Sırbistan İsrail ile güvenlik anlaşması imzaladı. Belgrad, Gazze’de soykırım gerçekleştiren ve ABD ile birlikte İran’a saldırılar düzenleyen İsrail ile askeri ittifak kuruyor. Parlamento Savunma Komisyonu’nun 29 Nisan 2026 tarihinde “acil usul” ile onayladığı anlaşma çoktan var olan bir yakınlaşmanın resmiyete dökülmesinden ibaret. Çoğu Avrupa ülkesi kamuoyu baskısı nedeniyle İsrail’den uzaklaşırken Sırbistan, İsrail için kilit bir üretim merkezi ve silah tedarik ağının parçası haline geliyor. Gazze’deki soykırımın suçlularından İsrailli şirket Elbit Systems ile birlikte İnsansız Hava Aracı üretmeye başlaması Sırbistan’ın egemenlikçi ve ilkesel tutumu açısından ise büyük bir tutarsızlık oluşturuyor. “Savunma Sektöründe Gizli Bilgilerin Değişimi ve Karşılıklı Korunmasına İlişkin Genel Güvenlik Anlaşması” isimli anlaşma savunma sanayindeki tüm gizlilik derecelerini, ortak girişimler ve sözleşmeler kapsamında gizli bilgilerin paylaşımını, silah, teknik bilgi, yazılım ve teknolojilerin satışı ile uzman heyetlerin ortak ülkenin askeri tesislerine düzenli ziyaretlerini de kapsıyor. Özellikle bir madde dikkat çekiyor; “Sözleşmeden doğan uyuşmazlıklar ulusal ve uluslararası mahkemeler dışında çözüme kavuşturulacak.” Sırbistan’dan Jeostratejik Araştırmalar Merkezi Genel Müdürü Dragana Trifkovic konuyu Aydınlık Avrupa’ya değerlendirdi. Belgenin bazı bölümlerinin gizli olduğunu ifade eden Trifkovic, İsrail ile anlaşmanın Sırbistan’ın egemenliğine ve ilkesel duruşuna zarar verdiği görüşünde. Trifkovic şunları söyledi:
- Dragana Trifkovic
‘Sırbistan ile İsrail arasındaki güvenlik anlaşması sorunludur’
Sırbistan ile İsrail arasındaki güvenlik anlaşması, Sırbistan’ın dış politika duruşu ve Sırbistan’ın öne sürdüğü ilkeler açısından sorunludur. Özellikle de askeri tarafsızlık ve uluslararası hukuka saygı açısından problemlidir. Ayrıca bu gelişme, İsrail’in Gazze’deki savaşla ilgili olarak Avrupa ve dünya kamuoyunda derin bölünmelere yol açan, insani hukukun ciddi ihlalleri ve soykırım iddiaları da dahil ağır uluslararası suçlamalara ve eleştirilere maruz kaldığı bir dönemde gerçekleşiyor.
‘Bu anlaşma tarafsız, teknik bir adım değil; siyasi bir hamle’
Bir başka sorun da, anlaşmanın kamuoyu ve standart parlamento tartışmaları yapılmadan kabul edilmiş olması ve belgenin bazı bölümlerinin gizli olmasıdır; bu durum, Sırbistan’ın güvenliği açısından hayati önem taşıyan bir konuda şeffaflık ve demokratik denetim konusunda soru işaretleri yaratmaktadır. Sırbistan ile İsrail arasındaki güvenlik ve askeri alandaki işbirliği, büyük ölçüde yürütme organı bünyesinde ve nispeten dar bir karar alıcılar çevresi içinde gerçekleşmiştir. Kamuoyu tartışmaları sınırlı ve parlamento denetimi yetersiz kalmaktadır. Sırbistan’ın ulusal çıkarları açısından, uluslararası sahnedeki eylemleri son derece tartışmalı görülen, silahlı çatışmalarla ilişkilendirilen bir devlet olan İsrail ile daha derin askeri ve teknolojik işbirliğine girmek özellikle sorunludur. Bu durum, Sırbistan’ı dış politikada risk altına sokabilir ve toprak bütünlüğü ve uluslararası hukuk konusundaki ilkeli duruşunu zayıflatabilir; ayrıca Sırp vatandaşlarının farkında bile olmadığı hukuki ve güvenlikle ilgili sonuçlar doğurabilir. Tüm bu nedenlerden ötürü, bu anlaşma tarafsız teknik bir adım olarak değil, Sırbistan’ın dış politika konumu ve uluslararası itibarı üzerinde önemli sonuçlar doğuracak siyasi bir hamle olarak değerlendirilmelidir.
