Mustazaf’lara lütfedip, onları yeryüzünde önderler ve varisler kılmayı vaat eden Rabbimize Hamd, Resulüne Salât ve Selam olsun…

Bugün yine feryad günüdür… Bugün günlerden yine matem, yine hüzün, bugün yine keder, bugün yine ahu figan günüdür… Çünkü bugün, Halepçe’nin yok ediliş günüdür. Çocukların, kadınların, erkek ve yaşlı insanların cesetlerinin Halepçe topraklarına düştüğü gündür… O mazlum, Müslüman Kürtler için dünya Mustazaf’ları için hıncımızla, intikam bileme günüdür...

İran-Irak Savaşı’nın sekizinci yılında, Enfal Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen Halepçe Katliamı’nda, binlerce insan korkunç bir şekilde yaşamını yitirdi.” diyordu haber bültenleri.

16 Mart 1988’de gerçekleştirilen katliam sırasında, İran sınırına yakın bir bölgede bulunan Halepçe’liler, Irak ordusunun yaptığı hava bombardımanından sonra sığınaklara çekildilerse de bir süre sonra helikopter ve uçaklardan atılan kimyasal gazlardan kendilerini kurtaramadılar.” diyordu insan hakları savunucuları.

Katliamda aile ve akrabalarından toplam 33 kişiyi kaybeden Cebrail Ömer Mecit’de Halepçe katliamını şöyle anlatıyordu:

“Katliam’da 4 erkek kardeşimi ve 3 kız kardeşimle birlikte ailemden 33 kişiyi kaybettim. Katliam öncesi peşmergeler şehre girmişti. Bize Halepçe’yi özgürleştirdiklerini söylemişlerdi. Halkta büyük bir sevinç vardı. Ama bu sevinç uzun sürmedi. 16 Mart günü bombardıman başladı. Kardeşlerimin hepsi bizim ötemizde olan, kız kardeşimin evine gittiler. Ben ve bir erkek kardeşim evde kaldık. Daha sonra ben de dışarı çıkarak, Halepçe kaymakamlığına gidip durumu sormak istedim. Konuşma esnasında bombardıman yeniden başladı. Hemen bize yakın olan caminin bodrum katına indik.

Bombardıman süresince ben ve kardeşim Halil camide kaldık. Saat 17.00’ye geliyordu. Ben kardeşime ‘Halil sen eve git ve herkesi al, bir yolunu bulup buradan gideceğiz’ dedim.

Halil korktuğu için o sıra, kentten kaçışmaya başlayan halkın peşine düşerek şehirden çıkmış. Ben camiden çıktım ve hemen kız kardeşimin evine doğru koşmaya başladım. Eve doğru giderken her sokakta, yüzlerce insanın yerlerde, ölü olarak yattığını gördüm.

Bunların hepsi tanıdığımız akraba, aile dostu ve komşularımızdı. Ben, kız kardeşimin evine varmadan önce tanıdığım bir arkadaşımın evini gördüm ve bakmak istedim. Kapıyı açtığımda yaklaşık 35 kişinin üst üste yığılmış, cansız bedenini gördüm. O zaman ne yapacağımı bilmiyordum çok şaşkın ve çaresizdim. Dışarı çıkmak istedim ve kapıya doğru yürümeye başladığım sırada, arkadan bir elin ayaklarımı tuttuğunu fark ettim. Önce çok korktum. Dönüp baktığımda yaşlı bir kadının takatsiz bedeni yerde yatıyordu.

Hemen onu aldım dışarı çıkardım ve kendisine gelebilmesi için onu biraz sarstım. Ondan sonra İran askerleri onu aldı. Askerler yaralıları topluyordu. Bana ‘sen de bizimle gel’ dediler. Ben onlara ‘kız kardeşimin evine gitmem gerek’ diyerek, eve doğru yol almaya başladım. Kız kardeşimin evine vardığımda ve avlu kapısını açtığımda, yerlerde cansız bedenlerin yattığını gördüm.

