The American Conservative yazarı Anik Joshi, yakın dönemde yaşanan İran savaşının, Körfez monarşileri ile ABD arasındaki güvenlik ilişkisinin asimetrik ve kırılgan doğasını açıkça gözler önüne serdiğini anımsatıyor. Körfez ülkeleri, Batı sermayesine ve hükümetlerine yanaşarak ve kendi halklarını radikalizmle kontrol altında tutarak kurdukları dengenin kendilerini sonsuza dek koruyacağını varsaymışlardı. Ancak ABD’nin İran’ı tamamen saf dışı bırakarak kendilerine mutlak bir koruma kalkanı sağlayacağı yönündeki bu son büyük kumar, Körfez’in Washington nezdindeki hiyerarşik değerinin sanılandan çok daha düşük olduğunu ortaya koydu. Jeopolitik olarak İsrail gibi yasal askeri ayrıcalıklardan ve hava savunma şemsiyelerinden mahrum olan Körfez ülkeleri, enerji altyapılarına ve hayati tatlı su tesislerine yönelik doğrudan İran tehdidiyle baş başa kaldı.
Körfez’in yanlış bahsi
Arap monarşileri, ABD’nin kendilerini koruma taahhüdünün umduklarından çok daha zayıf olduğunu acı bir tecrübeyle öğrendi.
İran’la yaşanan son savaş, büyük ölçüde ne geleneksel Avrupalı müttefiklerin ne de geleceğe yönelik emelleri olan Asyalı ortakların desteği alınarak yürütüldü. Buna mukabil, Ortadoğulu müttefikler çok daha hevesli ortaklar olduklarını gösterdiler. Bu hususta İsrail en dikkat çekici aktör olsa da Körfez ülkelerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu ülkeler, son birkaç on yılı Batılı hükümetlerin ve sermayenin kanatları altına sessizce sokulmaya çalışarak [1] geçirdiler; bu yaklaşım genel hatlarıyla başarılı da görünüyordu. Kendi halklarını dizginlemek adına radikal İslam’a tam da gerektiği kadar geçit vermekle [2] yetindiler; bu sayede kurdukları sistem ana hatlarıyla işlerliğini korudu. Ne var ki, savaşa el altından verilen o son desteğin teşkil ettiği kumar, bardağı taşıran son damla oldu. Körfez ülkeleri, Amerika’nın İran’ı bertaraf edeceğini ve sonrasında kendilerini olası artçı şoklardan koruyacağını hesaplamışlardı; ancak bunun yerine hiyerarşik sıralamadaki [3] yerlerinin tahayyül ettiklerinden çok daha aşağıda olduğunu öğrendiler.
Başta Suudiler olmak üzere Körfez ülkeleri, İslam Cumhuriyeti’nin 1979’daki devriminden bu yana Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesinde nüfuz elde etmek için İran’la amansız bir rekabet içindedir. Suudi Arabistan ve İran, bir bakıma birbirinin lunaparklardaki kahkaha aynasından [4] yansıyan çarpık birer sureti gibidir. Biri, dini bir teokrasi tarafından devrilene kadar Amerika’nın bölgedeki en güçlü müttefikiydi; diğeri ise Amerikan ittifakını muhafaza edebilmek için bizzat dini teokrasiyi bir araç olarak kullanmaya yeltendi. Suudiler, kendi halklarını tatmin edecek kadar radikal, müttefiklerini memnun edecek kadar da zengin kalarak bu iki taraflı oyunu sürdürmeye çalıştılar. Mekke’deki Mescid-i Haram’ın 1979 yılında dini aşırılıkçılar tarafından işgal edilmesinin [5] ardından, bazı Körfez ülkelerinde halk üzerindeki kontrolü yeniden tesis etmenin bir yolu olarak devlet destekli dini aşırılıkçılıkta muazzam bir artış yaşandı.
Bununla birlikte, Batılı hükümetlerle iş birliği de eş zamanlı olarak devam etti. Bu, yürünmesi fevkalade güç, bıçak sırtı bir çizgiydi [6]. Bölgedeki bazı monarşiler, tam da bu hassas dengeyi yönetemedikleri için yıkılıp gittiler. Bu tür bir ilişkinin can damarını, silah satışlarının yanı sıra CENTCOM’a verilen belirli düzeydeki destek ve bölge genelinde konuşlandırılan Amerikan askeri üsleri oluşturmaktadır.
Körfez müttefiklerinin İran’la savaş konusundaki tartışmalarda söz hakkı istemeleri en tabii haklarıydı; ancak Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın yaptığı gibi, bu hakkı savaşa zımnen destek vermek [7] yönünde kullanmak son derece riskli bir kumardı. Bir yanda, 40 yılı aşkın bir süredir devam eden soğuk (ve zaman zaman sıcak) savaşın ardından dişli bir rakibi bertaraf etmek ve bölgedeki mutlak hegemonyayı ilan etmek için tarihi bir fırsat duruyordu. Diğer yanda ise fatura, İran’a cephe alan Körfez ülkelerinin petrol ve enerji endüstrilerine indirilen ağır darbelerle kesildi; üstelik bu süreçte masaya sürülen son koz, İran’ın Suudilerin içme suyunun üçte ikisinden fazlasını sağlayan deniz suyunu arıtma tesislerini [8] yerle bir etme tehdidi oldu.