‘Belgrad yönetimi İsrail ile askeri işbirliğine gidiyor’
Avrupa’da, normalde Batı siyasi bloğunun sıkı bir parçası olan ülkelerde bile İsrail’in askeri politikasından belirgin bir uzaklaşma gözlemleniyor. Bunun nedeni, Gazze’deki savaşa yönelik kamuoyundaki sert eleştiriler ve uluslararası hukukun uygulanması konusunda uluslararası kurumlar ile kamuoyundan gelen artan baskıdır. Avrupa hükümetleri kamuoyundaki öfkeyi yatıştırmaya ve İsrail’den uzaklaşmaya çalışırken, Belgrad yönetimi ise askeri operasyonları uluslararası mahkemeler nezdinde inceleme altında olan bir devletle askeri işbirliğini giderek daha da derinleştiriyor. Son aylarda, Sırbistan ile İsrail arasındaki ekonomik ilişkilerde hızlı ve yoğun bir askerileşme yaşandı. Bu durum, yabancı askeri şirketlerin Sırbistan’ın sanayi sektörüne doğrudan girişiyle ve aktif çatışma bölgesine yapılan silah ihracatındaki artışla da kendini gösterdi. Sırbistan, İsrail askeri sanayisinin kilit aktörlerinden biri olan, Gazze savaşı bağlamında uluslararası incelemelerde tartışmalı olarak değerlendirilen İsrail şirketi Elbit Systems ile ortak bir insansız hava aracı fabrikası açacağını duyurdu. Bu şirket BM Özel Raportörü Francesca Albanese tarafından açıkça “Gazze'deki soykırımdan” çıkar sağlayan bir şirket olarak görüldü.
‘Sırbistan’ın İsrail’e silah ihracatı katlanarak artıyor’
Aynı zamanda, Sırbistan’dan İsrail’e yapılan mühimmat ve silah ihracatı kısa sürede katlanarak artarak çarpıcı bir büyüme kaydetti (araştırmacı medya kuruluşu BIRN/Haaretz ve gümrük verilerine göre: Sırbistan’ın İsrail’e silah ihracatı - 2023: 1,4 milyon avro; 2024: 42,3 milyon avro; 2025: 114 milyon avro şeklindedir). Bu transferler, çatışma bölgelerine yapılan ihracata ilişkin kısıtlama ve sınırlamalar konusunda daha önce yapılan siyasi açıklamalara rağmen gerçekleşmektedir; bu da tutarlılık ve siyasi hesap verebilirlik konusunda ciddi sorular ortaya çıkarmaktadır. Bu tür adımlar, Sırbistan’ın Küresel Güney ülkeleriyle özellikle de Sırbistan’ın son on yıllarda nispeten iyi ve istikrarlı ilişkiler sürdürdüğü Müslüman çoğunluklu devletler söz konusu olduğunda, var olan ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Filistin meselesinin bu ülkelerin dış politikasının en önemli konularından biri olduğu bir dönemde, herhangi bir taraf tutma algısı ciddi sonuçlara yol açabilir.
‘Sırbistan’da ulusal egemenliğin ihmali’
Sırbistan’daki mevcut hükümet, dış politikada giderek tam bir tutarsızlığa dönüşen yüksek derecede siyasi “pragmatizm” sergilemektedir. Hükümet temsilcilerinin ABD’deki demokratik çevreleri açıkça desteklediği ve Donald Trump’a karşı tavır aldığı bir periyodun ardından, şu anda öncelikle İsrail ile askeri işbirliğinin derinleştirilmesi vasıtasıyla Cumhuriyetçi yönetime doğru ani bir kayma girişimine tanık oluyoruz. Böyle bir yaklaşım, net bir devlet stratejisinin sonucundan daha çok, iktidarı korumayı ve belirli nüfuz merkezlerinden destek sağlamayı amaçlayan kısa vadeli jeopolitik manevraların ürünü gibi görünüyor. Özellikle sorun teşkil eden husus, Sırbistan’ın giderek diğer aktörlerin lobi çıkarlarının bir aracı haline gelmesi ve bu süreçte ülkenin kendi ulusal ve devlet önceliklerinin ihmal edilmesidir.
