Game of Thrones'u izlediyseniz, bu durumu çok iyi bilirsiniz. Her sezon, birileri bir kaleyi, tahtı ele geçirir ya da eski bir kale duvarına bir bayrak dikip zafer ilan eder. Ancak hikayenin sonucu asla kaleyi kimin işgal ettiğine göre belirlenmez.
Kale el değiştirir, bayraklar değişir, krallık kan kaybetmeye devam eder. Taştan kaleleri elde tutmaya takıntılı olanlar, genellikle savaşın başka bir yere taşındığını en son fark ederler.
Güney Lübnan, 31 Mayıs 2026. “Lord” Benyamin Netanyahu. Kale, Litani Nehri’nin yukarısındaki bir uçurumun kenarında bulunan, 900 yıllık bir Haçlı kalesi olan Beaufort. İsrail işgal ordusunun Golani Tugayı tarafından ele geçirilen kale, 2000 yılından bu yana ilk defa İsrail bayrağıyla donatıldı.
Savunma Bakanı Israel Katz, burayı “Lübnan’daki güvenlik bölgesinin bir parçası olarak” elinde tutacaklarına söz verdi ve Netanyahu, işgalin her zamankinden daha güçlü bir şekilde devam ettiğini ilan etti.
Aynı tugay 1982’de de aynı kaleyi ele geçirmiş, bu uğurda kendi adamlarını toprağa vermiş, 18 yıl boyunca elinde tutmuş ve 2000 yılında güneye doğru çekilmeden önce mevzilerini havaya uçurmuştu. Haçlılar o taşları diktiler, Selahaddin ve ardından Baybars ellerinden aldı. O tepeye bayrak diken her ordu, sonunda o bayrağı geri çekmek zorunda kaldı.
İsrail basını bu görüntüyü nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. Haaretz, kalenin üzerinde dalgalanan bayrağın tek bir fotoğrafının, asıl önemli olan meseleyi, yani bu savaşın nereye varacağı tartışmasını bastırmaya yettiğini yazdı.
Öyleyse bayrağın nereye dikildiğine bir bakalım.
Bayrağın dikildiği gün, Hizbullah'a ait bir insansız hava aracı birkaç kilometre uzakta 21 yaşındaki bir İsrailli askeri vurdu. Bu silahın maliyeti birkaç yüz dolar ve Tel Aviv'in hava savunma endüstrisinin hala önleyemediği bir fiber optik kablo ile yönlendiriliyor. O gün öğleden sonra, Celile bölgesine 50'den fazla roket düştü ve çok sayıda insansız hava aracı havalandı. İsrail ordusu bir kaleyi ele geçirdi ama orada bir saat bile rahat edemedi.
İşte insansız hava araçlarının alameti farikası budur: Bir ordu, boş bir harabenin önünde fotoğraf çekimi için poz verirken, bir fiber optik kablo onu açık alanda öldürür, sonra da o fotoğrafı zafer diye adlandırırlar.
Kralın adamlarını avlamak
İsrail işgal ordusu, çatışmayı kuzeydeki yerleşim yerlerinden uzakta tutmak için Lübnan'a girdi. Üç ay sonra ise, savaşın etkisiz hale getireceğini iddia ettiği silahın kurbanı olan askerlerini gömüyor.
22 Mayıs'ta Hizbullah'a ait bir insansız hava aracı, Lübnan'dan yaklaşık bir kilometre uzaklıkta, sınırın İsrail tarafındaki bir karakol olan Biranit'te Başçavuş Noam Hamburger'i etkisiz hale getirdi. 19 yaşındaki Çavuş Nehoray Leizer, iki gün sonra Bint Cebel yakınlarında öldürüldü. “TikTok askeri” olarak bilinen 20 yaşındaki Çavuş Rotem Yanai, 27 Mayıs'ta Şomera yakınlarında iki insansız hava aracı tarafından vurularak öldürüldü.
Siren sesinin onları kurtarması gerekiyordu, ancak fiber optikle yönlendirilen bir insansız hava aracına karşı genellikle tam tersi etki yapıyor.
Alarm çaldığında askerler sığınaklara doğru koşuyor, ancak bu çaresiz kaçış genellikle insansız hava aracının kamerasından izleyen kişinin beklediği an. Hem Leizer hem de Yanai, siren çaldıktan sonra güvenli bir yere kaçarken vuruldu ve ikisinin ölümü, giderek daha aşina olduğumuz bir durumun yansımasıydı.
2 Mart'ta savaşın yeniden başlamasından bu yana öldürülen askerlerin çoğu benzer şekilde, açık alanda yakalanarak ve tam da sığınacak bir yer ararken, fiber optik insansız hava aracından kaçamadan hayatını kaybetti.
