirilmesi, konuşlandırılmasının genişletilmesi ve belki de Hizbullah ile dolaylı mutabakatlar çerçevesinde sınır güvenliği konusunda uzmanlaşmış yeni tugayların oluşturulması.
The Cradle ile konuşan bazı askeri kaynaklar, güney sınırının güvenliğini sağlamakla görevli yeni bir tugay oluşturmaya yönelik bir projeden bahsederken, bağımsız bir güç ya da doğrudan dış operasyon odalarına bağlı bir birim olarak değil, Lübnan Ordusu’nun geleneksel yapısı içinde kalacak şekilde kurulması tercihini ima ettiler.
Sonuç olarak, “özel birim” fikri, uygulamaya hazır bir plandan çok, Lübnan’ın en kırılgan kurumunun içine yerleştirilmiş bir siyasi bomba gibi görünüyor. Bu fikir, mezhepsel dengelerle, ordunun iç hesaplamalarıyla, Hizbullah’ın kırmızı çizgileriyle ve tam da böylesi bir kopuşu önleyerek ayakta kalmış bir sistemin limitleriyle çelişiyor.
Bugün Lübnan, sadece 1701 sayılı Kararın uygulanmasına dair bir mücadeleyle karşı karşıya değil. Devleti parçalamadan nasıl yeniden inşa edeceği ve ülkeyi bir başka iç savaşa sürüklemeden Hizbullah’ın cephanesini nasıl ele alacağı konusunda derin bir varoluşsal sorunla da karşı karşıya.
Şu ana kadar kimse net bir cevap verebilmiş değil. Kesin olan bir şey var ki, Lübnan’ın karmaşık gerçeklerini atlamaya ya da güvenlik çözümlerini zorla dayatmaya çalışan her türlü girişim, 1980’lerin kabuslarını daha tehlikeli ve kanlı bir biçimde canlandırabilir.(Mohamad Shamse Eddine/The Cradle)
Not: Makalede yer alan görüşler yazara aittir, Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.