Coğrafi koşullar, bu savaşın Körfez ülkeleri için İsrail’e kıyasla her zaman çok daha yüksek risk barındıran bir macera olduğunu gösteriyordu. Zira İsrail, kısmen Demir Kubbe ile korunmasının yanı sıra, ABD’nin 2008’den beri yürürlükte olan bir yasa uyarınca İsrail’in Ortadoğu’da “Niteliksel Askeri Üstünlüğü”nü [9] koruma politikasının da şemsiyesi altındadır. Öte yandan Körfez ülkelerini hedeflerinden ayıran yegâne şey, adını aldıkları o daracık su yolu, yani Basra Körfezi’dir ve askeri üstünlüklerini teminat altına alacak böylesi bir yasal zırhtan mahrumdurlar.
Elbette tamamen eli kolu bağlı, kolay lokma değiller; yıllar boyunca askeri teçhizata yüz milyarlarca dolar harcadılar ve fırlatılan pek çok İran füzesini havada imha etmeyi başardılar. Yine de bu savaş, hiçbir Körfez ülkesi için bir zafer olmaktan çok uzaktır. Çoğu ülke, füze saldırılarına dair bilgi akışını baskılayan katı yasalara ve sosyal medya yönlendiricileri aracılığıyla yürütülen eş güdümlü algı operasyonlarına sığınıyor; fakat bu yöntemlerin hiçbiri muhataplarına güven vermiyor.
Yaşanan bu son perde, özellikle bölgedeki can kayıpları göz önüne alındığında son derece trajiktir. Aynı zamanda derin bir ironi barındırmaktadır. İranlıların amacı Dubai’nin fiziki binalarını değil, bir “fikir” olarak Dubai’yi [10] yıkmaktı. Batılı şirketlerin ve sermayenin bölgeden arkalarına bakmadan kaçtığı düşünüldüğünde, İran’ın bu hedefe ulaşmakta azımsanmayacak bir başarı elde etmediğini söylemek güçtür. Her ne kadar taş ve harçtan örülü binalara asıl darbeyi İran füzeleri indirmiş olsa da, bu yıkımın tohumları, diğer Amerikan müttefiklerinin “hayır, teşekkürler” diyerek uzak durma basiretini gösterdiği akılsızca bir askeri maceraya [11] gözü kapalı ortak olmakla atılmıştı.(Anik Joshi/The American Conservative-Harici)
[1] Batılı hükümetlerin ve sermayenin kanatları altına sessizce sokulmaya çalışarak: Orijinal: sidling up to Western governments and capital: “Sidle up to”, birine hissettirmeden, dolambaçlı yollarla, yaranmak veya gizli bir amaç gütmek amacıyla usulca yaklaşmak anlamına gelir. Metinde, Körfez ülkelerinin Batı’ya olan asimetrik bağımlılığını ve bu yakınlaşmanın samimi bir ortaklıktan ziyade pragmatik ve oportünist bir sokulma çabası olduğunu ifade eder. “Sidle” kelimesinin kökeni, “yan tarafta” anlamına gelen “side” sözcüğüne dayanır ve düz gitmek yerine yan yan, sinsi bir tempoyla yürümeyi çağrıştırır. 17. yüzyıldan itibaren mecazen “yaranmaya çalışmak” anlamını kazandı. (ç.n.)
[2] Radikal İslam’a tam da gerektiği kadar geçit vermekle: Orijinal: maintain just enough interest in radical Islam to keep their people at bay: Metindeki “interest” kelimesi sıradan bir “ilgi” veya “merak” değildir; buradaki kullanımı “çıkar ilişkisi kurmak”, “alan açmak” ya da “müsamaha göstermek” anlamına gelir. “Keep at bay” ise vahşi bir hayvanı veya düşmanı yaklaşamayacak şekilde uzakta, kontrol altında tutmaktır. Körfez monarşileri, özellikle de Suudi Arabistan, kendi meşruiyetlerini korumak için köktendinci Vehhabi ulema ile tarihsel bir ittifak (Diriye Anlaşması) kurmuştur. Halkın muhalif potansiyelini bastırmak ve onları teokratik bir zırh içinde tutmak için radikal ideolojilere kontrollü bir alan açmışlardır. (ç.n.)