Hizbullah bu saldırıların neredeyse tamamını kamera ile kaydediyor. Örgütün askeri medyası, neredeyse her gün yeni videolar yayınlayarak bu saldırıları bir film türüne dönüştürdü. El Cezire, bu videoları ham ve kurgulanmamış olarak tarif ediyor: Görüntü yukarıdan alçalarak bir hedefe odaklanıyor ve son saniyede bazen yukarıya bakan bir askeri yakalıyor. İnsansız hava araçları tankları, zırhlı Caterpillar buldozerleri, asker taşıma araçlarını, park halindeki araçları, askeri karakolları ve bu araçlar arasında hareket eden askerleri vuruyor.
Artık bu av sınırda da durmuyor. İnsansız hava araçları Misgav Am'da bir kamyoneti vurdu, Kibbutz Snir'e indi ve Celile'nin beş kilometre içindeki Meron Dağı'ndaki hava trafik kontrol üssünü vurdu. İşgalcilerin bu savaşın bölgenin güvenliğini tam olarak sağlayacağına söz verdikleri bu bölgede okullar kapalı, sığınaklar ise tıklım tıklım dolu.
İşgalciler, sınır bölgesini güvenli hale getirmek için savaşı kuzeye kaydırdı ama savaş geri döndü ve kuzey kesimi bir av sahasına çevirdi.
Beaufort ve eski bir senaryonun geri dönüşü
Beaufort, Litani Nehri'nin 213 mt. yukarısında yer alan bir Haçlı kalesidir. Zamanla aşınan duvarları, aşağıdaki nehri ve vadiyi gölgeler. 900 yıldır Lübnan'ın güneyindeki en stratejik koridorlardan birinde duran kale, bölgeyi kontrol etmek isteyen her ordunun ilgi odağı olmuştur. Bu yüzden pek çok kişi kaleyi ele geçirmek için savaşmış, ancak hiçbiri kaleyi elinde tutmayı başaramamıştır.
Haçlılar kaleyi yeniden inşa edip güçlendirdi. Selahaddin 1190'da kaleyi ele geçirdi. İsrail ordusu, 44 yıl içinde ikinci kez aynı surların üzerine bayrağını dikti ve bu ikinci bayrak dikilişi de öncekini anımsatıyor.
Haziran 1982’de, aynı Golani Tugayı aynı tepeye baskın düzenlemiş ve siperlerde altı askerini kaybetmişti. Bunların arasında, komutan öldürüldükten sonra komutayı devralan Binbaşı Goni Harnik de vardı. Birkaç saat sonra, Menachem Begin ve Ariel Sharon, fotoğrafçılarla birlikte olay yerine geldiler. Sharon, kalenin hiçbir kayıp verilmeden ele geçirildiğini duyurdu. Begin savaş meydanına bakarak, askerlerin makineli tüfekleri olup olmadığını sordu.
Harnik’in annesi kimsenin ölmediğini işitince rahat etti ama oğlu çoktan ölmüştü. Lord surların üzerinde dururken ve fotoğrafçılar çekim yaparken, cesetler kadrajın dışında kaldı. Senaryo yine değişmedi.
Bayrak “güvenlik bölgesinin" geri dönüşünü ilan ediyor ve bu ifade 1985 ile 2000 yılları arasında işgalci güçlerin elinde tuttuğu bölgeyi tanımlamak için de kullanılmıştı. Zayiatlar beklenildiği gibi yeniden başladı. Bayrağın çekilmesinden saatler sonra, patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı, kalenin yanında bulunan bir mevzide 20 yaşındaki Başçavuş Adam Tzarfati'yi öldürdü ve üç kişiyi yaraladı.
Ardından Hizbullah, Netanyahu'nun kalenin ele geçirilmesiyle övündüğü sırada gerçekleştirilen operasyonun görüntülerini yayınladı. Kalenin ele geçirilmesi yarım gün sürdü. Çevresindeki araziyi kontrol altına almak son denemede 18 yıl sürmüş ve geri çekilmeyle sonuçlanmıştı.
Hizbullah Operasyon Merkezi yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
"Hizbullah'ın İsrail düşman ordusu güçlerine karşı yürüttüğü operasyonlara ait yayınladığı video görüntülerinin işgalci güçler bünyesindeki yerleşimcilerin üzerinde yarattığı önemli olumsuz etki göz önüne alındığında, düşman ordusu kuzeydeki yerleşimcilerin yaşadığı dehşeti hafifletmek umuduyla, ezici bir zafer olarak sunabileceği bir görüntü elde etmek için çaresizce çabaladı. Hedef, Lübnan-Filistin sınırından sadece yaklaşık 4 kilometre uzaklıkta bulunan, Lübnan'ın güneyindeki tarihi Beaufort (El-Şakif) Kalesi'ydi“.