Bodrum katında, çocukların ölü bedenlerini gördüm. Herkes üst üste yığılmıştı. Bedenleri yanmıştı adeta. Kimyasal gazın etkisiyle, durmadan kusuyordum. Birkaç gün aradan sonra onları gömmek istedim ve evin avlusunda bir çukur açarak 8 kişiyi gömdüm. Ondan sonra evin üstüne çıkarak bağırdım, saatlerce ağladım.” diyordu Cebrail Ömer Mecit kardeşimiz…

Aslında Halepçe Katliamı’nın tek sebebi, bölgede yaşayan halkın, Kürt olması değildir.  Bölgede İslami grupların güçlü olması da Saddam’ın, Halepçe’de kimyasal gaz kullanarak, nüfusu ortadan kaldırmak istemesinin sebebidir. Kuzey Irak’taki en güçlü İslami örgüt Şeyh Osman Halebcevi liderliğindeki El-Hareket’ül İslamiyye Fi-Kürdistani’l-Irak, Halepçe’de çok güçlüydü. İslami bir hareket, laik Baas ideolojisini benimsemiş Saddam tarafından, iktidarı için tehlike olarak görülmüştü.

Halepçe katliamı, tek başına batının çirkin yüzünü ve ikiyüzlü politikalarını, İslam düşmanlığını gün yüzüne çıkarmaya yeterdir.

Her bir coğrafyada, mutlaka kesintisiz kıyımdan geçirilen mazlum Mustazaf Müslümanların kan izlerine rastlamak mümkündür. Afrika’nın derinliklerinde, Asya’nın en ücra köşelerinde, Avrupa’nın göbeğinde ya da Ortadoğu’nun kalbinde. Belki adını hiç duymadığımız, yeni duyduğumuz Patani’de ve kimi zaman Haremüşşerifin yanı başında, zaman zaman da Filistin’de, Kudüs’te ya da Kürdistan’da yâda El-Halil’de. Yâda Çeçenya’da, Afganistan’da…

Her coğrafyadaki katliamların kendine özgü acıklı, hüzün dolu, dramatik yanları mevcuttur ve dünya Mustazaf’larla dolup taşmaktadır. Feryatları arşı titretmekte ama bizim katılaşmış, taş kesilen kalplerimiz, halen normal bir ritimle atmakta, yani kalp değerlerimiz gayet düzgün ve rahat.

Müslümanlar, en küçük fıkhi meselelerdeki ihtilaflarında dahi, birbirlerine karşı harb, ayrılık, dostluk ve düşmanlık ilan etmekteler ve aralarındaki bu kin ve düşmanlık oluştuğu sürece, bu katliamlar kaçınılmazdır.

Ümmetin birlik ve beraberliği, dinin asıllarından biridir. Bu asıldan daha kesin ve daha büyük başka bir asıl olmadığı sürece, ümmetin birliğine zarar verebilecek her türlü basit meselelerden kaçınılmadığı müddetçe... Bunlara riayet edilmemesi halinde, her yıl yeni yeni katliamları kınayacağız, resim sergileri açacağız ve birkaç etkinlikle vahdetten, kardeşlikten dem vuracağız. Yapılan bu eylem, yani saflarının birleştirilmesi meselesi, bir slogan olarak dillerde kalacak ve asla pratiğe dökülemeyecektir…

Resul size neyi verirse onu alın. Sizi nehyettiği şeyden de sakının.” ( Haşr - 7)

Bunca zulme rağmen bir buçuk milyar Müslüman’dan halen bir hareket, bir kıpırdama, bir ses yok

Şu Filistinli küçük kızın feryatlarını dile getirmekten başka diyecek söz yok galiba!

Arun Aleykum! Arun Aleykum! Arun Aleykum!

(Ebuzer Çetin)