[3] Hiyerarşik sıralamadaki: Orijinal: pecking order: Kelime anlamıyla kümes hayvanlarının birbirini gagalayarak kurduğu “gaga düzeni” anlamına gelen bu terim, sosyoloji ve uluslararası ilişkilerde gayriresmi güç hiyerarşisini tanımlar. Terim, Norveçli biyolog Thorleif Schjelderup-Ebbe’nin 1921 yılında tavuklar arasındaki baskınlık ilişkilerini incelediği çalışmadan doğmuştur. (ç.n.)
[4] Lunaparklardaki kahkaha aynasından: Orijinal: funhouse mirror version: Bireyi komik, canavarca veya tamamen çarpık gösteren dalgalı camlı eğlence aynası. Metinde, her iki devletin de dini ve dış politikayı araçsallaştırırken aslında birbirlerinin yapısal çarpıklıklarını yansıttıkları vurgulanıyor. (ç.n.)
[5] Mescid-i Haram’ın 1979 yılında dini aşırılıkçılar tarafından işgal edilmesi: Orijinal: After the Grand Mosque in Mecca was seized in 1979 by religious extremists: Cüheyman el-Uteybi önderliğindeki yüzlerce radikal Selefi, hicri 1400 yılının ilk gününde Kabe’yi işgal etmiş ve Suudi rejimini yozlaşmakla suçlamıştır. Bu olay, Suudi Kraliyet Ailesi’nin meşruiyetini korumak için dini kuralları ve Vehhabi ulemanın toplumsal yaşam üzerindeki denetimini radikal biçimde artırmasına yol açan en kritik tarihsel kırılma noktasıdır. (ç.n.)
[6] Yürünmesi fevkalade güç, bıçak sırtı bir çizgiydi: Orijinal: This has been a hard line to toe: “Toe the line”, belirlenmiş kurallara, sınırlara veya parti disiplinine harfiyen uymak anlamına gelen bir denizcilik/askeriye kökenli deyimdir (mürettebatın güvertedeki çizgide hizalanması). “Hard line to toe” ise bu kurallara uymanın ya da bu dengeyi tutturmanın son derece zor olduğunu belirtir. (ç.n.)
[7] Savaşa zımnen destek vermek: Orijinal: to tacitly support the war: “Tacitly”, açıkça söylenmeden, sessiz kalarak, üstü kapalı bir şekilde onaylamak demektir. Muhammed bin Selman’ın (MBS) ABD ile yürüttüğü diplomaside savaşa karşı çıkmayarak ve hava sahası/istihbarat sağlayarak verdiği dolaylı desteği tasvir eder. (ç.n.)
[8] Deniz suyunu arıtma tesislerini: Orijinal: desalination plants: Suudi Arabistan, doğal tatlı su kaynakları bakımından dünyanın en fakir coğrafyalarından biridir. Ülkenin içme suyunun çok büyük bir kısmı, Basra Körfezi ve Kızıldeniz kıyılarındaki devasa tuzdan arındırma tesislerinde (desalination) üretilir. Bu tesislerin İran füzeleriyle vurulması, ülke için sadece ekonomik bir kayıp değil, birkaç gün içinde milyonlarca insanın susuz kalmasına yol açacak varoluşsal bir felaket (humanitarian catastrophe) anlamına gelir. (ç.n.)
[9] ABD iç hukukunda (özellikle 2008 tarihli yasa ile resmileşen) bir kavramdır. ABD’nin Ortadoğu’daki herhangi bir devlete yapacağı silah satışının, İsrail’in bölgedeki teknolojik ve askeri üstünlüğünü (QME) zayıflatmamasını yasal olarak zorunlu kılar. Bu durum, Körfez ülkeleri ne kadar zengin olursa olsun, askeri teknolojide hiçbir zaman İsrail’in seviyesine erişmelerine izin verilmeyeceğinin hukuki tescilidir. (ç.n.)
[10] Dubai, sadece gökdelenlerden ibaret bir şehir değildir; o coğrafyada “istikrarın, vergisiz serbest pazarın, Batı tarzı lüks tüketimin ve kozmopolit güvenliğin” vaha benzeri bir sembolüdür. “Idea of Dubai”yi yıkmak, Ortadoğu’da savaşın ortasında bile küresel sermayenin güvenle sığınabileceği o “güvenli liman” illüzyonunu parçalamaktır. Sermaye ürkektir ve güvende hissetmediği an kaçar. (ç.n.)
[11] Akılsızca bir askeri maceraya: Orijinal: an ill advised military adventure: “Ill advised”, üzerinde yeterince düşünülmemiş, sağduyudan yoksun, danışılmadan veya yanlış yönlendirmeyle girişilen eylemleri tanımlar. Batı’nın rasyonel devletlerinin girmekten imtina ettiği, ancak Körfez rejimlerinin büyük umutlarla atıldığı macerayı niteler. (ç.n.)
Not: Analiz makalede yer alan ifadeler yazara aittir, Hürseda Hbaer'in görüşlerini yansıtmayabilir.