Açıklamada ayrıca şöyle denildi:
”Düşman, dün sabahın ilk ışıklarından bu açıklamanın yayınlandığı ana kadar, kalenin çevresine kuvvetlerini konuşlandırmakta büyük zorluklar yaşadı. Bu kuvvetler şu anda kalenin aşağısındaki dinlenme alanında konuşlanmış durumda. Hizbullah, bölgede bulunan İsrail düşman ordusu güçlerine karşı bir yıpratma savaşı yürütüyor ve yakında yayınlanacak video görüntüleri bunu kanıtlayacak".
Hiçbir sinyal bozucu bu kabloya ulaşamaz
Silahın kendisi artık bir sır değil.
The Cradle, fiber optik insansız hava araçlarını daha önce incelemişti: Sinyal bozucuların etkilemediği bir fiber optik kablo ile yönlendirilen bu araçlar, tam da bu nedenle Demir Kubbe'yi geliştiren ordunun hala bir çözüm bulamadığı bir konu.
Burada değişen tek şey ölçek. Alma Araştırma ve Eğitim Merkezi'ne göre, son haftalarda 80'den fazla insansız hava aracı gönderildi. Bunların yaklaşık beşte biri hedefini buldu ve dört asker ile bir sivil hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.
Üstelik önündeki engel maliyet bile değil. Bu sistemlerden birini hareketli bir hedefe yönlendirmek, bilgisayar oyunlarında olduğu gibi eli ve göz koordinasyonu gerektiriyor ve bu, çocukluktan itibaren yeni nesillerin geliştirdiği bir refleks. Bu, Hizbullah'ın bir doğaçlaması değil. ABD Ordusu, bilgisayar oyunlarındaki becerinin insansız hava aracı operatörlerini seçmek için giderek daha fazla kullanıldığını söylüyor, çünkü bir insansız hava aracını kullanmak, bir video oyununu oynamaya çok benziyor.
Konsol ile kokpit arasındaki benzerlik artık teorik değil, çünkü İsrail ordusu basit oyuncaklarla karşı karşıya değil. Dünyadaki en ucuz ve en yaygın askeri beceri ile mücadele ediyor.
Bu durum, İsrail'in içinde bir tartışma yarattı.
Mayıs ayında, ismi açıklanmayan bir bakan Channel 12'ye kuzey bölgesinin insansız hava araçlarına karşı “savunmasız” olduğunu söyledi. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ise bu araçları ordunun üstesinden geleceği “bir zorluk” olarak nitelendirdi. Bu iki açıklama birbiriyle çelişiyor.
Hafif yaralar, somut gerçekler
Ordu, kayıpları “çoğu hafif” olmak üzere onlarca yaralı olarak nitelendiriyor ve bu kelimeyi tıbbi bir terim gibi kullanıyor, ancak helikopterler küçük yaralanmalar için seferber edilmez.
Sözde ateşkesin sürdüğü üç hafta boyunca, Lübnan’da yaralanan 39 askerin 37’sinin yaralanmasına insansız hava araçları neden oldu. Yalnızca Hayfa’daki Rambam Hastanesi, cepheden gelen yaklaşık 90 yaralı askeri tedavi etti.
Hastanenin müdür yardımcısı Dr. Avi Weissman, savaş bölgesinden “neredeyse her gün iki helikopterin indiğini” söylüyor ve bu manzaraların “Birinci ve İkinci Lübnan Savaşlarını hatırlattığını” belirtiyor. Hastalar genellikle parçalanmış uzuvlarla geliyor ve uzun süre rehabilitasyon görmeleri gerekiyor.
İronik bir şekilde, hastanenin adı, insanın yalan söylememesi gerektiğine hükmeden, ancak barış uğruna gerçeğin çarpıtabileceğini savunan bilgin Musa Maimonides’ten (Rambam) geliyor. Ancak İsrailliler onun sözlerini yanlış yorumladı. İstisnayı esas alarak bunun etrafında bir sistem kurdular; Barışı korumak için değil, zafer görüntüsünü sağlamak için gerçekleri çarpıttılar.
Her saldırı, burada bir asker, orada iki asker şeklinde ayrı ayrı bildiriliyor ve böylece kayıpların toplamı, halkın anlamlandırabileceği şekilde tek bir rakam olarak asla ortaya çıkmıyor. Bu damla damla bilgi akışının örtbas edemediği hususlar ise askeri sansür tarafından düzeltiliyor. 2024 yılında sansür kurulu 1635 makaleyi yasakladı ve 6265 makaleyi sansürledi. Bu, günde ortalama 21 sansür müdahalesi anlamına geliyor. Gazze'deki soykırım sırasında sertleştirilen bu sansür uygulaması, artık kuzeye yönelmiş durumda.
Yine de İsrailli yetkililer, sansürün Telegram'a erişemediğini kabul ediyor. Bir yetkilinin Knesset'te söylediği gibi, Telegram'a “her saldırı anında sızdırılıyor” ve askerlerin kullandığı kanallarda, resmi sözcülerinin paylaşmadığı bilgiler dolaşıyor.