‘Milli egemenlik ve toprak bütünlüğünde tutarsızlık’
İsrail, Sırbistan’a büyük bir darbe indirdi, bu darbe, Belgrad’da hâlâ önemsiz gösterilmeye çalışılıyor. 2020 yılında İsrail hükümeti, dönemin ABD Başkanı Donald Trump'ın arabuluculuğunda, Kosova'nın tek taraflı olarak ilan ettiği bağımsızlığı resmen tanıdı. Bu tanıma, diplomatik ve siyasi boyutlarda sonuçlar doğurmak yerine, yakın işbirliğinin sürdürülmesi ve silahlanma ve güvenlik alanında milyonlarca avroluk sözleşmelerin imzalanmasıyla fiilen gölgede bırakıldı. Böylece Sırbistan, kendi temel ulusal çıkarlarını ihlal eden bir devleti fiilen ödüllendirdi. İsrail’in Kosova’yı tanımasının ardından Belgrad’ın Tel Aviv ile ilişkilerini dondurmaması ya da yeniden gözden geçirmemesi, aksine askeri, güvenlik ve teknolojik ortaklıklar yoluyla işbirliğini yoğunlaştırmaya devam etmesi, Sırbistan’ın dış politikasında derin bir tutarlılık krizine işaret etmektedir. Uluslararası arenada egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerine vurgu yapan bir devlet, aynı zamanda Sırbistan’ın kendi örneğinde bu ilkeleri ihlal etmiş bir ülkeyle ortaklığını derinleştiriyor. Böyle bir politika artık yalnızca pragmatizmle açıklanamaz. Aksine, bu durum, devlet inşası ilkelerinden kademeli olarak vazgeçildiğinin ve bunun yerine kısa vadeli jeopolitik hesaplamaların ve mevcut yönetimin çıkarlarının ön plana çıkarıldığını göstermektedir. Özellikle endişe verici olan nokta, bu durumun Sırbistan’ın toprak bütünlüğünü tutarlı ve ilkesel bir şekilde değil, seçici bir şekilde ve anlık siyasi ihtiyaçlara göre savunmaya hazır olduğu mesajını vermesi. Bir devlet Sırbistan topraklarının bir kısmının ayrılmasını tanıdığında, Belgrad ciddi bir tepki vermezse, temel bir soru ortaya çıkıyor: O halde Sırbistan, hangi ahlaki ve siyasi temele dayanarak Rusya Çin ve diğer devletlerden Kosova ve Metohiya konusunda egemenliğinin saygı görmesini ve savunulmasını bekleyebilir?
Vucic'in dış politikası
‘Strateji ve ilkesel tutarlılığın eksikliği: İsrail örneği’
Aleksandar Vučić’in dış politikası resmi olarak “çok yönlü” olarak sunulmaktadır; bu, Sırbistan’ın Batı, Rusya, Çin, Arap dünyası ve İsrail ile aynı anda iyi ilişkiler sürdürme çabası anlamına gelmektedir. Belgrad, Pekin ile işbirliği yoluyla yatırımlar, altyapı projeleri ve siyasi destek sağlamaya çalıştığı için, Vučić’in Çin ziyareti bu yaklaşımın bir devamı niteliğindedir. Ancak sorun, farklı küresel güç merkezleriyle işbirliği yapmaktan kaynaklanmıyor. Net bir stratejinin ve ilkeli bir tutarlılığın eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu durum özellikle İsrail örneğinde açıkça görülüyor. Sırbistan, Kosova’yı tanıyan bir devletle askeri ve güvenlik alanındaki işbirliğini derinleştirmeye devam ediyor; bu da toprak bütünlüğünü ve uluslararası hukuku savunma yönündeki resmi söylemle doğrudan çelişiyor. Aynı zamanda Belgrad, Kosova’yı tanımayan ve BM Güvenlik Konseyi’nde Sırbistan’ı destekleyen Çin ve Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürmeye çalışmaktadır.
‘Ulusal çıkarlar değil güç merkezlerini memnun etme çabası’
Ortaya çıkan sonuç şudur: Sırbistan’ın dış politikası, giderek uluslararası hukuk ilkelerine ve uzun vadeli ulusal çıkarlara değil, fırsatçı bir denge politikasına ve çeşitli güç merkezlerini memnun etme çabalarına dayanmaktadır. Bu durum, böyle bir politikanın gerçekte ne kadar egemenlikçi olduğu ve tutarlı bir stratejik yönelimden ziyade, siyasi hayatta kalma ve gücü muhafaza etme amacıyla dış aktörleri yatıştırma girişimini ne ölçüde yansıttığı sorusunu gündeme getirmektedir. En büyük tehlike tam da burada yatmaktadır, kendi kırmızıçizgilerini göreceleştiren bir devlet, zamanla hem siyasi güvenilirliğini hem de müzakere gücünü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
‘Sırbistan egemenliğini koruyacak, Batı’nın aracı mı olacak?’
Bu nedenle, Vučić’in dış politikasının kısa vadede belirli ekonomik ve diplomatik faydalar sağlayabileceği söylenebilir, ancak uzun vadede siyasi güvenilirliği zedelemesi riski taşımaktadır. Net bir şekilde tanımlanmış ulusal önceliklere ve bunlardan sapmayan ilkelere sahip olmadan herkesi memnun etmeye çalışan bir devlet, sonunda hem ortaklarının güvenini hem de kendi müzakere gücünü yitirebilir. Sonuçta Sırbistan, kaçınılmaz olarak temel bir soruyla yüzleşmek zorunda kalacaktır: Sırbistan bu ilkeleri tutarlı bir şekilde savunan devletlerle işbirliği yaparak egemenliğini ve toprak bütünlüğünü gerçekten korumayı mı amaçlıyor, yoksa küresel bir çatışma döneminde, başta Batılı etki merkezleri olmak üzere büyük güçlerin daha geniş jeopolitik çıkarları içinde giderek bir araca mı dönüşecek?(Aydınlık)