Kendi cenazeleriyle uğraşan bir krallık
Bu çatışma, İsrail'de yönetici sınıfı böldü, ancak bu bölünme savaş ve barış ekseninde değil, İsrail siyasetinin tek ekseni olan sağ ile aşırı sağ arasında.
Hiçbir önde gelen siyasi oluşum savaşın sona ermesini talep etmiyor. Onlar, Netanyahu'nun bitirmeyi reddettiği bir savaşı yenilgiye uğradığını söylüyorlar.
Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, ateşkesi “tek taraflı bir savaş” olarak nitelendirdi ve hükümetten orduyu frenlemeyi bırakmasını talep etti. Neredeyse her alanda rakip olan Naftali Bennett ve Yair Lapid, daha sert bir tepki verilmesi konusunda hemfikir oldular.
Mesele kan dökülmesi değil. Mesele, insansız hava araçlarının gelmeye devam etmesi ve bunun sorumlusu olan kişinin, yeni bir tepeye bayrak dikmekten öte bir cevabı olmaması.
Televizyon ekranları da aynı bölünmeyi sergiliyor.
Keshet'e ait Kanal 12 ve Reshet'e ait Kanal 13, Netanyahu'nun güç kaybettiğini gösteren anket sonuçları ve cenaze törenleriyle ölçülen bir savaşı yayınlıyor. Rus asıllı İsrailli milyarder Yitzhak Mirilashvili'ye ait olan ve başbakanın megafonu olarak işlev gören Kanal 14 ise aynı savaşı zafer olarak sunuyor.
Savaşa karşı çıkan büyük bir platform yok, çünkü bu pozisyonu destekleyen bir siyasi taban yok.
Popülerlik oranı artık kendi generallerinin gerisinde kalan Netanyahu, her zamanki gibi karşılık veriyor: İsraillileri yıllar önce insansız hava araçları konusunda uyardığını hatırlatarak daha sert saldırılar vaadinde bulunuyor, ancak altı yıllık iktidarı boyunca neden çözüm üretemediğini açıklayamıyor.
Halkın büyük çoğunluğu da savaşa karşı çıkmıyor.
Channel 12'nin yaptığı bir ankete göre, Lübnan'a yönelik saldırıların devam etmesine destek yüzde 79. Birçoğunun artık inanmadığı şey ise zaferin kendisidir. İran ile yapılan son çatışmayı kimin kazandığı sorulduğunda, ancak üçte biri kendilerinin kazandığını söylerken, daha büyük bir kesim ya “hiçbiri” ya da ‘İran’ cevabını verdi.
Netanyahu, daimi savaş etrafında inşa edilmiş bir toplum olan “süper Sparta” vaadinde bulunurken, tam da bu ruh halini ifade etmişti.
Netanyahu ve Katz, 1 Haziran'da mevcut çatışma sürecinde ilk kez, Hizbullah'ın geniş bir destek tabanına sahip olduğu Beyrut'un güney banliyösü Dahiye'ye saldırı emri verdi. Tahran birkaç saat içinde yanıt verdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran ile Washington arasındaki ateşkesin “Lübnan dahil tüm cephelerde geçerli bir ateşkes” olduğunu ve bir cephedeki ihlalin tüm cephelerde ihlal anlamına geldiğini yazdı.
Daimi savaşın temel zaafı, savaşı başlatanların seçtiği savaş sahası ile sınırlı kalmamasıdır.
İsrail’in karşı karşıya olduğu zorluk, artık sadece Lübnan’ın güneyindeki bir tepeye doğru giden fiber optik kablo ya da sınır karakolunun üzerinde dönen bir insansız hava aracı değildir. Bu, Beyrut ile Tahran’ı birbirine bağlayan ve bir cephede alınan kararların hızla diğer cephede yankı bulduğu daha geniş bir çatışmanın parçasıdır.
Tahran’ın verdiği yanıtta yer alan mesaj buydu. İranlı yetkililer, ateşkesin ayrı ayrı ele alınamayacağını, bazı alanlarda uygulanırken diğer alanlarda göz ardı edilemeyeceğini savundu. Bu tutum geçerli olsun ya da olmasın, Netanyahu’nun yönetmeye çalıştığı çatışmanın sınırların ötesine yayıldığını ortaya koyuyor.
Beaufort üzerinde dalgalanan bayrak, hakimiyeti göstermek içindi. Ancak bu savaşın gerçekliği tam tersi yönde seyrediyor. Beaufort tarihinden çıkarılacak bir ders varsa, o da yüksek bir noktayı işgal etmenin, o bölgede olup bitenleri kontrol etmekle aynı şey olmadığıdır.(Anis Raiss/The Cradle)



